|
|
|
|
RAMAZAN TAKVİMİ
Yıkanır ruhların kiri ve pası,
Dağılır kalplerin dumanı sisi,
Güneş gibi doğar hayatımıza,
Mübarek günlerin yirmi ikisi.
|
|
Abdil YILDIRIM
04.10.2007
|
|
|
Denizin dibindeki balıklar bile...
Çevre kirliliğinin ulaşabileceği nihâî noktadayız: Küresel ısınma.Ekolojik sistemin bozulmasıyla hayvan ve bitki türlerinin yavaş yavaş ortadan kalkma tehlikesinin bulunduğu günleri yaşıyoruz. Aç kalan vahşî hayvanların köylere saldırma olaylarının artması, kurbağa türlerindeki azalma, kenelerin çoğalması, kuşların erken göç etmeye başlaması, yok olan balık türleri, deniz kuşları…
Uzmanlar deniz sularındaki ısınmanın binlerce balığın kuzeye göç etmesine neden olduğunu belirtiyorlar. Mercan resiflerinin ölümü milyonlarca deniz bitkisi ve hayvanının ölümüne sebep oluyor.
Bu arada Kuzey Pasifik’teki sıcaklığın 6 derece artması mevcut balık türlerini de tehdit etmekte.
Balıklar, günahkâr ve zalimlerden şikâyetçi
“Hadiste var ki: ‘Hatta deniz dibindeki balıklar dahi günahkâr ve zalimlerden şekva ediyorlar ki, onların yüzünden yağmur kesilir, hatta bizim de nafakamız azalır’ derler. Evet, bu zamanlarda öyle günahlar, zulümler oluyor ki, rahmet istemeye yüzümüz kalmıyor, masum hayvanlar da azap çekerler.” (Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, s. 32.)
|
|
04.10.2007
|
|
|
Sorularla Oruç
*Ramazan ayında sağlığı elverişli olmadığı için oruç tutmayan insan günahkâr olur mu?
Ramazan ayında sağlığı elverişli olmaması sebebiyle oruç tutmayan insan günahkâr olmaz. İleride sağlığı düzelirse tutmadığı her güne bir gün olacak şekilde kaza yapar.
*Ramazan orucunun kazası ne zaman ve nasıl yapılır?
Ramazan orucunun kazası bayram günleri dışında her gün yapılabilir. Kaza orucunun şartları, vacipleri, sünnetleri, mekruhları ve kaza orucunu bozan-bozmayan hususlar tıpkı Ramazan orucunda olduğu gibidir. Kaza orucu için, Ramazan orucunda olduğu gibi, sahurda veya bir şey yiyip içmemek şartıyla en geç kaba kuşluğa kadar niyet edilir. Niyet, “Niyet ettim Allah rızası için gününde tutamadığım en son Ramazan orucunun kazasını yapmaya” diye yapılır. Niyet dil ile yapılabileceği gibi, kalp ile de yapılır. Niyet için esas olan, o gün kaza orucu tutmaya karar vermektir.
*Ramazan’dan başka oruçların da kazası yapılır mı? Yapılırsa bu oruçlar hangileridir? Hükmü nedir?
Ramazan dışındaki adak oruçları, başlanıp bozulmuş nafile oruçları ve kefaret oruçlarının da kazası yapılır. Adak oruçlarının ve başlanıp bozulmuş nafile oruçlarının kazası vacip, kefâret oruçlarının kazası farzdır.
|
|
Süleyman KÖSMENE
04.10.2007
|
|
|
Allah ve Resûlü Ne Dedi?
Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu:
“Allah’ın kitabını okuyanlar, namazlarını dosdoğru kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden gizli ve açık bağışta bulunanlar, hiç zarar ihtimali olmayan bir ticaret ümit edebilirler.” (Fatır Sûresi: 29)
Resûl-i Ekrem (asm) şöyle buyurdu:
“Sadakanın en faziletlisi, Ramazan’da verilendir.”
|
|
Derleyen: Erhan AKKAYA
04.10.2007
|
|
|
Üstadın Kur’ân okuması
Burdur’a geldiğinde dokuz ay kaldığı evin sahibesi Hacı Fatma Seyhan, Üstadın geceleri hep namaz kılıp Kur’ân okuduğunu, yanında sadece Kur’ân-ı Kerîm bulunduğunu belertir. (Son Şahitler, 1:252-253.)
Onun Kur’ân’ı okuyuşu da başkaydı. Kur’ân, üç şekilde dinlenmeliydi:
Birincisi: Resûl-i Ekrem’in (asm) nübüvvet kürsüsüne çıkıp insanlığa Kur’ân âyetlerini tebliğ ederken kıraatini kalben ve hayalen dinlemek için kulağı o zamana göndermeliydi. Bu takdirde Kur’ân’ı, onun fem-i mübarekinden dinlemiş gibi olunurdu.
İkincisi: Cebrâil (a.s.) Hz. Muhammed’e (a.s.m.) tebliğ ederken, her iki Hazretin arasında yapılan tebliğ-tebellüğü dinler gibi olmalı.
Üçüncüsü: Kàb-ı Kavseyn makamında, yetmiş bin perde arkasında Mütekellim-i Ezelî’nin Resûl-i Ekrem’e (asm) olan konuşmasını dinler gibi hayâlî bir vaziyete girmeli. (Mesnevî-i Nûriye, s. 104.)
Yer, makam ve zamana göre şüphesiz bu üç vaziyette Kur’ân’ı dinleyen Bediüzzaman Hazretleri, Kur’ân’ı okurken de Arş-ı Âzâm’dan gelen Rabbü’l-Âlemînin kelâmı olduğu şuur ve ihtiramı içerisinde okurdu.
Talebesi Hulusi Yahyagil, onun Kur’ân-ı Kerim’i bambaşka duygularla, hakikatlerini duyarak ve yaşayarak okuduğunu ve Kur’ân’ın İlâhî sadasının bütün ruhunu kapladığını söyler. “Onun okuyuşu, diğer hocaların ve hafızların okuyuşuna benzemezdi. Tecvid-i mânevî üzere okurdu (yani mânâsına uygun tarzda okurdu” (Son Şahitler, 1:325) der.
Rabbü’l-Âlemînin en anlayışlı muhatabı olan insan, Rabbinin kelâmına yöneldiği, onu anlamaya çalıştığı ölçüde kıymet kazanır. Bediüzzaman’ın da en büyük arzusu bu yüce kelâmın sırlarını keşfetmekti. Kur’ân’ı öyle okur, keşfettiği nükteleri başkalarıyla da paylaşmak maksadıyla yazdırırdı. İşârâtü’l-İ’câz olsun, diğer Risâle-i Nur eserleri olsun bu keşiflerle doludur.
|
|
Şaban DÖĞEN
04.10.2007
|
|
|
Soru sormak ilmin yarısıdır
“Ey iman edenler! Açıklandığı zaman size sıkıntı verecek şeylere dair soru sormayın ve başınıza iş açmayın. Kur’ân inzal edildikçe size gerekli olanlar açıklanır. Sizden istenmeyen hususlar sizin için bağışlanmıştır. Allah çok affedici ve çok halîmdir. Sizden önceki bir toplum çok sormuş, sonra da verilen hükme uymayarak ve kabul etmeyerek inkâr edenlerden olmuşlardı.” (Maide, 5:101–102)
AÇIKLAMASI:
Atalarımız “Suâl sormak ilmin yarısıdır” demişlerdir. Bu sözde büyük bir hakikat payı vardır. Soru sorma bir sanattır ve bunu ancak bilenler yapabilir. Yarı bilgiye ulaşmayan bilginin diğer yarısını öğrenmek için soru soramaz. Temel bilgiye sahip olanlardır ki ancak detayları merak ederek, uygulamaya yönelik soru sorabilirler. Gerçekler de detaylarda gizlidir. Detaylar çok önemsiz gibi gözükür; ama onlarsız doğru sonuca ulaşamazsınız.
