Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 06 Kasım 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Görmedi mi o insan? Biz onu bir damla sudan yarattık da, sonra o Bize ap açık bir düşman kesiliverdi.

Yâsin Sûresi: 77

06.11.2006


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Ümmetimin ihtilâfı zamanında benim Sünnetime sımsıkı sarılan kimse avucunda ateş parçası tutan kimse gibidir.

Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3779

06.11.2006


Dinsizlik ve terör, maddî kuvvetlerle durmaz

Şimdi bu zamanda en büyük tehlike olan zındıka ve dinsizlik ve anarşilik ve maddiyunluğa karşı yalnız ve yalnız tek bir çare var. O da Kur’ân’ın hakikatlerine sarılmaktır. Yoksa koca Çin’i az bir zamanda komünistliğe çeviren musibet-i beşeriye, siyasî, maddî kuvvetlerle susmaz. Yalnız onu susturan hakikat-i Kur’âniyedir.

Emirdağ Lâhikası, s. 297

***

Bu vatan ve İslâmiyetin maslahatı, herşeyden evvel dindarların serbestiyeti hakkındaki kanunun hem tâcil, hem tasdik ve hem de çabuk mekteplerde tatbik edilmesi elzemdir. Çünkü bu tasdikle Rusya’daki kırk milyona yakın Müslümanı, hem dört yüz milyon âlem-i İslâmın mânevî kuvvetini bir ihtiyat kuvveti olarak bu vatana kazandırmakla beraber, komünistin mânevî tahribatına karşı şimdiye kadar Rusun, Amerika ve İngilize karşı tecavüzünden ziyade bin senelik adavetinden dolayı en evvel bize tecavüz etmesi adavetinin muktezası iken, o tecavüzü durduran, şüphesiz hakaik-i Kur’âniye ve imaniyedir. Öyleyse, bu vatanda herşeyden evvel o acip kuvvete karşı hakaik-i Kur’âniye ve imaniyeyi bilfiil elde tutup dinsizliğin önüne kuvvetli bir sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur’ânî yapılması lâzım ve elzemdir.

Çünkü dinsizlik Rusu, şimdiye kadar yarı Çin’i ve yarı Avrupa’yı istilâ ettiği halde, bize karşı tecavüz ettirmeyip tevkif ettiren, hakaik-i imaniye ve Kur’âniyedir. Yoksa, Rusların tahribat nevinden mânevî kuvvetlerine karşı adliyenin binden birine maddî ceza vermesiyle; serserilere ve fakirlere, zenginlerin malını peşkeş çeken ve hevesli gençlere ehli namusun kızlarını ve ailelerini mübah kılan ve az bir zamanda Avrupa’nın yarısını elde eden bir kuvvete karşı, ancak ve ancak mânevî bombalar lâzım ki, o da hakaik-i Kur’âniye ve imaniye atom bombası olup o dehşetli solculuk cereyanını durdursun. Yoksa, adliye vasıtasıyla yüzden birine verilen maddî ceza ile bu küllî kuvvet tevkif edilmez.

Onun için, dindar milletvekilleri bu tacili lâzım gelen hakikati tehir etmelerinden, çok defa tecrübelerle gördüğümüz gibi bu defa da küre-i hava şiddetli soğuğu ile buna itiraz ediyor.

İki dehşetli Harb-i Umumînin neticesinde beşerde hasıl olan bir intibah-ı kavî ve beşerin tam uyanması cihetiyle, kat’iyen dinsiz bir millet yaşamaz. Rus da dinsiz kalamaz. Geri dönüp Hıristiyan da olamaz. Olsa olsa, küfr-ü mutlakı kıran ve hak ve hakikate dayanan ve hüccet ve delile istinad eden ve aklı ve kalbi ikna eden Kur’ân ile bir musalâha veya tâbi olabilir. O vakit dört yüz milyon ehl-i Kur’ân’a kılıç çekemez.

Emirdağ Lâhikası, s. 310-11

06.11.2006


Mülkün gerçek sahibi

İnsanda enteresan bir sahibiyet duygusu vardır. Çevresinde kendisi ile alâkalı bir çok şeye sahip çıkar. Şu koskoca dünyaya bakar, “İşte bu benim dünyam” der, yani dünyaya sahip çıkar. Güzel İstanbul’a yüksekçe bir tepeden bakar, der ki “İşte bu benim şehrim”. Belki kendisi Sivaslı’dır ama İstanbul’a kendi mülkü gibi sahip çıkar.

