Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 19 Ağustos 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


S. Bahaddin YAŞAR

Verdikçe zenginleştiler



Müthiş bir sır!

Vermenin almaktan üstün olduğunu bilsek de, vermek hep zor gelir insana. Fazlaca benimsiyoruz elimizin altındakileri. Parayı, malı, mülkü, evlâdı, makamı…

Temellük ettiğimiz içindir ki, elimizden çıkmasına tahammül edemiyoruz. Hep ‘benim’ demeye alıştığımızdan, sahiplenme ve kimselere vermeme, kimselerle paylaşmama nefislerimizde ağır basıyor.

Oysaki ‘Allah için vermek’ İslâm tarihinde muhteşem örnekler ihtiva eder. Allah için verince, asıl mal Sahibine vermiş oluyoruz. Onun bize verdiklerinden kullanıyor olduğumuzu unutmamış oluyoruz.

Sahip olunan şeyler arttıkça, iş, imtihan kolaylaşıyor değil. Daha çok şeyler düşünmek ve daha çok şeylerin hesabını vermek durumu ortaya çıkıyor. Ama başarmak da bir o kadar kazanç kapısı. Çok şeyler varlıkla gerçekleşiyor günümüzde.

Çok çalıştığımız için zengin oluyor değiliz. O verdiği için, ‘varlık’ imtihanımız başlamış oluyor. Rızık çalışmakla ters orantılı.

İnsanlık tarihi boyunca, Allah için verdiğinden dolayı fakirleşmiş insan yoktur. Bize verdiği emaneti, malın Sahibi, bizden, yine bizim için satın almak istiyor. O’nun için verince bir, bine ulaşıyor böylece, belki de ebedileşiyor. Verince aslında ve gerçekte arttırıyor insan, artınca da zenginleşiyor.

Paranın, evin-barkın, malın-mülkün, çoluk-çocuğun birer emanet olduğu bilinince vermek kolaylaşıyor.

Bütün sahiplenmelerimiz bu unutkanlığın sonucudur.

Siz, veren el olunuz!

Allah için vermek, büyük bir erdem. Veren el, alan elden onun için üstün.

Vermenin neden müjdelendiğini, neden Allah’ın bir ahlâkı olduğunu bir düşünebilse idik, onca dünyevî yükü omuzlarımıza sarmazdık sanırım.

Esas bize kalanın vermediklerimiz değil, sadece verdiklerimiz olduğunu Peygamberimizden ders almaktayız.

Hazret-i Ayşe, Peygamberimize, kestikleri kurbanı dağıttıklarını, sadece kendilerine bir budun kaldığını belirtir. Peygamberimiz ise; “Ya Ayşe! Bize kalan, o bir budun dışındakilerdir.” der.

Peygamberimizin (asm), “Allah için, sahip olduklarınızdan neler veriyorsunuz?” hitabına; Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Ebubekir’ kendilerine yakışan cevaplar veriyorlar. Servetinin üçte birini, yarısını, hepsini veren örnekler yine Asr-ı Saadetten. Verenin yolunda harcamanın kayıp olmayacağını bilen Hz. Ebubekir, sahip olduklarının hepsini vermenin hazzını yaşıyor.

İnsanlar az da olsa veren olmayı sevdiler

Geçenlerde ziyaretimize gelen damadımız Yunus Emre Otman ile konuşuyoruz. “Bursa’da cemaat hizmetleri nasıl gidiyor, nasıl inkişaf etti.” sorumuza, ‘Bursa’da başlangıçta pek zengin ağabey yoktu. Ama insanlar az da olsa vermeyi sevdiler, Allah da onlara verdi.” diye cevap verdi.

Sonuç açık; Allah için, İslâmî hizmetler için verdikçe; insanlar da, hizmetler de zenginleşiyor.

İslâm tarihi boyunca din, iman, Kur’ân için; malından mülkünden, sıhhatinden… verdikçe insanlar, neyden vermişlerse, o bereketlenmiştir kaydı var. ‘Verince azalır’ diye bir kayıt yok.

Yüzme nasibimiz Şanlıurfa’daymış

Yaz tatili çerçevesinde Yunus Emre ve eşi, Bursa, Antalya, Alanya, Anamur, Mersin, Adana, Gaziantep, Şanlıurfa, Malatya ve Konya… güzergâhında bir seyir takip ediyorlar. 25 yaşlarında iki genç olmalarına rağmen o kadar kıyı gezisi içerisinde bir deniz safası yapmamışlar.

Sonra Şanlıurfa- Bozova’da Çatak Tesisleri’ne gittik. Emre ile sohbet ederken, Şanlıurfa’da havuz safasında idik. Öyle zevkle suya dalışı vardı ki, yüzmeyi özlediği anlaşılıyordu. Arada bir cümle ile, kaderin onu nasıl kıyılardan uzak tuttuğunu anlatıyor:

“Kıyı şeridinden geliyoruz ama, yüzme nasibimiz Şanlıurfa’da imiş. Belki böylesi daha hayırlıdır.”

Tasarrufu devam eden

zatlardan; Hayat-ı Harranî

Şanlıurfa’da önce, tasarrufu devam eden zatlardan, Hayat-ı Harranî Hazretlerine gittik. Buralarda onların sıcaklığını, manevî esintilerini hissetmemek mümkün değil.

Herkes türbede duâsını ettikten sonra, ben tekrar içeriye girerek, duâma biraz daha devam ettim. ‘Bana hayırdır, ne konuştun hazretle?’ dediklerinde, ‘Hayat-ı Harranî Hazretleri ile bir meselemizi istişare ettik’ dedim.

Sonra Emre’de İbrahim (as) makamında biraz fazlaca bizi bekletti. Tabiî soru hakkı bize geldi: ‘Hayırdır, Hz. İbrahim (as)’la derin meseleler konuşuyordunuz herhalde?’ dedim.

Tatlı tebessümler...

Evet, maneviyat önderleriyle meselelerimizi konuşmak mümkün. Onlar da bir şekilde, anladığımız bir dil ile yol gösteriyorlar.