Bilgi, soru ile ortaya çıkar. Kur’ân-ı Kerim âyetlerinin çoğu sorulan suâller üzerine nâzil olmuştur. Dinî hükümler başta olmak üzere pek çok hakikatler Peygamberimize (asm) sorulan suâllerin neticesidir. Güzel soru güzel ve gerekli bilgileri ortaya çıkarırken, gereksiz ve saçma soruların da kötü sonuçları olduğu bilenen bir husustur.
Peygamberimiz (asm) “Yüce Allah, yerli yersiz çok suâl sormayı çirkin gördü”1 buyurur. Sonra buyurdu: “Ben size bir şey söylemediğim sürece bana bir şey sormayınız. Sizden önceki milletler çok soru sordukları ve peygamberlerine muhalefet ettikleri için helâk oldular. Size bir şey emredersem gücünüz yettiği kadar onu yerine getiriniz. Bir şeyi yasakladığım zaman da onu kesinlikle terk edin”2 buyurdular.
Hz. Ali’nin (ra) rivayetine göre, “Ona varmaya gücü yeten kimsenin Kâbe’yi tavaf etmesi, Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır”3 âyeti nazil olunca Peygamberimiz (asm) hutbe okudu ve “Ey insanlar, hac üzerinize farz kılınmıştır” dedi. Esedoğullarından Ukkaşe b. Mihsan (ra) ve Süraka b. Malik (ra) “Her sene mi ya Resûlallah?” dediler. Peygamberimiz (sav) cevap vermedi. Soruyu üç defa tekrar ettiler. Bunun üzerine “Hayır! Ama ‘Evet’ demeyeceğimden nasıl emin oldunuz? Şayet ‘Evet!’ demiş olsaydım bu size vacip olurdu. O zaman buna güç yetiremezdiniz”4 buyurdular.
Allah’a ve Resûlü’ne iman eden birine “Bu Allah’ın emri ve resûlünün sünnetidir” denildiği zaman onu kabul etmek ve ona uymak vaciptir. İtiraz etmek, şeriata ve sahib-i şeriata itiraz etmek ve kabul etmemek anlamına gelir ki bu bir mü’mine asla yakışmaz. İmanın gereği “Semi’nâ ve eta’nâ”5 diyerek kabul etmektir.
“Nitekim Mûsâ (as) kavmine ‘Allah, size bir sığır kesmenizi emrediyor’ demişti. Onlar da, ‘Sen bizimle eğleniyor musun?’ demişlerdi. Mûsâ, ‘Kendini bilmez cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım’ demişti. ‘Bizim için Rabbine duâ et de onun nasıl bir sığır olduğunu bize açıklasın’ dediler. Mûsâ şöyle dedi: ‘Rabbim diyor ki: O, ne yaşlı, ne körpe, ikisi arası bir sığırdır. Haydi, emrolunduğunuz işi yapın.’ Onlar, ‘Bizim için Rabbine duâ et de, rengi neymiş, açıklasın’ dediler. Mûsâ şöyle dedi: ‘Rabbim diyor ki, o, sapsarı; rengi, bakanların içini açan bir sığırdır’ dedi. ‘Bizim için Rabbine duâ et de, onun nasıl bir sığır olduğunu bize açıklasın. Çünkü sığırlar, bizce, birbirlerine benzemektedir. Ama Allah dilerse elbet buluruz’ dediler. Mûsâ (as) şöyle dedi: ‘Rabbim diyor ki; o, çift sürmek, ekin sulamak için boyunduruğa vurulmamış, kusursuz, hiç alacası olmayan bir sığırdır.’ Onlar, ‘İşte, şimdi tam doğrusunu bildirdin’ dediler. Nihayet o sığırı kestiler. Neredeyse bunu yapmayacaklardı.”6
Burada görüldüğü gibi yüce Allah’ın emrine itiraz edilmeden bu iş yapılmış olsaydı bir inek kesip kurtulacaklardı. Ama onlar sordukça yüce Allah zorlaştırdı. Bunun için Peygamberimiz (asm) fazla soru sormayı yasaklamıştır. Yüce Allah da “Ey iman edenler! Açıklandığı zaman size sıkıntı verecek şeylere dair soru sormayın ve başınıza iş açmayın. Kur’ân inzal edildikçe size gerekli olanlar açıklanır. Sizden istenmeyen hususlar sizin için bağışlanmıştır. Allah çok affedici ve çok halîmdir. Sizden önceki bir toplum çok sormuş, sonra da verilen hükme uymayarak ve kabul etmeyerek inkâr edenlerden olmuşlardı” buyurarak buna işaret etmiştir.