Cennet gibi bir bahçesi, içinde Yıldız Sarayı gibi bir eve sahiptir. “Benim bahçem, benim evim” sözleri şuur altına yerleşmiştir, gayr-i ihtiyârî söyler.

Çevresine, dış dünyasına böyle sahip çıktığı gibi kendi vücuduna ve iç dünyasına da öyle sahip çıkar. Belki de daha şiddetli sahip çıkar. “Benim elim, benim kolum, ayaklarım, gözüm, kulağım. Bu benim vücudum” der durur her zaman. Yorgundur, başı ağrır “Başım çok ağrıyor” cümlesini söylemekten daha kolay bir şey yoktur onun için. Heyecanlanır, sevdiğini görür, küt küt atan kalbinin sesini dinleyerek, “Kalbim sanki yerinden fırlayacaktı” diye kalbin en ince noktalarına sahip çıkar. Maddiyat bir tarafa ‘Hislerim, heyecanım, ruhum, hayalim, düşüncem’ diyerek vücudunun görünmez taraflarına da sahip olduğunu çekinmeden beyan eder.

Peki, gerçekten benim diye sahip çıktığımız eşyaya ne kadar sahibiz?

Bunların ne kadarı bizim?

Bir sel gelip evimizi yıktığında, bir yel gelip bahçemizi yerle bir ettiğinde, “Dur yapma bu benim mülküm” diye engelleyebiliyor muyuz? Hayır. Peki deprem gelip şehrimizin altını üstüne getirdiğinde ne yapıyoruz? “Benim diye sahip çıktığımız şehirden kaçmanın planlarını yapıyoruz” değil mi? Hani bu benim şehrimdi? Hani bu benim evimdi? Hani bu benim bahçemdi?

Haydi çevremizi bırakıp şu kendi vücudumuza bakalım. Gerçekten benim diye sahiplendiğimiz vücudumuz ve azalarımız ne kadar bizim? Şu ellerimize, ayaklarımıza, kollarımıza bir bakın. Bunlar benim ise ben bunları ne kadar biliyorum, bunlara ne kadar hâkimim? El, ayak ve kollarımda ne kadar hücre var, ne kadar kas var, ne kadarı gevşedi, ne kadarı gerildi, kemikler ve içindekiler neler? Soruyu yüzlerce kelime ile uzatmak mümkün. Cevaplar nerede? Netice, derin bir sessizlik… Çünkü benim dediğimiz el ve kollarımıza şöyle bir bakmaktan öte bir bilgimiz yok. Hani bunlar bizimdi? Bu kadar bilgisizlikle nasıl bizim olur?

Peki iç dünyamıza ne demeli?

Midenin, kalbin, ciğerlerin, böbreklerin sahibi biz isek onların nasıl ve ne şekilde işlev gördüğünü bilip mahiyeti hakkında bilgi sahibi olmalıydık, değil mi? Ama öyle mi? Şu satırları okuyoruz, bir süre geçti. Acaba bu süre içinde kalbimiz ne kadar kan pompaladı, akciğerimiz kaç litre kan temizledi, böbreklerimiz ne kadar kan süzdü? Sorular… Sorular... Sorular… Cevap? Koskoca bir sükût.

Bırakın sahip olmayı bütün bu azalarımızı biz kendimiz idare etmiyoruz. Hiç birinin idaresinde hiçbir katkımız yok. İyi ki de yok. Çünkü biz aza ve organlarımızı asla idare edemezdik ve edemeyiz de.

Farz-ı muhal Allah deseydi ki “Alın şu midenizi idare edin.” Biz daha mideye giren ilk lokmada ne kadar asit salgılayacağımızı bilemez, ya da ölçüsüz asit göndererek mideyi parçalardık.

Peki, “Ya alın kalbinizi idare edin” deseydi? Kalbimizi elimizin arasına alıp dakikada 70 kez kan pompalamaya kalkışsak ne olurdu halimiz? Daha ilk idaremizde hayattan istifa etmek zorunda kalırdık.

Ya da “Cenâb-ı Hak alın şu akciğerinizi ve böbreklerinizi siz idare edin, temizleyin ve süzün şu kanınızı” deseydi? Evinde küçük bir odasını temizlemekten aciz insanoğlu kendi vücudundaki bu temizlik ve tasfiye işini asla yapamayacak, hayat çekilmez bir hal alacaktı?

