|
|
|
|
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
Sanki onlar sedef içinde saklı bir inci tanesidir. O Cennet ehli, birbirleriyle sohbete dalıp dünyadaki mâcerâlarını sorarlar.
Sâffât Sûresi: 49-50
|
|
04.10.2007
|
|
|
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Bir günah işlediğinde hemen tevbe et. Gizli günaha gizlice, açık günaha açıkça tevbet et.
Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 419
|
|
04.10.2007
|
|
|
Hâtem-i Tâî ve muktesit ihtiyar
—Dünden devam—
Evet, rızık ikidir:
Biri hakîkî rızıktır ki, onunla yaşayacak. Bu âyetin hükmü ile, o rızık taahhüd-ü Rabbânî altındadır. Beşerin sû-i ihtiyarı karışmazsa, o zarûrî rızkı herhalde bulabilir. Ne dinini, ne namusunu, ne izzetini feda etmeye mecbur olmaz.
İkincisi, rızk-ı mecazîdir ki, sû-i istimâlâtla hâcât-ı gayr-ı zaruriye hâcât-ı zarûriye hükmüne geçip, görenek belâsıyla tiryaki olup, terk edemiyor. İşte bu rızık taahhüd-ü Rabbânî altında olmadığı için, bu rızkı tahsil etmek, hususan bu zamanda çok pahalıdır. Başta izzetini feda edip zilleti kabul etmek, bazan alçak insanların ayaklarını öpmek kadar mânen bir dilencilik vaziyetine düşmek, bazan hayat-ı ebediyesinin nuru olan mukaddesât-ı diniyesini feda etmek sûretiyle o bereketsiz, menhus malı alır.
Hem bu fakr u zarûret zamanında, aç ve muhtaç olanların elemlerinden ehl-i vicdana rikkat-i cinsiye vasıtasıyla gelen teellüm, o gayr-ı meşru bir sûrette kazandığı parayla aldığı lezzeti, vicdanı varsa acılaştırıyor. Böyle acip bir zamanda, şüpheli mallarda, zarûret derecesinde iktifa etmek lâzımdır. Çünkü “İnne’d-darûrete tükadderu bikadrihâ” sırrıyla, haram maldan, mecburiyetle zarûret derecesini alabilir, fazlasını alamaz. Evet, muztar adam, murdar etten tok oluncaya kadar yiyemez. Belki ölmeyecek kadar yiyebilir. Hem, yüz aç adamın huzurunda kemâl-i lezzetle fazla yenilmez.
İktisat, sebeb-i izzet ve kemâl olduğuna delâlet eden bir vâkıa:
Bir zaman, dünyaca sehâvetle meşhur Hâtem-i Tâî, mühim bir ziyafet veriyor. Misafirlerine gayet fazla hediyeler verdiği vakit, çölde gezmeye çıkıyor. Bakar ki, bir ihtiyar fakir adam, bir yük dikenli çalı ve gevenleri beline yüklemiş, cesedine batıyor, kanatıyor. Hâtem ona dedi:
“Hâtem-i Tâî, hediyelerle beraber mühim bir ziyafet veriyor. Sen de oraya git; beş kuruşluk çalı yüküne bedel beş yüz kuruş alırsın.”
O muktesit ihtiyar demiş ki: “Ben bu dikenli yükümü izzetimle çekerim, kaldırırım; Hâtem-i Tâî’nin minnetini almam.”
Sonra Hâtem-i Tâî’den sormuşlar: “Sen kendinden daha civanmert, aziz kimi bulmuşsun?”
Demiş: “İşte o sahrâda rast geldiğim o muktesit ihtiyarı benden daha aziz, daha yüksek, daha civanmert gördüm.”