‘Umre yap dediler; haccı düşündük’

Artık gençlerimizden hacca gidenlerin sayıları artmaya başladı. Hatta imkânları olanlar, Malezya Müslümanlarının yaptığı gibi, evlilik sonrası damat ile gelin aralarında mehir anlaşması yaparak, haccı öncelikleri arasına alabiliyorlar.

Emre’nin de anne babası, ‘Henüz gençken bir umre yapın’ diyorlar. Emre ise farklı bir noktaya dikkatleri çekiyor. “Henüz eşimin tarafında, tanışıp duâlarını almadığımız bir çok büyük insan var. Umre’den önce onları ziyaret edip, onların duâlarını almalıyız. Ondan sonra inşallah, Rabbim bize haccı nasip eder.” diyor.

Allah böyle gençlerimizin sayılarını arttırsın inşallah.

Emre bu güne gelirken, dünü unutmuyor

Emre, şahs-ı maneviye duâ ediyor: “İyi ki cemaat var. Ve iyi ki, pırlanta bir topluluk içerisinde bulmuşuz kendimizi. O da Rabbimizin bir lütfu. Şükürler olsun O’na.”

Kıymetli Emre’nin, verdikçe zenginleştiler kaydı bana orijinal geldi. Ki verdiklerimizi şimdi görmüyoruz aslında. Gördüklerimiz bereketlenen kısmı. Oysaki verdiklerimizle neler neler kazandığımızı mahşer gününde göreceğiz. O zaman, ‘iyi ki vermişiz’ diyeceğiz.

19.08.2006

E-Posta: [email protected]




Mehmet KARA

Siyaseti ısıtacak konular...



Ankara çok sıcak bir yaz ayı geçiriyor. Meclis’in tatile girdiği tarihten itibaren, İsrail’in Filistin ve Lübnan’a karşı başlattığı saldırılardan olsa gerek, Ankara’da beklendiği kadar sıcak olmayan siyaset, Eylül ayına yaklaştığımız şu günlerde ısınmaya başladı.

Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) Genel Başkanı Ahmet Türk, bir konuşmasında “Yapılacak ilk seçimde 15 kadar milletvekilini bağımsız olarak seçime göndermelerinin mümkün olduğunu, biraz fazla çalışma, ya da sonradan katılımlarla Meclis’te grup oluşturabilecekleri” yönündeki açıklamalarına karşı bir açıklama ile cevap veren Meclis Anayasa Komisyon Burhan Kuzu’nun çıkışı siyaseti ısıtmaya yetti. Kuzu’nun “bağımsız adaylara baraj uygulanması” yönündeki beyanatları hükümetin bu konuda bir hazırlığı olduğu duyumları, ortalığı alevlendirdi, AKP’yi “demokratlık” sınavında sınıfta bırakanlar oldu.

Kuzu, DTP’nin yasalara karşı bir “hile-i şeriye yöntemi” izlediğini söylüyor ve bağımsızlara baraj formülü için Yunanistan örneğini veriyor. Batı Trakya Türklerine karşı yıllardır bu yöntemin kullanıldığını kaydeden Kuzu, “Müslüman Türk nüfusun önünü kesmek için Yunan makamları bu formüle başvuruyor. Kendi ülkeleri bakımından hassas görüp uyguluyorlar. Batı Trakyalı Türk vekiller seçime başka partilerden giriyor” diye fikrini savunuyor.

AKP Grup Başkanvekili Salih Kapusuz ise, “Bağımsız adayların seçilme yöntemlerini disipline etme açısından baraj düzenlemesi yapılabilir” diyerek, hem AKP içindeki fikriyatı dile getiriyor, hem de hukukî konularda sözcü kabul edilen Anayasa Profesörü Kuzu’ya destek veriyor.

Ancak bütün bunlar olup biterken ve karşılıklı atışmalar devam ederken, TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın “Demokraside korkularla, kuşkularla hareket edemeyiz. Birisinin bağımsız olarak adaylığını koyup, parlamentoya girmesini önleyecek tedbirler almak, bence antidemokratik bir uygulama olur” şeklindeki sert açıklaması, bir yandan AKP’nin içinin Kuzu, ya da Kapusuz’un dediği kadar net olmadığını, diğer yandan da “demokratlık” tartışmalarının sert bir şekilde yaşanacağı mesajını vermeye yetiyor.

Tartışmaya katılan muhalefet liderlerinden DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar, bağımsız milletvekili adaylarına baraj getirmenin “eşitliğe aykırı” olduğunu vurgularken, Anavatan Partisi Genel Başkanı Erkan Mumcu ise, baraj uygulamasının “milletin vicdanını rahatsız edeceği”ni belirterek, “Böyle bir oyun oynanmamalıdır” diyor. CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol ise, seçim sisteminde değişiklik konusunda kendilerine bir şey gelmediğini hatırlatırken, herhangi bir yorumda bulunmuyor.

Bağımsızlara baraj tartışması kuyuya atılan bir taş gibi. Bakalım çıkarmaya kimin gücü yetecek…

* * *

Bu arada AKP seçim yasasında yapılacak değişiklikle ilgili nabız yoklamaya başladı. Henüz hazırlanmış bir teklif olmamasına rağmen, AKP’nin “Seçim Yasası Paketi”nde yer alabilecek teklifler, kulislerde konuşuluyor. Bu teklifler arasında, seçilme yaşının 25’e ineceği, 450 milletvekilliğinin yanında 100 Türkiye milletvekilliği getirileceği, yedek milletvekilliği uygulamasına geçilebileceği ve partisinden istifa edenin milletvekilliği düşebileceği sıralanıyor. Ancak, seçim barajı konusunda AKP’nin kendi içinde daha netleşmediği de konuşanlar arasında…

Seçim Yasası’nda yapılacak değişikliklerin seçimlerden bir yıl önce yasallaşması gerektiği için, 3 Kasım’dan önce TBMM’den geçmesi gerekiyor. Ancak AKP’de bu konuda da farklı görüşler var. Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, yapılacak bir anayasa değişikliği ile ilgili yasanın seçimlerden bir yıl önce çıkarılması engelinin ortadan kalkabileceğini söylüyor.

