|
Yalnızlık üzerine düşünceler…
Yalnızlık sözcüğünün temel anlamına baktığımız zaman: Bir başına, tek başına, münferit gibi mânâlar çıkar karşımıza. Bir teklik söz konusudur. Ama “yalnız” sözcüğü tek mânâda değildir, yalnızlıkların tümünü ifade eder... “Yalnız” da çoktur.
Birçok zıtlığı içinde barındıran bir varlığız... Şahsımızı düşündüğümüzde hem çok yalnız görebiliriz kendimizi, hem de hiç yalnız olmadığımız kanaatine varabiliriz.
Dünyaya ilk gelişimize bir bakar isek; doğduğumuzda etrafımızda birçok insan vardır. Bizi seven ve bağrına basan birçok insan. Ama biz o insanların farkında değilizdir. Onların farkında olmadığımızdan, onların bizi sevmek adına yaptıkları da bizim için bir anlam ifade etmez... Biz kendi dünyamızda tekizdir. Öyleyse hem çok, hem yalnızızdır.
Acı çekerken, mutluluklarımızda heyecanlarımızı tek başımıza yaşarız. Şöyle ki; o duyguyu tam anlamıyla biz hissederiz. Yanımızda o duyguları bizimle paylaşan insanlar vardır. Ama sadece paylaşırlar. Bizim halimizle yaşayamazlar. Paylaşılması yönüyle çoğuzdur. Fakat o hali sadece biz yaşadığımız için yalnızızdır. Hem yalnız, hem çoğuz.
Halk arasında “Yalnızlık Allah’a mahsus” diye bir deyiş vardır. Bu sözlerle kimsenin yalnız olamayacağı vurgulanır. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de “Sizleri çift olarak yarattık” buyrulmaktadır. Çift olarak yaratılmışızdır, fakat birbirinden çok farklı bir çiftizdir. Farklı özelliklerimiz vardır çiftimizden... Yalnız kendimize özgüyüzdür. Yine yalnız ama bütünüz..
Bunun yanında sosyal bir varlık olarak yaratılmışız. Diğer insanlara bir nevi muhtacız. Ki böyle yaratılmışız ki onlara katlanabilelim ya da muhabbet edebilelim. Başka insanlarla her an iç içe yaşamaya uygun olarak programlanmışız. Tek başımıza dağda yaşama olanağımız pek yok. Çünkü bizim yaratılışımız tek başına hayatını idame ettirebilecek bir hayvan gibi değil. Mesela tırtıl, bir yaprağa muhtaç belki. Halbuki biz nelere muhtaç değiliz ki? Hadi maddi ihtiyaçlarımızı geçtik. Bizim bir de insan olmamız hasebiyle manevi ihtiyaçlarımız var. O ihtiyaçlar ise Allah Teala’nın insanlara taktığı duygular ve kabiliyetler ile giderilebilinir. Meselâ kalp takılmıştır bize. İçine de muhabbet konulmuştur. İnsanlara konulan bu hassa ile muhabbet ihtiyacımız karşılanır.
Dağ başına çıkıp tek başına yaşanamayacağından bahsettik, toplum içinde de insanları kalbimizin dışına iterek de yaşayamayız. İnsanları kalbimizin kapısına koyduğumuzda, bilmeliyiz ki biz de onların kalbinin kapısına terk ediliriz. Hiç kimseyi sevmeden, hiç kimseden sevgi bekleyemeyiz çünkü. Merhamet etmeden merhamet, saygı göstermeden saygı bekleyemeyiz. Ki sadece onları sevmediğimizi, istemediğimizi söyleyerek, kalbimizden çıkarmamız da mümkün değil. Çünkü sevmediğimiz halde saygı gösterebiliyor, yardım edebiliyorsak, demek ki kalbimizde bir yerlere tutunmuş o insanlar. Kin de duysak fark etmez. Kin de bir duygudur sonuçta. Ve olmayan kişiye kin duyulmaz. Kalbimizde bir yerlerde ve bir şekilde vardır insanlar. Sevmek ya da nefret etmekle çoğalabiliriz demek ki. Madden yalnız da olsak, güzel ya da kötü duygularla mânen çoğuzdur.
İnsan yalnız başına hayat yükünü kaldırabilir mi peki? Hayat yükü ağır bir yüktür. En güçlüyüm diyen bir insan bile, tek başına, her şey ile mücadele edemez. Çünkü mahiyeti itibariyle insan aciz ve zayıf yaratılmıştır. Herhangi bir insan bu yükü kaldırabileceğini, çünkü kuvvetini Allah Teâlâ’dan aldığını söylese de, bu düşünce eksik bir düşüncedir. Çünkü Allah Teâlâ her şeyi bir hikmet üzerine bina eder. Sebepler silsilesi ile işler meydana gelir. Vesileler verir işlere. Rabbine dayanıp her şeyi tek başına göğüsleyeceğini düşünen insana da yine insanlarla yardım gönderileceği açıktır. Ki Peygamber Efendimizi (asm) düşündüğümüzde de, ona da yardım, insanlar yoluyla gönderilmişti. Peygamber Efendimiz “Ben tek başıma bu işi başarırım, kimse yaklaşmasın yanıma” gibi bir tavır sergilemedi. Ki Allah’ın en sevgilisiydi o ve isteseydi dağlar dize gelirdi. Öyleyse dayandığımız kuvvet yönüyle tekiz. Sadece Allah’a dayanıyoruz. Fakat yardımların gelmesi yönüyle, vesilelerle, çoğuz.
Bir yalnızlık türü daha var ki, en sevimli yalnızlık türü bu olsa gerek. Her hangi bir yerde tek başına kalıp kendini dinlemek. Hayal dünyana dalmak. İçinde olup bitenlere şöyle bir göz atmak.. İçinde ne var ise bastırmadan geçiştirmeden doyasıya yaşamak. Bu her gün yapılması gereken yalnızlık türüdür? Kendini bulabilmek için yalnız kalmalı insan. Kabiliyetlerimiz, duygularımız, hayallerimiz yönüyle çoğuz. Mahiyetçe çoğuz. Bunlara ulaşmak içinse yalnız kalmalıyız. Çoğu keşfetmek adına yalnızız.
|
|
Filiz GENÇ
06.10.2007
|
|
|
Kat karşılığı
Yenilmişti… O da diğerleri gibi modernleşen şehre uymuş ve pes etmişti artık betonlara direnmeye. Onca apartmanın arasında tek kalmış ve özünden hiçbir şey kaybetmemiş müstakil bir evdi. Onunla ilk tanışmam geçen yılın Nisan ayında olmuştu. Betonlaşmış şehirlerde baharın geldiğini bile anlayamadığımızı düşünürken karşıma çıkmıştı o ev. O an olduğum yere çakılmıştım sanki, nasıl olmuştu da daha önce o evi fark etmediğimi anlayamamıştım. Bir bahçe dolusu sarı lâleyle ve her şeyiyle o ev bana o kadar yakındı ki. Lâle ki baharın müjdecisi, tasavvufta Cenab-ı Hakkın birliğinin simgesi, solarken bile dimdik solan özel bir çiçek benim için. Mânâsını öğrenmemle her şeyim olmuştu lale o günden sonra. İşte o evde müptelası olduğum çiçeğin motifleriyle süslenmiş ve hırcınca yükselen apartmanlara aldırmayan bir evdi. Artık her gün bir bahaneyle evden çıkar ve biraz da yolumu uzatıp o evin önünden geçerdim. Benim için anlamı çok büyüktü o evin. Tüm sıkıntılarımı kalp sancılarımı o evin önüne gelince unutur, bambaşka bir dünyaya adım atardım umutla ve neşeyle dolu.
Havalar biraz daha ısınınca o evin sakinleri de gelmişlerdi. Kışları oğullarının yanında, yazları da o müstakil evde geçiren iki ihtiyar. Onlarla tanımsam bu eve olan sevgimi kat be kat artırmıştı adeta. O kadar hoş insanlardı ki elleri tespihli, beş vakit namazında ağızları her daim hayır dualı iki güzel ihtiyar. Ara sıra onlarla sohbet etmeye gider çaylarını içer, dualarını ve umutlarımı heybeme yükleyerek ayrılırdım yanlarından hiç istemeyerek.
Bu ayrılıklar yerini uzun kış ayrılıklarına bıraktı. İhtiyarlar yine oğullarının yanlarına gittiler evlerini bana emanet ederek. Kış boyunca karların eriyip lalelerin yeniden filizlenmesini bekledim. Bin bir heyecanla beklediğim bahar gelmişti saksımdaki lâle filizlenmişti, ama o bahçeye halen bahar gelmemişti sanki. Lâleler halen toprak altındaydı. Zaten ihtiyarlarda uğramıyorlardı evlerine. Havalar ısındı bahar geldi geçti ama o ihtiyarlar o yaz evlerine gelmediler. Daha sonraları öğrendim ki amca hakkın rahmetine kavuşmuş teyzemde hasretine dayanamayıp hemen ardından sevdiğinin yanına gitmişti. Çocukları da o evle hiç ilgilenmemişlerdi.
Ve şimdi… O müstakil evin ve bahçenin kaderi de diğerleri gibi oldu. Sahibinin ölümünden sonra da açık kalacak bir amel defteri olarak toprağa armağan edilmiş lâle tarhıydı. Gün geçti. Kat karşılığı müteahhide verildi. Lâle tarhı talan edildi, ev yıkıldı benim umutlarım gibi. Şu aralar avare gibi dolaşıyorum. Mezarlarını bilmediğim ihtiyarlara evin ve lâlelerin naaşsının bulunduğu yerde duâ ediyorum. Lâlelerin seslerini işitiyorum O lâlelerin naaşsını yürek kabristanıma kaldırarak o ihtiyarlara diyorum ki ”Affedin beni emanetinize iyi bakamadım.”
|
|
Muhammed Yusuf DEMİRCİ
06.10.2007
|
|
|
Farklı insanlar, farklı karakterler, farklı soru(n)lar…
İnsanları anlamak ne kadar da zor…
Düşünceleri, istekleri, hayalleri, fıtratları, mizaçları gibi nede çok farklılıkları var değil mi?
Her insan ayrı bir âlem adeta…
Bu insanları anlamakta/anlamlandırmakta bizi zora sokan ne acaba?
Gayelerine, dâvâlarına olan bağlılıklar mı?
Yoksa nefis ve şeytanın bir desisesi mi bu?
Kimi sineğin vızıltısına kulaklarını tıkarken kimi gürültüye mikrofon tutar…
Kimi de “gaye”de olanların yanına gayesi ile yürür “dâvâ”sı uğruna “hakikatin gür sesine” koşar…
Yaşantıları da farklı bu insanların…
Kimi sünnetin gerektirdiği ölçüde saçını uzatır, yüzük takar, bıyık bırakırken, kimi sünnete aykırı hareketlerle hâlâ kendini bulamamıştır…
Farklı fikirlerin, farklı karakterlerin aynı ortamda bulunup kardeşlik mefhumuyla birlik ve beraberlik içerisinde olmaları ne kadar da farklı, ne kadar da önemli değil mi?
Yoksa güçlünün zayıfı, zenginin fakiri, âlimin cahili ezdiği bir ortamın oluşması mı daha önemli?
Bilgiyi parayla satmak mı önemli?
Yoksa parayı bilgi karşılığında vermek mi?
Kabiliyetli kişilerin istidatlarını inkişaf etmesine uygun bir zemin hazırlamak mı önemli?
Yoksa istidat edecek inkişafları bastırıp, kişiye yeni mekân ve zamanda farklı sorumluluklar yükleyip isteğimize göre kişiyi eğitmek mi daha önemli?
“Gaye”sine yürümek isteyenlerin önünü mü tıkamalı?
Yoksa o kapıyı kapatıp, kişiyi mecburiyetle farklı gayelere sevk eden yeni kapılar mı açmalı?
Tek bir “gaye”si mi olmalı kişinin, yoksa birden fazla mı?
Farklı insanlar ve karakterler olduğu müddetçe farklı fikirler, farklı kişiler tarafından kabul edilir mi sizce?
Bu söylediklerim veya söylemek istediklerim (siz) farklı insanlar tarafından kabul edilir mi acaba?
Yoksa “farklı” olmak kötü haslet mi acaba?
Bilmem benimle hemfikir misiniz ama ben de farklı bir insan karakterindeyim…
Sizler de…
Dolayısıyla beni de anlamak zor…
Sizi de…
|
|
Özkan ERDEM
06.10.2007
|