Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 04 Ekim 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Röportaj

Naciye KAYNAK

Burjuvalaşma ANAP’la başladı AKP ile sürüyor

Geçen haftaların gündemini Hayrunnisa Gül’ün başörtüsü, yeni anayasa taslağında üniversitelerde kıyafet serbestliği getirilmesi, mahalle baskısı, Türkiye’nin Malezyalılaşacağı konuları oluşturdu hepinizin bildiği gibi. Özellikle bazı medya mensupları bu konuda halkı aydınlatmak(!) için hayli çaba sarfetti. Biz de bu konuları Sosyolog Alev Erkilet ile konuştuk. Dr. Erkilet, bir zamanların İslâmcılarının da kapitalist dünya sistemine muhalefetten, oyunun kurallarını benimseyen, Türkiye’ye verilen rolleri oynayan öznelere dönüştüğünü ifade ediyor.

*Zaman zaman Türkiye’nin İran’a benzeyeceği endişeleri dile getiriliyor. Son günlerde de Malezya’ya dönüşeceği epey tartışma konusu oldu. Sosyolog Sencer Ayata ise Türkiye-Dubai arasında benzerlikler olduğuna dikkat çekmiş. Bütün bu ülkelere benzeme, dönüşme iddialarını siz nasıl buluyorsunuz?

İran’a, Cezayir ya da Malezya’ya benzeyeceğiz endişeleri yahut “kartopu gibi büyüyorlar” şeklindeki değerlendirmeler, katlanarak çoğalan, yuvarlanarak genişleyen bir gövdenin kendilerini de içine katıp götüreceğine ilişkin kaygılar en genel anlamda irtica korkusu denilen şeyin farklı tezahürlerinden ibaret gibi görünüyor. Dolayısıyla ben bu bağlamları tek başlık altında ele almak istiyorum. İran devriminden bu yana dünyanın kapitalist dünya-sistem merkezinde yapılanmış bütün Müslüman coğrafyalarında benzer kaygıların harekete geçirildiği bilinmektedir. O zamandan bu yana farklı toplumsal yapıların, farklı mezhebi eğilimlerin, farklı tarihsel tecrübelerin yaşandığı ülkelerde İslâmın ister istemez bu farklılıkları yansıtan biçimlerde dışlaşacağını vurguladık. İslâmileşme sürecinin bütün İslâm coğrafyalarında gözlenen bir eğilim olmasına karşılık, bunun tezahürlerinin İran’da farklı, Cezayir’de farklı, Malezya’da farklı olması kaçınılmazdır, bu itibarla irtica korkusu denilen şeyden doğan bu tehditvarî açıklamaların sosyolojik bakımdan hiçbir geçerliliği yoktur. Ancak, Sencer Ayata’nın Dubai benzetmesini farklı bir bağlamda ve simgesel bir gönderme olarak okumak gerekir. Şu anlamda, Dubaileşme, İslâmcı hareketlerden yahut partilerden doğan oluşumların zaman içinde geçirdiği burjuvalaşma sürecine işaret etmek için kullanılan bir benzetme. Bu süreç Türkiye’de Özal ile başlamış olup AKP ile tam ve kâmil haline ulaşmış bulunmaktadır. Yastık altındaki paraların sanayiye aktarıldığı, İslâmcıların Türkiye siyasetinde aktif roller almaya başladığı bu süreçte, 1980’lerin dinamik, iddia sahibi, muhalif oluşumları giderek; ‘oyunun kurallarını benimsemiş’ siyaset yapıcılar haline gelmişler ve bu anlamda kapitalist dünya-sisteme muhalefetten onun toplumsal işbölümü içinde Türkiye’ye verilmiş rolleri oynayan öznelere dönüşmüşlerdir. Burjuvalaşmışlardır. Dubaileşme, bence bu tür bir sürece gönderme yapan bir adlandırmadır; korku üretmekten ziyade süreci analitik olarak çözümlemeye yönelik bir girişimdir ve yerindedir. Dahası, bu açıdan analiz edildiğinde sürekli gündemde tutulan irtica korkusunun anlamsızlığı da ortaya çıkıyor. Çünkü söz konusu süreç dini bir yoğunlaşmaya değil, kapitalist dünya-sisteme kendi tarzında bir eklemlenmeye işaret ediyor.

*Sizin de değindiğiniz gibi başörtülülerin kartopu gibi büyüdüğünü ifade edenler var. Fakat birçoğunun tesettürlü olduğunu söylemek bile çok zor. Dolayısıyla böyle bir çoğalma dindarlar açısından ‘olumludur’ denilebilir mi?