Seçilme yaşının düşürülmesi ve diğer öneriler için ise, anayasa değişikliği gerekiyor. Bunun için de iktidarın muhalefet ile mutabakatının gerektiğini vurgulayan AKP sözcüleri, Meclis açıldığında bunların hepsini çıkarmak için yeterli sürenin olduğu görüşünü savunuyorlar.

Avrupa Birliği yasaları için 19 Eylül’de olağanüstü toplanması beklenen Meclis’te, Seçim Kanununun da görüşülebileceği ifade ediliyor.

Muhalefet ise, hükümetten seçim paketini bir an önce hazırlayarak kamuoyuna açıklamasını istiyor.

* * *

Şurası bir gerçek, artık bu seçim kanunları ile bir daha seçimlere gidilemeyeceğini herkes kabul ediyor ve seçime kadar olan sürede seçim sistemi ve siyasî partiler kanununda değişiklik çalışmalarının bitirilmesini bekliyor. Seçim sisteminin çarpıklığından kaynaklanan oy oranı ile sandalye sayısı arasındaki dengesizliğin bu dönemde “yasama ve yürütme erkinin sağlıklı işleyişini engellediği”ne dikkat çekiliyor.

Halkın beklentilerine ve Türkiye’nin gerçeklerine uygun bir seçim sisteminin siyasette istikrar ve iç huzurun devamlılığı açısından önemli olduğu, herkes tarafından vurgulanıyor.

Seçim kanunlarının temsilde adalet ve yönetimde istikrar unsurlarını bağdaştıracak ölçüde olması gerekiyor. Son seçimlerde sandığa gidenlerin yüzde 45.33’ü, Meclis’e giremeyen partilere oy vermişti. Son genel seçimlerle birlikte, toplumun neredeyse yarısının parlamentoda temsil edilememesi “temsilde adalet” tartışmalarına yol açtı.

Öte yandan, 1991 seçiminde uygulanan “tercih sistemi”nin “liderin milletvekili” tartışmalarını da bitireceği için, tekrar uygulanmasını savunanları da göz ardı etmemek gerekir.

19.08.2006

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

AB ve tabular



Zaman hızla akıp giderken, “bilim-araştırma” başlığında AB ile müzakerelerin açılıp kapandığı, yani müzakere sürecinin resmen başladığı günün üzerinden iki ayı aşkın süre göz açıp kapayıncaya kadar geçiverdi.

12 Haziran’ı hatırlayalım. Gündemin bir numaralı konusu AB idi. Ekiplerini Brüksel’e konuşlandıran TV’ler gün boyu canlı yayınlarla “Müzakereler başlayacak mı, başlamayacak mı?” sualinin cevabını beklemişlerdi.

Benzer tabloların 17 Aralık 2004 ve 3 Ekim 2005 günlerinde de yaşandığı mâlûm.

Ancak gelinen noktada bir farklılık var.

Türkiye’de AB rüzgârı artık eskisi kadar güçlü esmiyor. Heyecanın yerini duraksama ve isteksizlik almış gibi bir görüntü mevcut.

Yakınlarda bizzat AB’nin resmî kurumları tarafından yapılan anketlere göre, Türkiye’nin AB üyeliğine halkın desteği ciddî oranda gerilemiş görünüyor.

Bunda, hükümetin özellikle 17 Aralık’tan sonra reformlar için neredeyse kılını bile kıpırdatmamasının ve konuyu rafa kaldırmasının büyük payı var.

Konu hükümetin gündeminden çıkınca halkta da soğuma olması ve zaten tetikte bekleyen AB karşıtlarının fırsattan istifade ederek meydanı doldurmasıyla havanın değişmesi gayet normal. Bunun şaşılacak bir tarafı yok.

Hükümetin Meclisi tatile sokarken TMK’yı çıkarıp, haddizatında yamalı bohçadan farkı olmayan 9. reform paketini yarım bırakması gidişatın yönünü yeterince anlatmıyor mu?

Başbakan da, Dışişleri Bakanıyla Başmüzakereci Devlet Bakanı da istedikleri kadar “AB sürecinde hiçbir problem ve yavaşlama yok, herşey yolunda gidiyor” diyedursunlar.

Görünen köy kılavuz istemiyor.

Bilindiği gibi, müzakerelerin fiilen açılmasına da Kıbrıs meselesinin, Rum engelinin ve liman tartışmasının gölgesi düşürülmüştü.

Ama takip eden günlerde AB bu tartışmanın daha ziyade Türkiye’deki AB karşıtlarına yaradığını fark ettiği için olmalı, frene bastı.

Ve liman baskısını şimdilik askıya aldı.

Buna karşılık demokratikleşme reformlarını daha ısrarlı bir şekilde takip edeceğinin işaretlerini vermeye başladı. Brüksel’den Ankara’ya iletilen son notlardaki uyarılar önemli.

Türkiye’nin AB politikasının “milliyetçiliğin kıskacında” olmakla eleştirildiği bu notlarda “devlet tabularını yıkmadan demokratikleşmede ilerleme sağlanamayacağı” belirtiliyor.

Tabular için verilen örnekler de ilginç.

Bunlar arasında başörtüsü meselesine de yer verilmesi ise, AB-Türkiye ilişkilerinde bir ilk. Mâlûm, şimdiye kadar AB bu konuya “iç mesele” olduğu gerekçesiyle uzak ve mesafeli durmayı tercih ediyordu. Ama şimdi “AKP sorunun çözümü için gerekli uzlaşma ortamını oluşturamadı. Tartışmalar yapay bir zemine oturtuldu ve Kemalist-İslâmcı kutuplaşması meydana getirildi” eleştirisinde bulunuyor.

AB, Kürt sorununda, ifade özgürlüğünde, asker-sivil ilişkilerinde de hükümeti çözüm için gerekli adımları atmamak, hattâ direnç göstermekle eleştiriyor. (Radikal, 14.8.06)

Brüksel, Türkiye ile yakından ilgilenme sebebini ise “ülkede demokratik değerlerin hakim olması için” gerekçesine dayandırıyor.

Bakalım bu uyarılar nasıl mâkes bulacak?

19.08.2006

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Muhtelif sorular



İstanbul’dan okuyucumuz: “İnsan öldürmenin şüphesiz ki dînimizde yeri yok. Bunu biliyorum. Allah bizi bu gibi durumlardan korusun. Fakat zor durumda kaldığın zaman adam öldürmenin yeri var mıdır? Meselâ, canına, malına, ırzına tecavüz edildiği zaman ne yapılmalıdır?..”

Yüce Dînimiz hukukun üstünlüğünü tanımış ve önemli hukûkî düzenlemeler yapmıştır. Hukuk dışı insan öldürmenin dînimizde yeri yoktur. İnsan kendi başına ceza veremez, infaz yapamaz, verdiği fevrî cezayı uygulamaya geçemez. Geçerse zulüm yapmış olur, haksızlık yapmış olur, cinayet işlemiş olur. Nitekim öfkeyle kalkıp zararla oturmak bundan başka bir şey değildir. İşte Üstad Hazretlerinin ifadesiyle, bir dakikalık intikam lezzeti ile hareket eden, bu fevrîlikten dolayı milyonlar sene hapis cezasına kendisini müstahak etmiş olur.

İnsan canını, malını ve namusunu korumalıdır tabiî ki. Ama töre adına yapılan kimi uygulamalarda olduğu gibi insan öldürerek değil. Can, mal ve namus tehlikeye düştüğü zaman tetiğe sarılmak törelerimize yerleşmiş olsa bile, İslâm dininin bunu tasvip etmesi mümkün değildir. Bu sadece törelerimizin vahşî yanıdır. Bu vahşeti Müslümanlık haklı saymıyor.

Can, mal ve namus tehlikeye düştüğünde öncelikle emniyet güçlerinden yardım istenir, gerektiğinde idarî ve hukukî mercilere başvurulur. Birden bire gelişen olumsuzluklarda kendimizi kendimiz savunmak zorunda kalırsak, öldürmeye kast etmeksizin, korkutmak amacıyla atış yapılır. Ama öldürmeye atılmaz. Ölümle sonuçlanacak müdahalelerden kesinlikle kaçınılır.

***

Diyarbakır’dan okuyucumuz: “Şeair-i İslâmiye kaç tanedir? Nelerdir?”

Bediüzzaman Hazretlerine göre şeair, İslâmiyet alâmeti olan emirlerdir. İslâm toplumunun ortak hukuku olan ortak ibadetleridir. Yapan, İslâm toplumu adına yapar. Ve yaşayan, İslâm toplumunun mührünü gösterir. Tamamen terk edilmesiyle bütün İslâm toplumu sorumlu olur. Bu açıdan, şeâire riya giremez. Çünkü şahsî değildir. Bediüzzaman’a göre şeâir-i İslâmiye denilen davranışlar hüküm bakımından nafile de olsa, sünnet de olsa, şahsî olmayıp İslâm toplumunu ilgilendirdiği ve İslâm toplumunun ortak malı ve ortak hukuku olduğu için şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.1

Böyle olunca; bir beldede, bir memlekette İslâm’ın yaşandığının işareti olabilecek hemen her dinî emir (farz olsun, sünnet olsun) şeâir-i İslâmiye olabilecek vasıftadır. Ezan, cami, namaz, oruç, zekât, hac, sarık, sakal, başörtüsü bunlardan sadece bir kaçıdır.

***

Antalya’dan okuyucumuz: “Büyü yaptırmanın haram olduğunu biliyorum. Bizim buralarda büyücülük maalesef çok yaygın. Kendisine büyü yapılan birisi bu büyüyü bozdurmak için büyücüye gidebilir mi? Bu caiz mi?”

Büyü yapmak ve yaptırmak, insana silah sıkmaktan daha ağır vebal taşıyan bir büyük günahtır. Kendisine büyü yapılan kişi, “Kul eûzü birabbi’l-felak, kul euzü birabbi’n-nâs, Âyete’l-kürsi… vb. gibi âyet ve sûreleri okuyarak her türlü şerir ruhlu varlıklara karşı Allah’a sığınır, böylece önce kendisi, kendi üzerindeki büyünün tesirini kırmaya çalışır. Sünnet olan budur.

Bununla beraber, kendisine nasıl ve kim tarafından büyü yapılmışsa, o büyücüyü bulup, gerekirse dişinin kirasını da vererek, üzerindeki büyünün kesinlikle bozulmasını isteyebilir. Bunda da bir sakınca görülmez. Çünkü burada bir zararın def’i, yani yapılmış bir büyünün tesirsiz kılınması söz konusudur. Art niyet yok, başkasına zarar verme kastı yok; aynı yolları takip ederek, uğradığı zarardan kurtulma kastı vardır. Bu mubahtır. Fakat bu esnada kendisine büyü yaptırdığı iddia edilen kişiye zarar vermemesi şarttır.

Dipnotlar:

1- Lem’alar, s. 181

19.08.2006

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Cömertliğin meyvesi



Yoksulun, fakirin, kimsesizin babasıydı o. En dikkat çekici özelliği hayrı, hasenatı, sevmesiydi. Tek kelimeyle cömertti o. Allah cömert değil miydi? Resûlullah cömert değil miydi? Kâinattaki her şey cömertçe kendilerine ihsan edilen rızıkları dağıtmıyorlar mıydı? Öyleyse cömert olmamaya hiçbir sebep yoktu. Mal biriktirilecekse hayır için biriktirilmeliydi? Biriktirilip biriktirilip de ahirette işe yaramayan malın ne kıymeti olabilirdi? Allah için ihtiyaç sahiplerine zamanı gelince verilmeyen zenginliğin ne hükmü olabilirdi?

O, dağıttıkça dağıtıyor, verdikçe veriyor, Allah da ona veriyordu. Birgün yanına bir ihtiyaç sahibi geldi! Yanında hiçbir yiyecek yoktu. Sadece üç dinar parası bulunmaktaydı. Birini ona verdi. Az sonra bir ihtiyaç sahibi daha geldi! Birini de ona verdi. Sanki anlaşmışlarcasına bir üçüncüsü daha geldi. Sonuncusunu da ona verdi. Hıristiyan hizmetçisi dayanamayıp, “Efendim, niçin birşey bırakmadın?” demekten kendini alamadı. Fakat birşey de yapabilecek durumda değildi!

Bu cömert insan sahabeden Ebû Umame’den başkası değildi. İlginç ya, o gün de oruçluydu. Elinde, evinde akşama yemek hazırlamak için ne bir yiyecek ve ne de bir para kalmıştı. Anlayışlı hizmetçi borç harç birşeyler alıp ona iftarlık hazırlamıştı. Yatsı namazını kılmak için namaza gittiğinde de yatağını hazırlamak için odaya girdiğinde, bir de ne görsün, yatağın yanında altınlar yok muydu? Şaşırmıştı hizmetçi. Namazdan gelince de, “Allah hayrını versin. Evin ihtiyacı olan parayı yatağın yanına bırakmışsın da bana söylemiyorsun. Onları yatağının altına koydum” dedi.

Şaşırmıştı Ebû Umame (ra). “Nasıl olur, ben yatağın yanına hiçbirşey bırakmadım!” Yatağı kaldırıp altınları gördüğünde de bütün bütün şaşakalmıştı. (Hilye, 10:129)

Bu, hiç şüphesiz onun cömertçe dağıtmasının peşin bir mükâfatıydı.

19.08.2006

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Allah'ı bulan kalp, her şeyi bulur



Çok hassas ve kâinattaki olaylarla irtibatlı yaratılan kalbimiz, hem sever, hem de sevdiği şeye sımsıkı bağlanır. Dolayısıyla karşılık görmek ister. Bulamayınca yaralanır. Ayrılıktan üzülür ve en derin köşelerinde ayrılık darbesini yer. O hissin baskısından, acıtmasından kurtulmak için de gaflete dalar. Gaflete düşen kalp, ümidi keser ve sahibini elemlere boğar.

Siyah bir gözlüğü takan adam, yani iman nuruyla bakmayan, her şeyi siyah, çirkin gördüğü gibi; basiret gözü nifakla perdelenen kalp de küfürle peçelenirse, bütün eşya çirkin ve kötü görünür. Bu, bütün insanlara, belki kâinata karşı ayrıca bir kin ve düşmanlığa yol açar.1 Bu kadar ağır bir kin ve nefret yığınlarını kalp taşıyamaz, çöker!

Bundan dolayıdır ki, Yaratıcımıza yöneltmemiz ve diğer varlıklara O’nun adına beslememiz gereken sevginin yüzünü başkalarına çevirdiğimizde perişan oluruz. Çünkü;

* Dünya fânidir, kalben bağlanmaya değmez. Zaten her an başka başka hallere girerek yokluğa mahkûm olan yüzünü gösterir bize.

Allah dostlarından birisi, başına geçirdiği dev kavukla gezermiş. Bir sabah evinden çıkmış, dergâha giderken, köşeye saklanmış olan hırsız sarığını kaptığı gibi kaçmaya başlamış. Derviş:

“Dur, sarığı aç, içini gör, öyle götür!” diye bağırmış.

Hırsız, sarığı aça aça kaçmaya başlamış. Sarığın içinde kıymetli kumaş beklerken, bir de ne görsün; işe yaramaz bez ve pamuk parçaları. Sinirlenerek elindeki sarığı yere atmış ve dervişe “Seni hilekâr derviş, ben de içini kumaş dolu sanmıştım!” demiş. O da “Oğlum, işte dünya da tam tamına böyledir!” demiş.

• İnsan, sayısız güzellikler üstünde fanilik damgasını görür, kalbî ilgiyi, bağı keser. Eğer ilgiyi kesmezse, sevgililer sayısınca manevî yaralar açılır.2

• Kalbimiz sonsuza dek sevdikleriyle beraber kalmak ister. Oysa şu karmakarışık, altüst olan âlemde hiçbir şey kararında kalmadığından zavallı insan kalbi her vakit yaralanıyor. Ellerini yapıştığı şeyler parçalıyor, belki koparıyor. Daima ıztırap içinde kalır, yahut (acıları unutmak için) gaflet ile sarhoşluğa dalar.3

Öyle ise, kalp, bu olumsuzluklardan kurtulmak için her şeyi planlayan, programlayan, yaratan, idare eden ve sevk eden sonsuz kudret Sahibini bulmalı, Ona yönelmeli ve Onu sevmelidir. Allah’ı bulan kalp, gıdası dahil her şeyi bulur.4

Dipnotlar:

1- İşârâtü’l-İ’câz, s. 96.; 2- Lem’alar, s., 140, 21.; 3- Sözler, s. 321-322.; 4- Mektubat, s. 444.

19.08.2006

E-Posta: [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

"İslâmcı" damgası



Kendini laik veya laiklik yanlısı olarak vehmeden görgüsüz, patavatsız bazı kimseler, dindar, mütedeyyin gördükleri hemen herkese, "İslâmcı" damgasını vurma kolaycılığına sapıyor.

O kişinin buna rızası var mıdır, yok mudur; kendisine "İslâmcı" damgasının vurulmasından hoşlanıyor mu, hoşlanmıyor mu, bu tür nezaketsiz heriflerin hiç umurunda bile değil.

Kendilerini "laik" diye vehmediyorlar; ancak, siz aynı dilden konuşup onlara "laikçi" dediğiniz anda da küplere biniyorlar.

Hayrola, niçin böyle kızıp köpürüyorsun, sayın vatandaş?

Madem ki, sen "laikçi" tabirinden hoşlanmıyorsun, o halde bir başkasına neden "dinci" veya "İslâmcı" yaftasını yapıştırıyorsun?

Üstelik, içinde yaşadığımız toplumun kahir ekseriyeti Müslüman. Böylesi mutlak çoğunluğu teşkil eden bir toplum içinde, ayrıca "İslâmcı" olunmaz.

Yani, yüzde 99'u teşkil eden bir ekseriyet, yüzde 1 civarındaki bir azınlığa karşı şucu veya bucu olmaz, olması da gerekmez.

Evet, bu milletin fert veya cemaatleri "dindar" olur, ancak "dinci" olmaz. Tıpkı, "Müslüman" olup, "İslâmcı" olmadığı veya olması gerekmediği gibi...

Peşinen reddediyoruz

Yakînen şahit oluyoruz ki, zaman zaman bizim için de "İslâmcı yazar" veya "dinci gazete" tabirini kullananlar oluyor.

Peşinen ifade edelim ki, bu tür tâbirlerle vasıflandırılmayı veya damgalanmayı kat'î sûrette reddediyoruz, men'ediyoruz.

Bizler, çok şükür Müslümanız ve dinî muhtevalı bir gazete çıkarmaya çalışıyoruz. Ancak, "dinci" veya "İslâmcı" diye damgalanmayı asla kabul etmiyoruz ve bundan hiç de hoşlanmıyoruz.

Bu sebeple, bizi muhatap alanları daha nezaketli ve saygılı davranmaya dâvet ediyoruz.

Zira, bir kişi veya camiayı, hiç hoşlanmadıkları, hatta rahatsız oldukları birtakım söz ve tâbirlerle yadetmeye hiç kimsenin hakkı yoktur.

Hele hele, umumu veyahut ekseriyeti içine alan bir kudsî mânâyı, adeta yamultarak veya rayından saptırarak, üstelik sıklıkla telâffuz etmeye hiç, ama hiç kimsenin hakkı olmasa gerektir.

Aynı hususla ilgili olarak, daha evvel de bir takım yazılar yazıldı, gerekli hatırlatmalarda bulunuldu gerçi. Ancak, yeterince bir tesir hasıl olmamış olacak ki, bazıları aynı teraneye devam ediyor.

Bilerek veya bilmeyerek "dinci" gibi, "İslâmcı" gibi tabirlerle dindarları ve Müslümanları damgalama nezâketsizliğini sergileyenlere karşı pes edecek halimiz yok.

Onları yaptıkları bu kabalıktan caydırıncaya kadar, önce "kavl–i leyyin" ile ikaz etmeye, inat ve ısrar ile aynı tavrı sürdürmeleri halinde ise, anladıkları lisan ile mukabele etmeye mecburuz. Tıpkı, dindarlara yönelik "irtica–mürteci" yaftasını kabullenmeyip itiraz ettiğimiz gibi.

Böylesi bir mukabelede bulunulmadığı takdirde, âşikâre yapılan bir haksızlığı kabullenmek gibi, zilleti, ezikliği çağrıştıran nahoş bir duruma düşmüş oluruz.

İslâm memleketi olan bu vatanda, herkesin haddini–hududunu bilmesi ve edebini takınması gerekir.

İstediğimiz budur, başka bir şey değil.

Belediyelere ihtar

Parklarda gürültü kirliliği

Belediyeler, vergisini alarak yönettikleri şehir ahalisini rahat ettirmek için, parklar, bahçeler yapar, dinlenme alanları tanzim ederler.

Ne var ki, bazıları son derece bilgisizce, şuursuzca ve çok da masraflıca yapıyor, bu tür hizmetleri.

Bir bakıyorsunuz, milyarlarca lira harcanarak (yeniden) tanzim edilen ağaçlı, çiçekli, çimenli bir park alanı, kısa bir süre sonra adeta kirli ve gürültülü bir viraneye döndürülmüş vaziyette.

Örnek mi istersiniz?

Alın size İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı binasının tam karşısındaki yeşil alan... Alın size Fatih İlçe Belediye Başkanlığı binasının hemen altındaki İtfaiye Parkı.

Dünyanın masrafı yapılarak yeniden tanzim edilen bu her iki park alanında da ağaçlar, çiçekler, çimenlikler ve oturma yerleri var. Buralara aileler, çocuklar, yaşlılar, hatta hastalar gelip oturuyor, sözde azıcık dinlenmeye çalışıyor.

Ancak, bu ne mümkün...

Adeta sabahtan akşama ve akşamdan gecenin geç saatlerine kadar buralarda bazan tek kale ve çoğu kez çift kale top oynanıyor, ateşli, bağrışmalı maçlar yapılıyor.

Söz dinlemez gençler tarafından oynanan ve sertçe şutlanan toplar, bazan bebeklerin, hasta veya ihtiyarların sırtına veya suratına öyle bir çarpıyor ki, görünce üzülmemek, eseflenmemek, hatta sinirlenmemek elde değil.

Bu sinirlilik hali, bazan sert münakaşalara ve hatta kavgalara bile yol açıyor.

Hasılı, parklar yapılmış, ama sahipsiz gibi. Üstelik bilinçsizce yapılmış. Zira, alan içinde öylesine boş ve düz kısımlar bırakılmış gibi, adeta grup maçlarına dâvetiye çıkarır cinsten.

Park alanı düzenleyecek belediyelere, bu vesileyle bir hatırlatmada bulunuyoruz: Yeşil park ve bahçe sahalarını yapar veya yaptırırken, bu alanları lütfen içinde top oynanamayacak şekilde projelendirin. Zira, sergerde gruplarla başka türlü baş edemezsiniz.