Sahi siz hangi aza ve organınızı yönetmeye talipsiniz? Gelin hiç talip olmayın. En küçük bir hücreyi bile idare etmeye kalkışacak olsanız o küçücük hücrenin büyük dünyasında boğulur gidersiniz. Bir tek hücrenin harika işleyiş ve düzeninde aklınızı kaybedersiniz. İşte Allah’ın rahmetine bakın ki bütün vücudum ve vücudumun içindeki azaların yönetimini bana vermemiş ki böylece hayatı kolaylaştırmış.

Bakın Söz’ün Üstadı Sözler’inde ne kadar güzel bir söz söylemiş:

“Yani, mülk umumen Onundur. Sen, hem Onun mülküsün, hem memlûküsün, hem mülkünde çalışıyorsun. Şu kelime, şöyle şifalı bir müjde veriyor ve diyor:

“Ey insan! Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünkü sen kendini idare edemezsin. O yük ağırdır; kendi başına muhafaza edemezsin, belâlardan sakınıp levâzımatını yerine getiremezsin. Öyleyse, beyhude ıztıraba düşüp azap çekme. Mülk başkasınındır. O Mâlik hem Kadîrdir, hem Rahîmdir. Kudretine istinad et; rahmetini itham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safâyı bul.

“Hem der ki: Mânen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslâh edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîmin mülküdür. Mülkü sahibine teslim et. Ona bırak; cefâsını değil, safâsını çek. O hem Hakîmdir, hem Rahîmdir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi ‘Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler’ de, pencerelerden seyret, içlerine girme.” (Mektûbât, s. 220)

Halil AKGÜNLER

06.11.2006


Sorularla Risale-i Nur

Şeytanın ve kötülüklerin yaratılmasının hikmeti nedir? Şerrin yaratılması şer değil midir?

Hâşâ, halk-ı şer şer değil, belki kesb-i şer şerdir. Çünkü, halk ve icad bütün netâice bakar. Kesb, hususî bir mübaşeret olduğu için, hususî netâice bakar. Meselâ, yağmurun gelmesinin binlerle neticeleri var; bütünü de güzeldir. Sû-i ihtiyarıyla bazıları yağmurdan zarar görse, "Yağmurun icadı rahmet değildir" diyemez, "Yağmurun halkı şerdir" diye hükmedemez. Belki sû-i ihtiyarıyla ve kesbiyle onun hakkında şer oldu. Hem ateşin halkında çok faydalar var; bütünü de hayırdır. Fakat bazılar, sû-i kesbiyle, sû-i istimaliyle ateşten zarar görse, "Ateşin halkı şerdir" diyemez. Çünkü, ateş yalnız onu yakmak için yaratılmamış. Belki o, kendi sû-i ihtiyarıyla, yemeğini pişiren ateşe elini soktu ve o hizmetkârını kendine düşman etti.

Elhasıl: Hayr-ı kesir için şerr-i kalil kabul edilir. Eğer şerr-i kalil olmamak için, hayr-ı kesiri intaç eden bir şer terk edilse, o vakit şerr-i kesir irtikâp edilmiş olur. Meselâ, cihada asker sevk etmekte, elbette bazı cüz'î ve maddî ve bedenî zarar ve şer olur. Fakat o cihadda hayr-ı kesir var ki, İslâm, küffârın istilâsından kurtulur. Eğer o şerr-i kalil için cihad terk edilse, o vakit hayr-ı kesir gittikten sonra, şerr-i kesir gelir. O ayn-ı zulümdür. Hem meselâ, kangren olmuş ve kesilmesi lâzım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir. Halbuki zâhiren bir şerdir. Parmak kesilmezse el kesilir, şerr-i kesir olur.

İşte, kâinattaki şerlerin, zararların, beliyyelerin ve şeytanların ve muzırların halk ve icadları şer ve çirkin değildir; çünkü çok netâic-i mühimme için halk olunmuşlardır. Meselâ, melâikelere şeytanlar musallat olmadıkları için, terakkiyatları yoktur; makamları sâbittir, tebeddül etmez. Kezâ, hayvânâtın dahi, şeytanlar musallat olmadıkları için, mertebeleri sabittir, nâkıstır.

Âlem-i insaniyette ise, merâtib-i terakkiyat ve tedenniyat, nihayetsizdir; Nemrutlardan, Firavunlardan tut, tâ sıddıkîn-i evliya ve enbiyaya kadar gayet uzun bir mesafe-i terakki var.

İşte, kömür gibi olan ervâh-ı sâfileyi, elmas gibi olan ervâh-ı âliyeden temyiz ve tefrik için, şeytanların hilkatiyle ve sırr-ı teklif ve ba's-ı enbiya ile, bir meydan-ı imtihan ve tecrübe ve cihad ve müsabaka açılmış. Eğer mücahede ve müsabaka olmasaydı, maden-i insaniyetteki elmas ve kömür hükmünde olan istidatlar beraber kalacaktı. Âlâ-yı illiyyîndeki Ebu Bekr-i Sıddık'ın ruhu, esfel-i sâfilîndeki Ebu Cehil'in ruhuyla bir seviyede kalacaktı.

Demek, şeyâtin ve şerlerin yaratılması, büyük ve küllî neticeye baktığı için, icadları şer değil, çirkin değil. Belki, sû-i istimâlâttan ve kesb denilen mübaşeret-i hususiyeden gelen şerler, çirkinlikler kesb-i insana aittir; icad-ı İlâhîye ait değildir.

Mektubat, s. 47-48

halk-ı şer: Şerrin, kötülüğün yaratılması.

kesb-i şer: Şerri işlemek.

hayr-ı kesir: Pekçok hayır.

şerr-i kalil: Az bir şer, kötülük.

şerr-i kesir: Çok şer, kötülük.

ba's-ı enbiya: Peygamberlerin gönderilmesi.

şeyâtin: Şeytanlar.

mübaşeret-i hususiye: Özel temaslar, haberleşmeler.

06.11.2006


Münâcâtü'l-Kur'ân

MÜRSELÂT:

1. Ey peş peşe gönderilen meleklerin; rüzgâr esip her tarafa yayılan, bulutları yeryüzüne dağıtan, hak ile bâtılı ayıran ve tevbe edenler için bir özür, inkâr edenler için bir tehdit olmak üzere peygamberlere vahiy getiren meleklerin Rabbi! (1-6)

06.11.2006


Zübeyir Gündüzalp'in kaleminden

‘Risâle-i Nur için servetim olsa

hepsini sarf ederdim’

Risâle-i Nur eserlerinde hak ve hakikatı görmüş, öğrenmiş ve inanmışız... Bizi insanlık seviye ve seciyesinde en yüksek mertebelere çıkaran ve her sahadaki terakkiyatımızı sağlayan ve biz gençlere din, vatan ve millet aşkını aşılayarak uğrunda bütün mevcudiyetimizi feda ettirecek hakikî bir dinperver olarak bizleri yetiştiren Risâle-i Nur eserlerini okuyoruz ve okuyacağız. Evvelce de arz ettiğim vecihle, Risâle-i Nur'dan pek az okuduğum halde, pek fazla istifade ettim. Vatan ve millet ve bütün insanlıkça gayet azîm faydaları temin edecek olan bu çok nâfi eser külliyatını, eğer servetim olsaydı, neşrettirmek için hepsini sarf ederdim. Zira dinimin, vatan ve milletimin ebedî saadet ve selâmeti uğrunda bütün mevcudiyetimi feda etmeye hazırım.

06.11.2006


Mu'cizât-ı Ahmediye'den (asm.)

Güvercin ve örümcek de, onu (asm) tanıyor

Mânevî tevatür derecesinde bir şöhretle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekri's-Sıddık ile, küffârın takibinden kurtulmak için tahassun ettikleri gar-ı Hira'nın kapısında, iki nöbetçi gibi, iki güvercin gelip beklemeleri ve örümcek dahi, perdedar gibi, harika bir tarzda, kalın bir ağla mağara kapısını örtmesidir. Hattâ, rüesa-yı Kureyş'ten, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın eliyle gazve-i Bedir'de öldürülen Übeyy ibni Halef mağaraya bakmış. Arkadaşları demişler: "Mağaraya girelim." O demiş: "Nasıl girelim? Burada bir ağ görüyorum ki, Hazret-i Muhammed tevellüt etmeden bu ağ yapılmış gibidir. Bu iki güvercin işte orada duruyor. Adam olsa orada dururlar mı?" İşte bunun gibi, mübarek güvercin taifesi, feth-i Mekke'de dahi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın başı üzerinde gölge yaptıklarını, İmam-ı Celil ibni Veheb naklediyor.

Mektubat, s. 152

06.11.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004