Lem’alar, 19. Lem’a, 4. Nükte, s. 204
Lügatçe:
taahhüd-ü Rabbânî: Allah’ın söz vermesi, vaad etmesi.
sû-i ihtiyar: İradenin kötüye kullanımı.
hâcât-ı gayr-ı zaruriye: Mecburi olmayan ihtiyaçlar.
hâcât-ı zarûriye: Zaruri ihtiyaçlar.
rikkat-i cinsiye: İnsanın kendi cinsinden olana acıması.
iktifa: Yetinme, kâfî görme.
muztar: Zaruret içinde, zorlanmış, mecbur.
murdar: Pis, kirli.
sebeb-i izzet ve kemâl: Olgunluk ve izzet sebebi.
delâlet: İşaret.
sehâvet: Cömertlik.
civanmert: Sözünde sağlam, iyilik sever, kahraman.
|
|
04.10.2007
|
|
|
Oruca farklı bir bakış (1)
Şükür Risâlesi’nde, Kur’ân’ın pek çok âyâtıyla şükre çok ehemmiyet verdiği anlatıldıktan sonra, bu Kelâm sıfatından gelen âyetleri, Kudret ve İrade sıfatlarından gelen kâinat kitabındaki kevnî âyâtın da ortaya koyduğu, gösterdiği ispat edilir.
Sırayla hayatın ve insanın merkeze alınmasıyla ilgili fikirler sıraladıktan sonra üçüncü basamakta rızkın merkeze alındığını anlatılır.
“Bütün nev-i insanı ve hattâ hayvânâtı rızka adeta taaşşuk ettirip, onları umumen rızka hâdim ve musahhar etmiş. Onlara hükmeden rızıktır” denir.
İnsan, yemek içmeye muhtaç olacak tarzda yaratılmıştır. Allah isteseydi bizi sadece havadan beslenecek halde bile yaratabilirdi. Yıllar önce anneme yosuna benzer bir çiçek almıştım. Kökü bile olmayan bu bitki, duvarda bir yere takıldı. İki yıl kadar havadaki nem ile yaşadı. Başka bir şeye ihtiyacı yoktu. Bizleri de bunun gibi veya daha da ihtiyaçsız halk edebilirdi. Cansız varlıkların atomlarında elektronlara enerji şeklinde rızk verdiği; yerinde duran çok aciz ağaçlara karbondioksit ve sudan fotosentez yaptırarak beslediği gibi bize de çok basit bir tegaddî yolunu ihsan eder, yaratırdı. Ancak öyle yapmamış; “…rızka adeta taaşşuk ettirip, … umumen rızka hâdim ve musahhar etmiş”tir.
Bu keyfiyet bence çok önemli. Gerçi “Kendini tanıtmak, sevdirmek isteyen bir Zatın” sayısız nimetler yaratması; onları sayısız şekil, tat, koku ve güzelliklerle donatması; bunlara karşı bizlere aşk derecesinde bir iştiha vermesi; onları algılayacak cihazları da sadece bizlere bahşetmesi bana çok ilginç gelir.
Bu arada hayvanların ot, saman gibi birkaç şeyle kifayet edebilmelerini, dillerinde bütün tatları alabilecek hücrelerin bulunmadığını, çoğunun renk körü olduğunu da düşünecek olursak, durumumuz daha dikkat çekici hale gelir.
İşte burada ENE devreye girer. Çünkü insan, karanlık olmazsa ışığı; hastalık olmazsa sıhhati tam algılayamamaktadır. Nisbî hakikatler ancak mukayeselerle anlaşılmaktadır. İhâtası mümkün olmayan hakâik de ancak mukayeselerle anlaşılabileceğinden ene’deki, vücudu bile mevhum olan cihazlar, ölçücükler sayesinde, bu yaratılan çok üstün sanat eserlerini algılamamız, onlar arkasındaki sıfatlara, isimlere, şuûnâta, Zât’a gitmemiz, yani Allah’ı bulmamız gerekmektedir. Bu işin dinî literatürdeki adı “kulluk”tur; insan da bunun için yaratılmıştır.
Yerler, gökler böyle bir vazifeden kaçtıklarına göre bu öyle kolay bir vazife de değildir. Irmakta, akan su üzerindeki kabarcıklarda beliren güneşe ait ışık, renk, görüntü gibi bazı hasletleri su katresinin kendinden vehmetmesi gibi; insanda, ölçü olması, vazifesini yapabilmesi için, kendisine verilen ve emanet sahibinin istekleri doğrultusunda kullanılması, ona satılması gereken bu teçhizatı, kendinden sanması, zâtî vasıflar gibi görmesi çok büyük bir tehlike olarak önümüzde durmaktadır. Ve maalesef korkulan da başa gelmekte, insan gayet acz ve fakr içinde olduğunu atlayıp, dalalet derelerinde koşmaya kalkmaktadır.