Başörtülülerin “kartopu gibi büyüdükleri” yönündeki değerlendirmelere gelince, elimizde bu tür bir sayısal artışa ilişkin somut veriler olduğunu düşünmüyorum. Kaldı ki, başörtüsünün niceliğindeki artıştan çok daha önemlisi onun ele alınış biçimindeki farklılaşmadır. Örneğin 1980’lerdeki başörtüsü mücadelesi ile bugün kartopu gibi büyüdüğü söylenen başörtülü kitle arasında ciddi bir eylemlilik farklı olduğunu söylemek mümkün. 1980’lerde ciddi bir hak arama mücadelesi söz konusuydu. O örtü burjuva yaşam tarzına karşı İslâmî hayat tarzının vurgulanması yönünde bir kararlılık içeriyordu. Bu açıdan bakıldığında “eylemlilik” ve “direniş” ile örtüşmüştü. Bugünkü kuşaklar ise genelde daha az eylemli bir kitle oluşturuyorlar. İslâmî kesimde yaşanan burjuvalaşma süreci başörtüsünü de anti-kapitalist ve anti-emperyalist vurgusundan uzaklaştırmış; sivil toplum tartışmaları ile başlayan liberal söylemin tartışma alanına çekmiştir. Bu önemli bir değişimdir. Sonuçlarını henüz göremediğimiz bir süreç bu. Ama ne olursa olsun, başörtüsü, başörtülüler açısından yaşamsal hak ihlallerine yol açmaya devam ettiği sürece, şu ya da bu biçimde bir kadın hareketinin konusu olmaya devam edecektir.

*Müslümanların burjuvalaştığından bahsettiniz. Taha Akyol da bir yazısında, “Modernleşmenin etnik milliyetçiliği çözemediği”ni ifade ediyor. Modernleşme sürecinde din konusunda başarılı olundu, milliyetçiliği tehdit unsuru olmaktan çıkarma konusunda sınıfta kalındı diyebilir miyiz öyleyse?

Modernleşme zaten ulusal ya da etnik milliyetçilik biçimlerinden ziyade dini yönelimlerin çözülmesini hedefleyen bir “aydınlanma projesidir”. Milliyetçiliğin üzerinden sürdürüldüğü zemin, kökenler, kimlikler zeminidir. Modernleşme bunları çözmek değil tam tersine icat etmek, doğurmak üzere var edilmiştir. Önceden var olmayan kimlikler modernleşme sürecinde ortaya çıkmış; tüm İslâm toplumları İslâm öncesi köklerinin ayırdına bu süreçte varmışlardır. Modernleşmenin ana hedefi geleneksel tarihsel imparatorlukların dayandığı dinsel arka planın ortadan kaldırılmasıdır. Dolayısıyla modernleşme ile milliyetçilik arasında ters değil, doğru bir orantı mevcuttur. Bu açıdan bakıldığında, modernleşmenin Türk ya da Kürt kimliklerini çözmesi zaten beklenemezdi. Onlar modernleşmenin çocuğudurlar. Ama küresel ölçekte ele alındığında, modernleşmenin dinsel gerileme beklentisinin de gerçekleşmediği söylenebilir. Az önce zikrettiğiniz İran, Cezayir, Malezya örnekleri tam da bu sürecin ortaya çıkardığı karşıt güçlerin hareketliliğine işaret etmektedir.

*Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığından itibaren Hayrünnisa Gül’ün başörtüsü tartışıldı. Kıbrıs gezisinde Hayrunnisa Hanım’a ayrı bir program uygulandı. Bütün bu tartışma ve farklı uygulamalar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hayrunnisa Hanımın başörtüsü üzerinden sürdürülen tartışmalar öncelikle başörtüsü dolayımıyla eşini baskılamaya dönük girişimin bir parçasıdır diye düşünüyorum. Bu açıdan bakıldığında, asıl mesele başörtüsünün kendisi değil, ona atfedilerek geliştirilen söylemin, “siyasal İslâm”a karşı kullanım değeridir. Elbette bu sürecin sadece bir yönü. Ve aslında gerçek olmayan bir siyasal İslâm tehdidinin karşılanma yollarından biri. Ama asıl önemli olan başörtülü kadınları reşit, akıl baliğ, kendi hayatı hakkında karar verme ve onu uygulama iradesine sahip bireyler olarak görmeme konusundaki ısrarlılıktır. Bu husus birey olarak kadınların kendilerine yöneltilmiş açık bir dışlamanın tezahürü olarak karşımıza çıkıyor. Baskılama, dışlama, yok sayma gibi yollarla –örneğin protokol tartışmaları- ortaya çıkan bu tavır alışlar Hayrünnisa Hanımın kendisine değil onun şahsında başörtülü kadın olgusuna yöneltilmiştir ve bütün kadınların bu cinsiyetçi tutuma tepki göstermesi gerekir.