Dipnotlar:
1- Buhari, İsti’zan, 35; Müslim, İman, 143; Ebu Davut, Vesaya, 10
2- Müslim, İlim, 2; Müsned-i Ahmed, 1:401; 2.467
3- Âl-i İmran, 3:97
4- Buhari, İsti’zan, 35
5- Bakara, 2:285
6- Bakara, 2: 67–71
|
|
M. Ali KAYA
04.10.2007
|
|
|
Sümsük kuşları
Allah, yarattığı tüm canlılara birbirinden farklı özellikler vermiştir. Örneğin sadece kuşların arasında bile binlerce farklı çeşitte üreme, yuva yapma, avlanma ve beslenme şekilleri vardır.
Bu şekillerden tek bir tanesini incelemek bile Allah’ın sınırsız gücünü görmek için yeterli olacaktır. Dünyada çok sayıdaki kuş çeşidinden Sümsük kuşlarını ele alalım. Sümsük kuşları öncelikle çok iyi birer dalıcıdır.
Kanatlarını çırparak ya da süzülerek uçtukları 30 metre kadar yükseklikten gözlerine kestirdikleri balıkları avlamak için kanatlarını kapatır, ok gibi dimdik suya dalar. Ilıman ve sıcak bölgelerde yaşayan bu kuşlar, zamanlarını büyük ölçüde denizlerde geçirir, kıyılarda ya da adalarda koloniler halinde ürerler.
Kolonideki yuvalar, deniz yosunları ve çamurdan yapılmıştır. Kuzey yarı kürede yaşayan Sümsük kuşları bir, Güney yarı kürede yaşayanlarsa iki tane yumurta bırakırlar. İki aylık olduklarında erişkinler tarafından yalnız bırakılan yavrular, açlık hissiyle av bulmaya çıkar ve çoğu kez yuvalarından çıktıklarında hemen uçmaya başlarlar.
|
|
Hazırlayan: Fatih KAYNAR
04.10.2007
|
|
|
Rehber Şahsiyetler
Cüneyd-i Bağdâdî (?-909)
Peygamber Efendimizi tanımanın muhtelif yolları mevcuttur. Bu yollardan bir tanesi de onun yolundan giden âlim ve din adamları hakkında bilgi sahibi olmaktır. O saadet güneşi ki, bütün asırları aydınlatması hasebiyle ondan sonra gelenler, kendisinden aldıkları feyizle bizler için üzerinde durmaya değer birer kaynak vazifesi görmektedirler. Muhtelif asırlarda gelen, “Ebu Hanife, Şafiî, Ebu Yezid, Cüneyd-i Bağdadî, Abdülkadir-i Geylânî, İmam-ı Gazalî, Muhyiddin-i Arabî, Ebu Hasen-i Şazelî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbanî (radiyallahü anhüm ecmaîn) gibi binlerce nuranî ziyadar yıldızlar ayrılıp âlem-i beşeri” (Mesnevî-i Nuriye, s. 28.) nurlandırmışlardır. Bu yıldızlar, peşlerine takılanların hidayetine vesile olmak için gayret sarf etmişlerdir. Bunlardan birisi de Cüneyd-i Bağdadî’dir.
Cüneyd-i Bağdadî, Nihavend asıllı bir ailenin çocuğu olup, Bağdat’ta doğdu. Eğitime küçük yaşlarda başladı. Bölgenin ünlü âlimlerinden fıkıh ve hadis olmak üzere muhtelif dersler aldı. Bağdâdî’ye, ünlü âlimlerden hocası ve aynı zamanda dayısı olan Seri es-Sakati önce şer’î ilimleri öğrenmesini daha sonra sûfiliğe yönelmesini tavsiye etti. Bağdâdî, daha yirmi yaşında iken fıkıh ilminde fetvâ verecek seviyeye yükseldi. Mütevazı kişiliğinden dolayı “Hal ile ilmi, Cüneyd kadar mükemmel bir şekilde kendisinde birleştiren başka bir sûfinin görülmediği” yorumları yapılmıştır.
Hocasından, halkı irşad etme iznini aldığı halde bu görev için kendisini yeterli görmediğinden tereddüt etti. Ancak, rüyasında Peygamber Efendimizi (asm) gördükten sonra irşad faaliyetine başladı.
İrşad mevzusundaki fevkalâde istidadından dolayı, zamanın mutasavvufları tarafından “seyyidü’l-tâife“ olarak tanındı. Cüneyd-i Bağdâdî, kelâm konusunda ve özellikle de Cenâb-ı Hakkın sıfatları hakkında çok hassastır. Allah’ı, eksik sıfatlardan tenzih ettiklerini beyan edenlere karşı, “Kendisinde eksiklik bulunmayan Yüce Allah’ı eksiklikten ve kusurdan tenzih etmek aslında kusurdur” cevabıyla mukabelede bulunurdu.
Son nefesine kadar dinî vecibelerini yerine getirmede hassas davrandı. Hastalığının en şiddetli anlarında bile namazı aksatmadan ve oturarak kılardı. Namazın, hastalık halinde, oturarak kılınmasına cevaz verilmesini bir nimet olarak ifade ederdi. Dinlenmesini tavsiye edenlere, namaza durarak istirahat ettiğini söylerdi. Çünkü, namaz sayesinde insanın manevî lâtifeleri gıdalanır, kalp ve ruh huzura kavuşur.
Bağdâdî, zikir ile meşgul olduğu bir esnada ebedî âleme göçtü (909-H. 297). Cenaze namazı büyük bir kalabalığın iştirakıyla ifa edildi. Bağdat’ın Şünuziye Mezarlığına, dayısı ve hocası Seri’nin yanına defnedildi.
|
|
Araştırma Merkezi
04.10.2007
|
|
|
Yakarış
Ey büyüklerin Büyüğü Olan Allah’ım! Seni her türlü küçüklükten ve kusurlu olmaktan tenzih ederim! Ey kerem Sahibi Kayyûm olan Allah’ım! Seni her türlü cimrilikten ve noksandan tenzih ederim! Ey insanları öldükten sonra dirilten Allah’ım! Seni her türlü zafiyetten tenzih ederim! Ey tüm mülklere, tüm zenginliklere ve tüm varlıklara Vâris olan Allah’ım! Seni her türlü yoksulluktan tenzih ederim! Ey eşsiz ve nihâyetsiz güç ve kudret Sahibi Olan Allah’ım! Seni her türlü acziyetten tenzih ederim! Bizi Kur’ân’a şakirt kıl! Bizi Kur’ân’a talebe kıl! Bizi Kur’ân’a pervane kıl! Kur’ân’ı doğru anlamamız için bize kolaylıklar ihsan eyle! Bizi Kur’ân’ın doğru yorumlarına ulaştır! Bizi sünnet-i seniyeye ulaştır! Bizi hakka ulaştır! Bizi hakka ulaştırdıktan sonra ayağımızı kaydırma! Âmîn.
|
|
Süleyman KÖSMENE
04.10.2007
|
|
|
|