Günün Tarihi

Bir devrin kanlı diktatörü: Cengiz Han

19 Ağustos 1227: Moğol–Türk devletinin kurucusu Cengiz Hânın ölümü. Öldüğünde, 70 yaşlarında olduğu tahmin ediliyor.

Çevresine dehşet saçan ve yaşadığı dönemde bütün insanların korkulu rüyâsı haline gelen Cengiz Han, aslen Moğol olmakla birlikte, teşkil ettiği askerî birliklerin içine çok sayıda Türk'ü dahil etmişti. Tarih kitaplarında kurmuş olduğu devletin "Moğol–Türk" ismiyle yadedilmesinin sebebi budur. Yoksa, kendisi Türk falan değil.

Asıl ismi Temuçin olan bu kanlı diktatör, Moğolistan'da kurmuş olduğu devletin başına geçerek tüm yetkileri elegeçirdikten sonra, çevresindeki bütün hükümetlere ve topluluklara saldırmaya başladı.

Gittiği veya girdiği her yeri yakıp yıkmakla etrafa korku saçtı.

Harzemşahlardan başka, karşısında dayanabilen olmadı. Cengiz'in orduları, Celâleddin–i Harzemşah'ın kuvvetleri karşısında defalarca mağlup düştü.

Ne var ki, Cengiz Han, dört bir yanda saldırganlığa devam etti ve tarihte işgal sahasını en çok genişletebilen diktatör ünvanıyla tarihteki yerini aldı.

19.08.2006

E-Posta: [email protected]




Vehbi HORASANLI

Kur’ân’ı dinlemek



Batı Afrika sahillerinde seyrederken makinemiz arıza yapmıştı. Bu sebeple Senegal’in başşehri Dakar açıklarında bir yere demirlemek zorunda kaldım.

Makine arızası büyüktü. Krank şaft denilen parça ki bu bütün makine gücünü toplayıp harekete çeviren mildir, bükülmüştü. Gemimizin tersaneye girmesi gerekiyordu. Halbuki üzerimizde 10 bin ton şeker yükü vardı.

Hem geminin sigortası hem de yükün sigortası devreye sokuldu ve gemimiz romorkör eşliğinde seferini tamamladı. Yükümüzü boşalttıktan sonra tersaneye girdik. Onarımlarımız yapıldı.

Bu arada açık deniz romörkörünün gelmesi için Dakar’da uzun süre beklemek zorunda kalmıştık. Boş durmamak için ben de dahil olmak üzere bol bol balık tuttuk. Batı Afrika sahilleri balıkçılık açısından dünyanın en verimli sahilleridir. Bu bölgede yüzlerce çeşit balık bulunur. Hatta bazı Rus balıkçı gemileri ki bunlara küçük bir fabrika denilebilir balık avlamak üzere bu bölgeye gelmişlerdi.

Balıkçılığı hobi olarak yapan ve Dakar’da işi olan bazı Avrupalı zenginlerde buraya balık avlamaya geliyordu. Her ne ise bol bol balık tuttuk ve afiyetle yedik.

Bu balıkçılık dönemindeki en güzel hatıram ise Senegal’den yayın yapan bir radyo idi. 24 saat üzerinden devamlı olarak Kur’ân okunuyordu.

Eğer Kur’ân tecvid kaidelerine göre okunduğu takdirde dinlenmesine doyum olmaz. Aslında kaidesiz de okunsa yine de kulağa çok hoş gelmektedir. Balıkçılık ile beraber Zenci Afrikalıların dilinden bol bol Kur’ân dinledim ve çok istifade ettim. O zamanlarda “Keşke Türkiye’de de buradaki gibi devamlı Kur’ân okunan bir radyo kanalı olsa” diye düşünmüşümdür. Acaba Türkiye’de de böyle bir radyo kanalı var mıdır acaba…

Kur’ân-ı Kerim hiçbir kitaba benzemez. Zira Allah kelâmıdır. Okunması gibi dinlemesi de çok hoştur. Bir kitap tekrar okunduğunda usanç verir. Fakat Kur’ân binlerce kez okunsa da yine usanç vermez. Bu onun mucizevî yönlerinden birisidir. Hatta ölüm döşeğinde olan ve en ufak sesten bile rahatsız olanlar için Kur’ân’ı dinlemek adeta rahatlama vesilesi oluverir.

Kur’ân’ın bir tefsiri olan Risâle-i Nur’da da kısmen bu özellik vardır. Defalarca okunsa bile insana usanç vermez. Ben şahsen yaklaşık on defa bütün kitapları devrettiğim halde hâlâ okumaya devam ediyorum. Özellikle namazlardan sonra biraz Cevşen duâsından ve biraz da takip ettiğim kitaptan Risâle okumaya çalışıyorum. Bu sayede büyük ölçüde rahatlama ve huzur bulabiliyorum. Aksi takdirde aylarca vatan haricinde gurbet özlemi ile yaşamak çok güç bir iştir.

Bunun haricinde uzun seferlerde hemen hemen her gün geminin baş üstü denilen yerine çıkar, burada namaz sonrasında okunan sûre ve âyetleri okurum. İnsan Kur’ân okudukça huzur ve rahatlama duyuyor. Bakın Bediüzzaman’ın şiire benzer çok güzel bir sözü var, yazımızı onunla bitirelim.

“Dost istersen Allah yeter. Evet, O dost ise herşey dosttur.

Yârân istersen Kur’ân yeter. Evet, ondaki enbiyâ ve melâike ile hayalen görüşür ve vukuâtlarını seyredip ünsiyet eder.

Mal istersen kanaat yeter. Evet, kanaat eden iktisat eder; iktisat eden bereket bulur.

Düşman istersen nefis yeter. Evet, kendini beğenen belâyı bulur, zahmete düşer; kendini beğenmeyen safâyı bulur, rahmete gider.

Nasihat istersen ölüm yeter. Evet, ölümü düşünen, hubb-u dünyadan kurtulur ve âhiretine ciddî çalışır.”

19.08.2006

E-Posta: [email protected]




Nejat EREN

Ciddiyet ve doğru yaşamak üzerine



Geçmişte olduğu gibi, bugünkü hayat şartları içerisinde de “doğruluk ve ciddiyet” kıymetinden hiçbir değer kaybetmemiştir

Asrın sahibi Bediüzzaman’ın “Ahlâk-ı âliyeyi (yüksek ahlâkı) ve yüksek huyları hakikate yapıştıran ve o ahlâkı daima yaşattıran, ciddiyet ile sıdktır”; “Zira nizamı olmayanın, külliyeti olamaz.” (İ. İcâz) veciz ve beliğ ifadeleri, her şeyi bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

Asırları aydınlatan Kur’ân güneşinden yansıyan bu hakikat ve tesbitler, sadece inananlar için değil bütün insanlık için çok ibretâmiz mesajlar ihtiva ediyor.

Yani, iyi ve mükemmel ahlâklı olmanın yolu ciddiyet ve sadakat ve doğruluktan geçiyor.

İnsanlık için “fıtrî” ve en son din olan İslâmiyetin, şahsî, ailevî ve sosyal hayat için getirdiği o yüksek ve ulvî prensiplere, hükümlere uymakla ancak, insanlık belâlardan kurtulup mutluluğa ulaşacaktır.

Hayatın her karesinde, her hangi bir insandan, hele de Müslümandan beklenen, her işi yer, zaman ve zemine göre gayet ciddiyetle yapması, basit görmemesi, önemsemesi, dakîk ve dikkatli olması, sözüne sahip çıkması ve arkasında durabilmesidir. Aksini düşünmek insanın kendisiyle ters düşmesidir.

“Mükemmelliğin ve şerefin ölçüsü olan İslâmiyet” tesbitini yapan da Bediüzzaman’dır. Bu şerefle şereflenen beden ve ruhlar ona uygun hareket ettiği müddetçe başarıya ulaşır.

Yani işin özü her konuda olduğu gibi teorileri hayata geçirmek ve tatbikattır. Bu gün her sahada sıkıntısını büyük ölçüde çektiğimiz husus, tiryakiliklerimiz, ezberlerimizi bozmamamız ve klasiklikten uzaklaşmamamız olduğu ortadadır.

Akıl, kalp, mantık ve muhakemenin hâkim olması lâzım gelen bedenlerimize maalesef çoğu zaman nefis ve hisler hâkim olmakta, bu da keyfîliği ve inanılmaz yanlışlıkları doğurmaktadır.

Ciddî ve özlü bir nefis muhasebesi yapıp, bazı artı değerleri davranışlarımıza ekleyebiliriz. Böylece, gerek şahıs, gerekse de toplum ve aile hayatı noktasında daha iyi gelişme ve güzellikler yakalayabiliriz.

Dakik olma, verilen sözlere harfiyen uyma, randevularına azamî dikkat ve itina gösterme bu asrın öncelikleri ve de olmazsa olmazları arasında gelmektedir.

Dünyada söz sahibi, güvenilir, isim yapmış popüler insan ve firmalar, kendilerine hedef olarak yüksek bir standart belirlemekte, “sıfır hata” hedefiyle planlar yapmakta ve uygulamaya koyma çabasında bulunmaktadırlar.

İnananlar olarak bize düşen ise, bu sahadaki “kaderin” hükmünü göz ardı etmeden fıtrî şeriatın gereği olan “sünnetullah kanunlarına” tam mutabık hareket etmek ve daha dikkatli olmaktır.

Yapılacak bir toplantı, istişare, ziyaret, organize… vb. hizmet ve hayatın her yönünü alâkadar eden faaliyetlerde verilen söz ve vaatlerin bir “namus” borcu olduğu şuuruyla hareket etmek, hem dinî hayatın, hem de toplum hayatının kaçınılmaz mecburiyetleri arasında yerini almıştır.

Verilen sözlerin, vaatlerin ve akdedilen anlaşmaların arkasında durmak, tam zamanında icrasına azamî gayret sarf etmek, hem kendi açımızdan, hem de muhatap olduğumuz insanlar açısından bir “şeref ve namus borcu” olduğu hiçbir zaman gözden uzak tutulmamalıdır.

Toplum olarak, Batı ile aramızdaki en fecî ayrılık ve uçurum bu noktadır. Dakiklik ve verilen söze mutabık hareket etme konusu. İslâma gönülden inanmış, AB’nin müsbet standartlarını bütün varlığıyla destekleyen bir kitle ve cemaatin fertlerinin ise bu konularda yaya kalma lüksü yoktur. Önceden birlikte tesbit edilen hiçbir toplantı, meşveret, verilen söz ve faaliyetin zamanını keyfî, umursamaz, ciddiyetten ve doğruluktan uzak bir tavırla iptal etmek, geriye veya ileriye almak veya ona icabet etmemek, ucuz ve basit bahaneler ileri sürmek diye bir lüksü ve keyfiliği olmamalıdır. Hayatî, çok geçerli ve elimizde olmayan olay ve vak'alar müstesna!

Savunduğu değerlere ters hareket ve tavırlar içerisine giren bir insanın toplumdaki olumsuzluklardan şikâyete hakkı olamaz. Hele de topluma örnek olması ve yön vermesi lâzım gelen insanların, böyle bir davranışın içerisinde bulunmaları affedilmeyecek bir hatadır.

Kâinatta tıkır tıkır işleyen “fıtrat kanunları”nı harfiyen tatbik eden bir yüce Nebînin (asm) ümmeti ve müceddid-i ahirzamanın talebesi olma iddiasındaki fertlerin taviz vermeleri asla düşünülmemelidir.

Vaadinde vefasızlık göstermenin aynı zamanda bir insan hakkı ihlâli ve bir hukuk tecavüzü olduğunu düşünüp muhatapları, kim olursa olsun ciddiye almanın ve helâllik dilemenin ne kadar önemli olduğunu da hatırlatmak ve vurgulamak gerek.

Sözü özüne uygun Müslümanlar olmak ve bunu hayat boyu prensip etmek dilek ve temennisiyle.

19.08.2006

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Metin KARABAŞOĞLU

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahaddin YAŞAR

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit ŞİMŞEK

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004