Onun aczini, fakrını anlaması, asıl gücün burada, aczi anlamakta oluşunu bilmesi çok önemlidir. Bu anlaşılınca, Yaratıcı, İlmi, Kudreti sonsuz Zat kolay bulunur. Fakat bu çok kolay da değildir. Arzuları ebede uzanan; düşmanları çok olan; ancak eli kısa, ömrü kısa durumdaki insanın başı gerçekten büyük derttedir. Ve hakikaten: “Vücudunda adem, ademinde vücudu vardır.”
Meleklerin bile anlayamadığı, yaratılışıyla ilgili olarak, Yaratıcının “Eşya ve ahkâm, sizin malûmatınıza münhasır değildir. Adem-i ilminiz, onların vücuda gelmeyeceklerine sebep olamaz. Benim, beşerin hilkati hakkında bir hikmetim vardır; hikmetin hâtırası için, fesatlarını nazara almam” ferman etmesi de çok önemli hakikatlerdendir. Bediüzzaman Hazretlerine göre:
“Cenab-ı Hak, hayr-ı mahz olarak melâikeyi yaratmıştır, şerr-i mahz olarak da şeytanı yaratmıştır, hayır ve şerden mahrum olarak behâim ve hayvanatı halk etmiştir. Hikmetin iktizasına göre, hayır ve şerre kadir ve câmi olarak dördüncü kısmı teşkil eden beşerin yaratılması da lâzımdır ki, beşerin şeheviye ve gadabiye kuvvetleri kuvve-i akliyesine münkad ve mağlûp olursa, beşer, mücahedesinden dolayı melâikeye tefevvuk eder. Aksi halde, hayvanattan daha aşağı olur; çünkü özrü yoktur.”
Bizim “hayvanattan daha aşağı” olmamak için aczimizi anlamamız, fıtratımıza konulan iştihalara aldanmamamız, orada takılıp kalmamamız; sadece, ancak “âyine-i Samed” olabilen kalbimizi rahatlatabilmemiz, huzuru bulmamız, iki cihan saadetini elde edebilmemiz; hep ene anahtarını doğru kullanıp ciddi kalbî, fikrî ameliyelerden sonra Zat-ı Zülcelâl’i bulmakla alâkalıdır ki, kulluğun manası da budur .
Ayrıca Halık’ın, bütün ümmetlere oruç ibadetini emretmesi söz konusu olmuştur. (Bakara: 183) Bu da çok önemli bir meseledir. Merhametli, Rahmanü’r-Rahîm olan Rabbimiz, yarattığı en üstün varlığa, onu çok iyi bildiğinden, merhameten, oruçla, onu sırat-ı müstakîme gitmeye adeta yönlendirmiştir.
“Cenâb-ı Hak, zemin yüzünü bir sofra-i nimet sûretinde halk ettiği ve bütün envâ-ı nimeti o sofrada….. dizdiği cihetle, kemâl-i Rububiyetini ve Rahmâniyet ve Rahîmiyetini o vaziyetle ifade ediyor. İnsanlar, gaflet perdesi altında (eneyi tam çözemedikleri zaman) ve esbab dairesinde, o vaziyetin ifade ettiği hakikati tam göremiyor, bazan unutuyor.”
Halbuki bu nimetleri vereni bulmak, anlamak, onun emirlerine râm olmak kulluğumuzun gereğidir. İşte orucun kıymeti tam anlamıyla burada ortaya çıkmaktadır.
–Devam edecek–
|
|
Halil KÖPRÜCÜOĞLU
04.10.2007
|
|
|
Ömrü Ramazan olanın ahireti bayram olur
1964’lü yıllarda Niğde-Çamardı ilçesinde görevliyken senelik iznimi aldım. Kur’ân hakikatlerini aşk ve şevkle müdafaa edip yurdun bir ucundan diğer ucuna gece gündüz koşan rahmetli Av. Bekir Berk Ağabeyle görüşüp tanışmak istedim.
Doğruca İstanbul’daki yazıhanesine gittim. Hüsn-ü kabulle karşıladı. Beni kırk yıllık dostu imişim gibi bağrına bastı. Risâle-i Nurların camilerde okunmasının suç teşkil etmeyeceği yolundaki verdiğim takipsizlik karanının olumlu etkilerinden sitayişle bahsetti. O latif ifadeleriyle lâyık olmadığım iltifatlarda bulundu. Meğer ertesi günü Konya cezaevinde tutuklu altı kadar Nur talebesini müdafaa için Konya’ya hareket edecekmiş.
Rahmetli Mehmet Emin Birinci, yoğun çalışma ve uğraşı ile dokümanları hazırladı. Bekir Ağabeyle birlikte otobüsle Konya’ya hareket ettik. Emirdağ’da merhum Mehmet Çalışkan Ağabeyin misafiri olduk. Orada İlâhî tevafukla Teyp Tahir Ağabeyle de görüşüp tanıştık. Onun Risâle-i Nur’dan ezbere okuduğu metinleri hayranlıkla dinleyip, bu lutf-u İlâhî hafıza gücüne hayret ettik.
Ertesi günü Konya’ya vardık. Tutuklu Nur talebelerinin yakınları ve arkadaşları bizi sıcak bir ilgi ve muhabbetle karşılayıp ikramlarda bulundular. Bekir Ağabey ertesi günü duruşmaya çıkmadan tutuklularla cezaevinde görüşmek istedi. O zaman ben kendisine:
- “Ağabey müsaade ederseniz bu mücahit kardeşlerimi ben de sizinle birlikte ziyaret etmek ve geçmiş olsun demek istiyorum” dedim.
Konyalı arkadaşlar:
- “Tabii çok iyi olur. Cezaevine gelsin. Savcı olduğunu orada söylemeyiz. Konya’da esnaf arkadaşımız diye tanıtırız” dediler.
Bekir Ağabeyin hiç unutamadığım şu sözleri hâlâ kulaklarımda çınlamaktadır.
- “Hayır arkadaşlar! O gelmesin. Burada bizi beklesin. Mü’min asla yalan söylemez. Yalana tenezzül etmez. Her halükârda sözümüz doğru olmalı. Kurtuluş doğruluktadır” dedi.
Merhum ağabey benim resmî görevim dolayısıyla deşifre edilmemi, zarar görmemi istemediği için şefkatle himaye etmek adına, cezaevine gitmeme razı olmadı.
Böylece, bize, yalanın İslâm ahlâkı ile bağdaşmayacağını bilfiil yaşayarak, örnek olarak, hasbî ve kemal-i ihlâsla göstermiş ve öğretmiş oldu.
Hz. Mevlânâ’nın dediği gibi; “Ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün” tavsiyesine uygun güzel bir hayatı yaşıyordu. Zira onun, hayran olduğu, kudsî dâvâsına hayatını cömertçe vakfettiği Hz. Üstad Bediüzzaman şöyle buyuruyor:
“Sıdk, İslâmiyet’in üssü’l-esasıdır. Ve ulvî seciyelerinin rabıtasıdır. Ve hissiyat-ı ulviyenin mizacıdır.” (Hutbe-i Şamiye, s. 51)
“Her söylediğin doğru olmalı, fakat her doğruyu söylemek doğru değildir.” (Mektûbât, s. 522)
“Yalan, yalana mukaddemedir.” (Muhâkemât, s. 21)
“Yalan bir lafz-ı kâfirdir.” (Sözler, s. 655)
“Kizb küfrün esasıdır. Kizb nifakın birinci alâmetidir. Kizb kudret-i ilahiye iftiradır. Kizb hikmet-i Rabbaniyeye zıttır. Ahlâk-ı âliyeyi tahrip eden kizbdir. Âlem-i İslamı zehirlendiren, ancak kizbdir. Âlem-i beşerin ahvâlini fesada veren kizbdir. Nev-i beşeri kemâlâttan geri bırakan, kizbdir. Müseylime-i Kezzab ile emsâlini âlemde rezil ve rüsva eden kizbdir. İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, bütün cinayetler içinde tel’ine, tehdide tahsis edilen kizbdir.” (İşârâtü’l-İ’câz, s. 82)
Merhum ağabey, özel hayatında da yalana tenezzül etmemiş, tenezzül edilmesine razı olmamış. Böylece cihadla ve ihlâs-ı tâmme ile geçen ömrünü Ramazanlaştırdığından, âhiretini bayram etmeyi inşallah başarmıştır. Ne mutlu ona ve emsâline.
|
|
Abdullah BATTAL
04.10.2007
|
|
|
Nimeti nimet olarak tatmak
Sıradan yaşanan günler, belli başlı alışkanlıklar, günlük tekrarlanan koşuşturmalarımız ve fark etmeden akıp giden ömrümüz içerisinde; acaba, farkında olmamız gereken neler var?
Değerini idrak edebildiğimiz her bir nimet, pozitif bir etki ve güzel bir netice yansıtır; duygularımıza, benliğimize ve hânemize. Meselâ; bütün canlılar hayat vasıtası ile varlık âleminde yer edinir. Hayat ile yokluk karanlıklarından, hiç olmaktan ve anlamsızlıktan uzaklaşıp aydınlığa, mânâ âlemine ve hissedip yaşayabilme özelliğine ulaşılır.
İnsan duygularını isimlendirebilir, benliğine renk katabilir, hânesine ve çevresine tebessüm yayabilir. Dolayısıyla iç âlemimizdeki soyut ve hareketli hislerimize bir anlam kazandırarak, kelimelerle ifade edebiliriz. Kelimeler, cümlelere dönüştüğünde, cümleler doğru adrese ulaştığı an; bir başka âleme, bir başka insana ve bazen bir başka benliğe kapı aralayabiliriz.
Bazen de bir tebessüm halinde yansıyıverir duygularımız, bir tebessüm bir gülücüğe sebep olduğu zaman evimiz de veya işyerimizde solmuş çiçekler canlanıverir, birden şenlenir ortam, etrafı huzur ve neşe kaplar. Bu doğrultuda yaşantımıza yön verebilmek; ancak, hayat nimetinin kıymetini kavramakla olur. “Zaten sükûn ve sükûnet, atâlet, yeknesaklık, tevakkuf, bir nevî ademdir, zarardır. Hareket ve tebeddül vücuttur, hayırdır. Hayat, harekâtla kemâlâtını bulur. Hayat, cilve-i esmâ ile muhtelif harekâta mazhar olur, tasaffî eder, kuvvet bulur, inkişaf eder, inbisat eder, kendi mukadderâtını yazmasına müteharrik bir kalem olur, vazifesini ifa eder, ücret-i uhreviyeye kesb-i istihkak eder.”(Mektubat)
İşte mutluluğumuzu artıran, ümitlerimize ümit katan ve on iki ayın sultanı olan Ramazan-ı Şerif’te, nimet olarak ihsan edilen hayatın kıymetini anladığımız ölçüde, monotonluktan sıyrılıp farklı ve tesirli bir ibadet atmosferinde buluveririz kendimizi.
Feyiz ve bereketin sağanak sağanak indiği bu ayda kıymetini daha iyi anladığım, hayata hayat katan başka bir şey var. Bana uzatıldığı vakit, bir defa da nefes almadan bitirmek istediğim bir şey. Fakat birden, yudum yudum olması gerektiği aklımda yer edinir. Çünkü, o an Hz. Peygamber (asm) hatırıma bir lem’a gibi süzülüyor. Sohbetlerimizde sık sık yer verdiğimiz sünnet âdâbı aynı dakika içinde tesirini göstermeye başlamıştır. Küçük bir fiil esnasında fikrimi oradan oraya gezdirirken, huzur-u İlâhîde soluk aldığımı hissediyorum. Bu uzun soluğu bütün zerrelerimle tatmak ve yaşamak arzusu içindeyim.
Su içerken yaşamam gereken güzel ahlâkı alışkanlık perdesinden uzaklaştırarak bıkmadan, usanmadan defalarca nimeti nimet olarak tatmam gerekiyor diye düşünüyorum.
İlk bahsettiğimiz hayat nimetine sevgi taşıyan, muhabbet katan, ümit eken ve destek olan su nimetinden dolayı tekrar şükürler olsun.
|
|
Kenan KAYA
04.10.2007
|
|
|
|