*Anayasa tartışmaları başörtüsü konusuyla başladı. Bunu iyi niyetli bir girişim olarak görebiliyor musunuz?

1982 Anayasası bir darbe anayasasıdır. Bu anayasanın değiştirilmesi bir zorunluluk ve tartışılmaz bir gerekliliktir. 1980’den bu yana özgürlükleri kısıtlayan bu anayasanın değiştirilme koşullarının oluşmuş olması, özgürlük alanlarının genişletilebilmesi bakımından tarihi bir fırsattır. Türkiye yıllar sonra ilk kez darbe anayasasından kurtulma şansına kavuşmuşken, bunun mutlulukla kutlanması ve farklı düşünsel alternatiflerle beslenmesi gerekirken tüm anayasa tartışmalarının başörtüsüne indirgenmesi bana bir “hedef saptırma” gibi geliyor. İki bakımdan. Bir, ortadaki asıl mesele darbe ile özgürlükler arasındaki temel çelişkilerin ortadan kaldırılmasıdır ve bunun üstü örtülmek istenmektedir. İki, başörtüsü meselesi de bazılarının iddia ettiği gibi bir ‘mahalle baskısı’ meselesi olmayıp tam anlamıyla kadın özgürlüğü mücadelesinin kalbinde yer almaktadır. Bu itibarla, Anayasa tartışmalarının, başörtüsü ile ilgili dar bir alana indirgenmek istenmesine karşıyım ve bunu açık bir hedef saptırma olarak görüyorum.

*Yeni Anayasa taslağında “kadın-erkek eşittir” ilkesinde yapılan değişiklikler bazı kadın STK temsilcilerinin tepkisini çekti. Tartışmaya konu olan maddede kadınlar, çocuklar ve engelliler gibi özel surette korunmayı gerektiren kesimler arasında sayılıyordu. Bu maddeye yönelik eleştirileri haklı buluyor musunuz?

Evet, Anayasa taslağında “kadın-erkek eşitliği” yerine kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve engelliler gibi özel surette korunmayı gerektiren kesimler için alınan tedbirler, eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz” ifadesinin yer alması kamuoyunda ciddi bir rahatsızlığa yol açtı. Benim şahsi kanaatim de, kadınların çeşitli zaafiyet ve yetersizlik durumları ile aynı kategoride ele alınmasının doğru olmadığı yönünde. Mesele deminki başörtüsü tartışmasına gönderme yapılarak daha iyi anlaşılabilir. Biz demin başörtülü kadınları reşit olmayan, kendi hayatları hakkında karar alıp uygulayamayan kişiler olarak gören bakış açısına karşı çıktık. Demek ki, kadını, çocuklar, yaşlılar ya da engelliler gibi belirli melekelerini yitirmiş yahut hiç kazanamamış kategoriler çerçevesinde ele almaya da karşı çıkmak durumundayız. Kadının korunma durumları yukarıda sayılan kategorilerin korunmasını gerektiren durumlardan ziyadesiyle farklıdır. Bu sebeple mesele farklı bir boyutta ele alınmalı ve daha detaylı bir şekilde tartışılmalıdır.

Naciye KAYNAK

04.10.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Röportaj

  (01.10.2007) - Kemalizm Türkiye'yi parçalar

  (24.09.2007) - Militan aydınlar, demokrasiyi tıkıyor

  (23.09.2007) - En büyük kalp düşmanı sigaradır

  (17.09.2007) - Kemalizm, devlet koruması olmadan yaşayamaz mı?

  (10.09.2007) - Rejim, kendisini tasfiye ediyor

  (03.09.2007) - Fehmi Koru: Gül, tarizlere aldırmaz

  (01.09.2007) - Tanıtım ve Pazarlama Müdürü Recep Taşçı: Radyo ve tv’lerde Kur’ân-ı Kerim hediye edeceğiz

  (27.08.2007) - Protokolde görünmek başörtüsüne yaramadı

  (22.08.2007) - Ramazan'a Kur'ân'lı merhaba

  (20.08.2007) - Tezkereciler AKP’ye yakınlaşıyor

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri