Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 06 Ekim 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 


S. Bahattin YAŞAR

“I’m muslim don’t panic’



Dikkat, imtihandasınız!

Başınıza her şey gelmiş olabilir. Tarifi imkânsız hadiseler içerisinde olabilirsiz. Sizin başınıza gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiş olabilir.

Olsun, panik yok.

Her şey kontrolde.

Kontrol dışında hiç bir şey yok.

Gelen her şey, adrese geliyor. Nimetler de musibetler de adrese.

Adresini şaşırmış bir gelişe rastlanmış değildir.

Hastalık adresedir.

Keder adresedir.

Acı adresedir.

Bela ve musibetler adresedir.

Aynı zamanda neşe kaynakları, sevinç vesileleri, elde edilen nimetler.. Hepsi adrese.

Hem de bütün olup bitenler, göndereni belli havalelerdir.

Her bir adrese gelen havale, imtihanda olunduğunun bir göstergesidir.

Her fiil, pek çok hayırlar içeriyor... Bazen apaçık, bazen de perdeli.

İnsana, O’ndan gelenin güzel olacağına inanması, yani Allah’a hüsn-ü zan etmesi düşer. Yani ‘O’nun fiillerinde hayır vardır. O her şeyin en güzelini yapar. O bizi bizden daha çok bilir ve düşünür. O’ndan gelen başım gözüm üstüne demelidir insan.

Zaten O’nun izni olmadan da hiçbir şey gelmez, gelemez.

Küre-i arz bomba olup patlasa,

şaşkınlığa gerek yok

Gerek dış dünyada (afaki daire) ve gerekse iç alemde (enfüsi daire) olup bitenler karşısında büyük şaşkınlıklar yaşamaya, paniğe kapılmaya, başa gelenlerden başkalarına şikayetçi olmaya, dert yanmaya ya da hadiseler nedeniyle hayata küsmeye, acı verene kırılmaya, kendi kendine iç yakınmalar yaşamaya hiç gerek yok.

Olup bitenler, kontrolde işlerdir.

‘Kendiliğindenlik’ diye bir şey yoktur.

‘Öylesinelik’ diye bir şey yoktur.

‘Rastlantı eseri’ diye bir şey yoktur.

‘Tesadüf eseri’ diye bir şey yoktur.

‘Sebepler böyle etti’ diye bir şey yoktur.

Mü’min inanmalıdır ki, bütün sebepleri de yaratan O’dur. Birbirine rast gelen gibi gözüken şeyleri de rast getiren O’dur.

Ne kadar iman, o kadar pozitif hayat

Madem ki her şey kontroldedir. O vakit telaşa, paniğe, tasa çekmeye, gam çekmeye, şaşkınlıklar yaşamaya, başa gelenlerden şikayetçi olmaya hiç gerek yok. Kürtçede kullanıyorlar; ‘hode heye gam tınne’ diye. Yani, Allah var, gam yok. Ne güzel değil mi?

Tabii bu da imanımızla alakalı bir durumdur. Onun için diyebiliriz ki, ne kadar imanımız varsa, o kadar hayatın pozitif yüzünü okuyabiliriz.

İmansız bir hayat, hakiki anlamda pozitif olamaz

Hikmet okumalarına, mana okumalarına cahil insan için her şey telaş sebebidir. Ona göre olup biten işler ‘öylesine’ olup bitiyordur. Her şey bir tesadüfün eseridir. Elde ettiklerini onun kendisi kazanmıştır. Onun kendisi olmasa hayat duracak gibidir. Her şey hayata onunla bağlı gibidir.

Tabii insan düşünmez ki, ağzına alıp, sadece çiğneyip yuvarladığı, nimetlerin sonrasıyla ilgili hiçbir dahli yoktur. O nimetlerin kendisiyle, organlarıyla irtibatlandırılmasında zerrece bir müdahalesi yoktur. Hangi organ hücresinin hangi gıdaya ihtiyaç duyacağı, insanla alakalı bir durum değildir. Hatta insana verilen nimetlere karşı ‘iştiha’ meyli de insanın elinde değildir. Çok güzel nimetler de bulunsa, ama iştiha nimetimiz olmazsa, o güzel nimetler anlamsız kalacaktır.

İman olmadan hayata bakıldığında, böyle bir yaşam hali, içler acısı bir hayat tarzı ortaya çıkarır. Her şeyden korkan, ürken, çekinen bir ruh hali hayatı yaşanmaz kılacaktır. Oysaki insan bedenine iskan edilen ruhun yaşayabilmesi için, öncelikle insanı idare eden şehvet, gadap ve akıl kuvvelerinin; iffet, şecaat, hikmet denilen vasat ölçü içerisinde ‘sıratımmüstekim’ de kullanılması işin formülü olmaktadır.

Aksi haldeki bütün hayat halleri insan için bir şikayet sebebi olacaktır.

Başımıza gelen hadiseler,

kaldırabileceğimiz kadardır

Allah’a iman olursa, başa gelenleri okumak daha kolay olacaktır. Onun için önce ‘mana okuma-yazma’larına ihtiyacımız bulunmaktadır. O da Kur’ânla, Kur’ân’ın tefsirleriyle mümkündür. Çünkü okunaklı yazıları olan kainat kitabı, okuyuculara ihtiyaç duymaktadır. Hadiselerin üzerinde yazılı olan açık ya da gizli mesajlar, yine mana okur yazarlarına ihtiyaç duymaktadır.

- Adamın, dört çocuğu birden trafik kazada vefat etmişler.

- Adamın, çıkan hastane tahlillerinde beş hastalık birden görülmüş.

- Adam ve eşi, gözleri görür şekilde yatıyorlar, ama sabahleyin kör bir şekilde uyanıyorlar.

- Adam, işinde ilerliyor, evini alıyor, arabasını alıyor; tam işler tıkırında olacakken, yeni aldığı arabasıyla geçirdiği trafik kazasında can veriyor.

- Adamın maddi durumu oldukça iyi, fabrika işliyor; gece uyandırıldığında ise, fabrikanın kül olduğu haberi geliyor.

Örnekler sayılamayacak kadar çok. Her bir örneğin kendine has özel durumları var.

Yaşananlar karşısında telaşa gerek yok. Olan ne ise; kontroldedir.

I’m muslim don’t panic

Geçenlerde bir tv programında dikkatimi çekmişti. Tişört üzerine bu yazıyı bastırmışlardı: ‘I’m muslim. Don’t panic. “Müslümanda panik olmaz. Müslüman hadiselerden korkmaz. Müslümandan korkulmaz.” Konuyu özetler bir slogan.

Tabii ki insan tedbirli olacak. Tabii ki hadiselerin tazyikinden kurtulmak için çaba sarf edecek. Ama bilecek ki, takdir her zaman için Allah’ındır.

06.10.2007

E-Posta: syasar33@yahoo.com




Mustafa ÖZCAN

Yabancılaşanlar ve yabancılaştıranlar



Mevlânâ ile ilgili günümüzdeki en büyük pürüz, algılama problemidir. Mevlânâ bütün zıtları kendisine çeken bir iksirdir. Bununla birlikte ne kadarı gerçek manada Mevlânâ’dan nasiplenebiliyor? Meselenin biraz da bu tarafına bakmak gerekiyor. Mevlânâ ile ilgili algılama problemi sapma ve saptırma o da yabancılaşma ve yabancılaştırma problemini beraberinde getiriyor. Sözgelimi yabancıların onu İslâm havzası dışına çıkarma meselesi bir yabancılaşma olduğu gibi aynı zamanda bir yabancılaştırmadır da. Zira, bunun sonucunda ortadan bir Müslüman bu durumda Mevlânâ’ya yabancılaşıyor. Onu İslâm’ın değil de başkalarının bir malı görmeye başlıyor. Bu açıdan Mevlânâ’yı anlayıp, anlatmak; Mevlânâ’yı havzasıyla birlikte kavrayıp havzasıyla birlikte takdim etmek (etrafı erbaasıyla) büyük bir görevdir. Aksi takdirde, bilenler yarın Hak katında ve Mevlânâ nezdinde tahrifattan sorumludurlar. İkinci olarak, bilenler yine kamuoyu ve yanlış yönlendirilmesine karşı da sorumludurlar. Bu sorumluluğun gereği Mevlânâ’ya ilginin arttığı ve ilginin manüple edildiği ortamda önemli görevlerimizden birisi Mevlânâ uzmanları yetiştirmektir. Uzmanların veya bilenlerin de asli suretini ortaya koymalarıdır. Netice itibarıyla, Mevlânâ’ya ilginin Müslümanlar ve ülkemiz için hayırlara vesile olacağı muhakkaktır.

Mevlânâ’nın kozmetik madde haline getirildiğini hepimiz biliyoruz. Uzmanları da aynı dertten muzdarip. Bu hususta uyarılar ard arda geliyor. Sözgelimi, tasavvuf tarihçisi Mahmut Erol Kılıç, Mesnevi’nin tıpkı kutsal kitaplar gibi sembollerle yüklü oluğunu hatırlatıyor. Bu Mesnevi’ye manevi bir zenginlik ve derinlik katarken aynı zamanda istismarcılarına da kapı aralıyor. Derrida gibilerin kapı araladığı serbest yorumculara fırsat veriyor. Bunlar da Mevlânâ’yı olduğu gibi değil anladıkları gibi çeviriyorlar. Bu itibarla, Mevlânâ etkinlikleri çerçevesinde sadece yeni kitaplar basmakla veya Mevlevi ritüellerini ihyâ etmekle iş bitmiyor ve görev tamamlanmıyor. Hatta daha da kafa karışıklığına sebep olabilmektedir. Bunun için Mesnevi’nin mutlaka uzmanlarının nezaretinde okunması ve mütalaa edilmesi ve müzakere metodunun takip edilmesi gerekir. Mesnevi’nin bol miktarda basılması bir yönüyle iyi olmakla birlikte bir yönüyle de -anlaşılması çerçevesinde- kaygı vericidir. Mesnevi eğitim gerektiren ve bir bilenle okunması gereken bir eser. Aksi halde, Mesnevi’de geçen sembollerden çok yanlış yerlere varmak mümkün (Mesnevi: En çok satan kitaplar listesinde, Zaman Cumartesi Eki, 29 Eylül 2007).

ABD’deki gibi ülkemizde de Mesnevi bestseller haline gelmiştir. Bu bir yönüyle sevindirici bir yönüyle de mesuliyet gerektiren bir gelişmedir. Zira, Mesnevi’nin mecazı bol ve müteşabihatı var. Herkes ondan istidadı nisbetinde pay alır ve hissemend olabilir ama kamesinde ve boyunda olmayanlar onu tam anlayamazlar. Boyunda olanlar aynı kültürel havzayı istiap edenlerdir.

Bu şikayetleri yapanlardan birisi de Mevlânâ’nın 22. kuşaktan torunu Esin Çelebi Bayru Mevlânâ’nın sema anlayışının ibadetten adete indirgenerek semanın dönme haline getirilmesinden şikayetçi. Sema mevlid gibi bidat yani sonradan ihdas edilen ritüellerden olsa da yine de İslâmî bir erkan ve adabı var. Sözgelimi abdestsiz icra edilmez. Bir semazen semaya abdest almadan çıkmaz. Çıkarsa sema sema olmaktan çıkar dönme haline gelir. Birisi manevi semavatta sema yapmak ve dönmek iken diğeri boşlukta deveran etmekten farksızdır. Sema bir arınma halidir. Mevlânâ’nın meta ve kazandıran marka haline gelmesinden sonra korsan semazenler de türemiş. Elbette korsan semazenlerle birlikte sahte neyzenlerden de bahsedilebilir. Bu Mevlânâ’dan istifade etmek değil Mevlânâ hazretlerini tüketmektir. Bu itibarla, Esin Çelebi, vakıf olarak yozlaşıtırılan sema ve Mevlevî müziğini koruma altına almak ve standardize etmek için gerekli yerlere müracaatta bulunduklarını ifade ediyor. Mevlânâ hazretleri de gayb perdesinin arkasından bugünleri ve bu ahvâli görerek: “Gün gelecek, benim söylediklerim, eğlence yerlerinde tekrar edilecektir “ buyurmuşlardır (Vatan Pazar 30 Eylül 2007).

En yüksek perdeden bunu ifade edenlerden birisi de Neyzen Kudsi Erguner olmuştur ve şu ibretamiz sözler ona aittir: “Mevlânâ kalksa gelse herkesi sopayla döverdi...” Erguner de Mevlânâ’nın bir tüketim metaı haline getirilmesinden son derece rahatsız. Nedense Mevlânâ yerine Hâfızperest olan kimi tenperverler veya zenperverler Mevlânâ’yı kendilerine benzetmeye ve çalmaya çalışıyorlar. Bu gibiler için Mevlânâ ‘ben ne diyorum tanburum ne diyor’ demiştir. Erguner, Mevlânâ’nın ABD’de bazı yerlerde daha fazla makes bulmasının hiç tesadüf eseri veya masum görmüyor. Sözgelimi Kaliforniya ve Los Angeles gibi homoseksüellerin cirit attığı bölgelerde Mevlânâ’ya olan ilgili onunla ilgili yanlış tasavvurlardan kaynaklanmaktadır. Sözgelimi, Divan-ı Şems-i Tebrizi’yi, iki homoseksüelin arasında geçen (haşa sümme haşa) aşkın şiiridir diye okuyorlar. Bu bağlamda, tahrifata bir örnek olarak Erguner kendi yetiştirmelerinden Hasan Dede ismindeki zatın durumunu örnek veriyor. Ona ney ve sema öğretiyor ama kendinden menkul bir şekilde şeyhlik postuna oturduktan sonra namazı terketmeye ve reddetmeye başlıyor. Bu bir Arapça ifadeyi hatırlatıyor. “Ona atıcılğı öğrettim. Pazuları güçlenince ilk beni vurdu...”

Bu klasik bir ‘iyilik et, kötülük bul’ örneğidir. Bunun için ‘itteki şerre men ahsente ileyhi’ denilmiştir. İyilik ettiğin adamın şerrinden korkmak da griftar olunan bir imtihan çeşididir. Burada Kudsi Erguner haklı olarak tevhidle ittihadı ayırıyor ve bunlar arasındaki iltibası nazara veriyor. Hasan Dede gibiler tevhid yerine ittihada saplanarak ‘sen ben oldun, ben sen oldum’ diye hodfuruşlukla tekalif-i şer’iyye denilen dini yükümlülükleri kaldırıyorlar. Kudsi Erguner dost olmalarına rağmen Mevlânâ’nın Sadreddin Konevi ile hemmeşrep ve meşreptaş olmadığını hatırlatıyor. Demek ki Mevlânâ’nın mesleği yakıştırdıkları gibi İbni Arabi’nin ve talebesi Sadreddin Konevi’nin mesleği ve meşrebi değil. İttihad mesleğinden de çok uzak. İbni Arabi için de uzmanları ittihad mesleğinden olmadığını söylüyorlarsa da ibni Arabi de bunu işmam eden bazı müteşabihat yani benzeşik alanlar var. Ama bu konularda Mevlânâ berrak. Farsça bir şiirinde: ‘İttihad, hulûl değildir, senin yok olmandır’, buyuruyor.

(Devam edecek)

06.10.2007

E-Posta: mustafaozcan@yeniasya.com.tr




Kazım GÜLEÇYÜZ

Askerî mesajlar



Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Başbuğ’un Harbiye’deki konuşması, daha ziyade ABD’ye PKK ve Kuzey Irak uyarıları içeren yönüyle kamuoyuna yansımıştı. Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt’ın Harp Akademilerindeki dersi ise DTP’ye yönelik mesajlarıyla öne çıktı.

Aslında komutanlar anayasa ve laiklik konularını da es geçmediler, ama gündem ağırlıklı şekilde bu hususlarda yoğunlaştığı halde askerin bunlara dair mesajları geri planda bırakıldı.

Bu tavrın arkaplanında yatan sebep, söz konusu tartışmaların asker desteğiyle yürütüldüğü imajının halk nezdinde ters teptiğinin nihayet anlaşılmış olması mı, yoksa medyayı böyle davranmaya yönelten başka saikler de var mı?

Bilmiyoruz, ama özellikle laiklik tartışmalarına askeri sokma alışkanlığı, hangi mülâhaza ile olursa olsun artık terk edilmeye başlanıyorsa, bu durum demokrasi açısından hayırlı bir gelişme.

Asker için de, gereksiz yere yıpranmasına yol açan bir kısır döngüden çıkıp kurtulma fırsatı.

Bu bağlamda, Büyükanıt’ın esas itibarıyla liderlik kavramı üzerine uzun ve detaylı bir tahlil niteliğindeki dersinde Atatürk için kullandığı “O kendisinden sonraya hiçbir ‘izm’ bırakmamıştır” ifadesi dikkat çekici. Bu söz, kimi sıkı Atatürkçülerin ağızlarından düşürmedikleri, son olarak Marmara Üniversite Rektörü Necla Pur’un “Asla hak ve özgürlüklerin engeli olarak gösterilemez” iddiasında bulunduğu “Kemalizm”e askerin sahip çıkmadığı anlamına mı geliyor?

Mâlûm, Türkiye’de Atatürkçülük ve Kemalizm genelde eşanlamlı olarak kullanılıyor. Ama görünen o ki, asker Kemalizm kelimesini tercih etmiyor, onun yerine son dönemde karar kıldığı “Atatürkçü düşünce sistemi” tabirini yerleştirmeye çalışıyor.

Belki “öz”de fazla bir fark yok. Ama “söz”de de olsa böyle bir farklılaşma oldukça ilginç.

Org. Büyükanıt’ın dikkat çeken bir başka değerlendirmesi de devlet-birey bahsine ilişkindi.

Bu fasılda “Bireyi yükseltirken devleti yıpratmak ne kadar demokratik ve akılcıdır? Devlet birey için var olan bir yapı değil midir? Devleti, bireyi ezen bir kurum olarak görebilir miyiz?” şeklinde sualler sordu Genelkurmay Başkanı.

Anlaşıldığı kadarıyla, son dönemde bireyi ve haklarını öne çıkaran yaklaşım etkinliğini arttırmış olmalı ki, Türkiye’de devlet denildiğinde ilk akla gelen kurum olan ordunun en tepe noktasındaki isim, bu soruları sorma ve cevap arama ihtiyacı duyuyor. Doğrusu, önemli bir gelişme.

Komutanın gündeme getirdiği soruların doğru cevapları ise, devlet-birey ilişkisinin insanî ve âdil bir dengeye oturtulabilmesiyle verilebilir.

Türkiye’deki uygulama, ne yazık ki başından beri devleti önceleyen ve bunu yaparken birey bir yana, halkın tamamını dışlayan dayatmacı bir yaklaşımın eseri olarak oluştu ve şekillendi.

Sıkıntıların en önemli sebeplerinden biri bu.

Devlet elbette ki gerekli ve yıpranmamalı. Ama bunun yolu yine bireyi yükseltmekten, hak ve özgürlüklerin en geniş anlamda yaşanır kılınmasından geçiyor. Bireyin devlet kaynaklı baskılar sebebiyle kendisini rahat hissetmediği bir ülkede devletin de yıpranması kaçınılmaz.

Son bir not: Çok farklı şartlarda söylenmiş olan “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” sözünü bugüne taşıyarak ne yapılmak isteniyor?

06.10.2007

E-Posta: irtibat@yeniasya.com.tr




Şaban DÖĞEN

Sahabede müfritane irtibat



İslâm, mü’minlerin kardeş olduğunu bildirirken1 bunun nasıl olması gerektiğini de şu özlü ifadelerle anlatır: “Mü’minler birbirlerini sevmek, birbirlerine şefkat etmek ve iyilik yapmakta bir vücut gibidirler. O vücuddan herhangi bir organ hastalanırsa, diğer organlar da hastalığın acısını duyar, uykusuz kalır ve ateşine ortak olurlar.”2

Bu bağlılık, bu tutkunluk o halde olacaktır ki, parçaları birbirine kuvvet ve destek veren bir binadan farksız hâle geleceklerdir.3

Bu ve buna benzer hakikatler, Sahabenin dünyasında olmazsa olmazlardan olmuştu. Önlerinde Allah Resûlü (asm) gibi bir örnek ve rehberleri vardı. Onun (asm), Ensarı sıkça tek tek veya topluca ziyaret ettiğini, bu bağları kuvvetlendirdiğini biliyoruz. Ayrı ayrı Ensarın evlerine gider, ziyarette bulunur, namaz kılar, yemeklerini bile yerlerdi.

Medine’ye hicret ettiğinde Allah Resûlünün (asm), Muhacirlerle Ensarı ikişer ikişer kardeş yaptığını da biliyoruz. Bu kardeşlik o kadar güçlüydü ki, kardeşler birbirlerini görüp sohbet edebilmek için sabahı iple çekerler, görüştüklerinde de büyük bir sevgi ve coşku ile, “Görmeyeli nasılsın?” diye dertleşir, kaynaşır; hal hatır sormadan üç gün duramazlardı.4

Bir grup insan, Kufe’den Medine’ye Abdullah İbni Mes’ud’u ziyarete gelirler. Onlardan Kufe’deki kardeşleriyle görüşüp görüşmediklerini sorar. Onlar da, “Bu, bizim hiç terk etmediğimiz bir alışkanlığımız” dediklerinde, bu defa “Birbirinizi ziyaret ediyor musunuz?” diye sorar, onlar da, “Evet” diye cevap verir ve şu cümleleri eklerler: “Öyle ki birisi Müslüman kardeşini bir süre göremezse Kufe’nin bir ucundan diğer ucuna gider, görüşür, hal ve hatırını sorar” diye cevap verirler.

Bu cevap Abdullah bin Mes’ud’u o kadar sevindirir, mutlu eder ki şöyle demekten kendini alamaz: “Böyle devam ettiğiniz sürece huzur ve mutluluk içinde yaşamaya devam edersiniz.”5

Bu ziyaretler kardeşliğ; sevgi, saygı, dayanışma ve yardımlaşmayı kuvvetleştiriyor, kökleştiriyor; üzüntülerinden de, sevinçlerinden de haberdar ediyor, iki ayrı bedende tek vücut haline getiriyordu. Artık kardeşler birbirlerinin gören gözü, işiten kulağı, düşünen aklı, yürüyen ayağı, tutan eli oluyorlardı.

Bunun için de güçlüydüler. Hiçbir kuvvet sırtlarını yere getiremiyor, bütün çağların en güzel örnekleri hâline geliyorlardı.

Çağımızda da Sahabeyi model alan Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin müfritane irtibata ayrı bir önem vermesinin sırrı daha iyi anlaşılıyor değil mi?

Dipnotlar:

1- Hucurat Suresi: 10.

2- Buharî, edeb: 37; Müslim, Birr: 66.

3- Buharî, Salât: 88; Müslim, Birr: 65; Tirmizî, Birr: 18.

4- Mecmaü’z-Zevâid: 8:174.

5- Terğib, 4:144.

06.10.2007

E-Posta: sdogen99@ttnet.net.tr




Ali FERŞADOĞLU

İttifak ve dayanışma esasları



Maddî yapılarımız (yüz, göz, parmak izleri, seslerimiz, hücre, hatta saç tellerimiz) farklı. Duygu ve düşüncelerimiz, kişiliklerimiz, karakterimiz, mizaçlarımız, huylarımız, hülâsa duygularımız da farklı. Öyle ise meslek, meşrep, üslûp, metod ve hareket tarzlarımız da farklı olabilir. Bu farklılıklarımız; gruplara/cemaatlere de yansır. Dolayısıyla hizmet tarzlarımız da farklıdır.

Farklılıklar; iş-güç, fikir birliğine engel olmadığı gibi; çatışma sebebi de değildir. Daha doğrusu olmamalıdır. Gruplaşma/cemaatleşme değil; ancak, “grupçuluk-cemaatçilik” zararlı ve tehlikeli.

Meseleye bu zâviyeden baktığımızda, herhangi bir grubun (veya ona dahil olan üyenin); tekâmülü, gelişimi, inkişâfı ve verimli çalışmalar yapabilmesinin bir kısım şartları vardır. Bir kısmını şöyle maddeleştirebiliriz:

- Günümüz cemaat/grup, ekipleşme zamanı. Fert olarak dâhi de olsanız, bid’a rüzgârlarına dayanamazsınız.1 Bu, ekonomik ve siyasî meselelerde olduğu gibi ilim, fikir, dinî meseleler için de geçerli.

-Gruplaşma sosyal hayatın tabiî neticesi olduğundan; gruplararası birlik,2 yardımlaşma, dayanışma son derece önemli. Ancak, bu birlik, Hüdâ’da, esasta ve maksatta olmalıdır.3

- Meslek, meşrep, metod veya üslupta, yani teferruâtta ittihat şart değil. Hatta, ittifak etmek câiz olmadığı gibi, mümkün de değildir. Buna çabalarsanız, boşa kürek çekersiniz.

- Kendi mesleğimizin (düşünce, metod ve sistemimizin) sevgisiyle hareket etmeliyiz.4 Başkalarını kötüleyerek, yanlışlarını ortaya dökerek kendimize kuvvet vermeye çalışmamalıyız.5

- Grupta gerçek birlik olmazsa; kesirlerdeki toplama ve çarpma işleminin sonucu gibi, büyüdükçe küçülürüz. Yâni, çoğaldıkça, parçalanır; arttıkça zayıflar, gücümüz düşer.

- “Hak, doğru yalnız bizim mesleğimizdir, meşrebimizdir, gittiğimiz yoldur” iddiâlarından sakınmalıyız.6 Veya bunu imâ eden hareketlerden kaçınmalı. Çünkü, tek doğru, tek güzel bizim mesleğiniz değil...

- “En güzel, en doğru bizim mesleğimiz, meşrebimiz, metodumuzdur” demeye hakkımız var. Ancak, “Tek doğru, tek güzel benim mesleğim, meşrebim, cemaatim” demeye hakkımız yok.

- Önyargılardan uzak durmalı. Çünkü, önyargılar öğrenmeyi, empatiyi, sinerjiyi (kaynaşma ve duygusal alışverişi) engeller ve güdük bırakır. (Peşin hüküm; kişi, nesne veya olayı delil ve akıbete bakmaksızın peşinen yargılamak; yanlışlığını veya doğruluğunu kabul etmektir.)

- Bazı konularda yanlış düşünebileceğimizi, çevremizin, yanlış imajların kafamıza yerleşebileceğini ve bize musallat olabileceğini hesap etmeliyiz.

- Daime müspet/olumlu hareket etmeli. Bu bize, enerji kazandıracaktır.

- Nefsimizin (olumsuz duygularımızın) ve benliğimizin, bizi kıskacına alabileceğini unutmamalıyız.

- Hissî, duygusal değil; objektif ve gerçekçi olmalı; her zaman doğruyu ön plana almalı.

- Kıskançlık ve menfî hareket ile rekabetin, birlik ve beraberliği kemiren bir hastalık olduğu asla gözardı edilmemeli. (Yarın devam edelim.)

Dipnotlar: 1-Mesnevî-i Nûriye, s. 87.; 2-Kastamonu Lâhikası, s. 84.; 3-Mektûbât, s. 256.; 4-Lem’alar, s. 155.; 5-Hutbe-i Şâmiye, s. 104.; 6-Mektûbât, s. 256.

06.10.2007

E-Posta: afersadoglu@hotmail.com fersadoglu@yeniasya.com.tr




M. Latif SALİHOĞLU

İstanbul'un kurtuluşu ve Ayasofya



Günün Tarihi 06 Ekim 1923

Beş yıldır işgal kuvvetlerinin zulüm ve baskıları altında inleyen İstanbul, 1923 senesinin 4 Ekim'inde bu kâbustan kurtuldu; 6 Ekim'de ise, eski hürriyetine yeniden kavuştu.

Beş yıllık gelişmelerin seyri şu şekilde cereyan etti.

Mondros Ateşkes Antlaşmasının (30 Ekim 1918) Osmanlı aleyhine sonuçlanmasıyla birlikte, ülke genelinde işgalin ayak sesleri de duyulmaya başlandı.

Zira, yapılan antlaşma işgalin kapısını da aralamış durumdaydı.

Bu vaziyetten cesaret alan işgal güçleri—sözde "güvenliği sağlamak" gerekçesiyle—Musul'dan İstanbul'a, Maraş'tan Çanakkale'ye, Adana'dan Trakya'ya, Osmanlı topraklarının hemen her tarafına donanımlı asker sevk etti.

Antlaşmanın üzerinden henüz iki haftalık bir süre ancak geçmişti (16 Kasım) ki, İngilizler, 400 kişilik bir askerî birliği İstanbul'a gönderdi.

Bu kalabalık ve müsellâh grubun asıl vazifesi, güya İngiliz elçiliğinin güvenliğini sağlamaktı. Hatta, ismi bile konulmuştu: Büyükelçilik Muhafız Kıtası.

Ne var ki, hem bunlar hem de 24 Kasım'da gelen karma yeni birliklerin nihaî hedef ve maksadı, İstanbul'u işgal etmek ve tıpkı 1204–1261'deki gibi bu büyük dünya şehrinde yeni bir "Latin Krallığı"nı kurmaktı.

Ardından, bütün Türkleri ve Müslümanları ya buradan sürmek, ya da onları bir sömürge haline getirmek istiyorlardı.

Bu maksada yönelik olarak, her fırsatta İstanbul'a yeni savaş gemileri gönderen, karaya yeni askerî birlikler çıkaran işgal ittifakı (İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan), halkı uyutmak için de, çeşitli bildirilerle şu telkinatı yapıyordu:

1) Bu işgal geçicidir.

2) İşgal hareketi, aslında padişahlığı ve halifeliği korumak için yapılmış.

3) Azınlıklara yönelik bir katliâm olması halinde, İstanbul'un da Türklerden alınacağı bilinmelidir.

4) Şimdilik, herkesin padişahlık makamının İstanbul'dan vereceği emir ve kararlara uyması gerekir.

Bu mânâdaki telkinler, ne yazık ki İstanbul'da olduğu kadar Anadolu'nun muhtelif merkezlerinde de tesir icra etti. Yer yer Millî Kuvvetler ile İstanbul hükümeti yanlısı kuvvetler karşı karşıya geldi. Bir hiç uğruna kardeş kanı akıtıldı.

* * *

İstanbul'un işgali, en az Anadolu'nun işgali kadar önem taşıyordu.

Zira İstanbul, her yönüyle bir merkezdi. Dünyanın gözdesi bir şehirdi. Tarihî, coğrafî, kültürel ve stratejik değeri ölçülemeyecek kadar büyüktü.

Onun için, buranın korunması, savunması, Kurtuluş Savaşının en can alıcı bir dâvâsıydı.

İşgalciler, her yolu deneyerek İstanbul'da kalıcı bir yönetim kurmaya çalıştıkları halde, şuurlu vatanperverlerin gayretleri sayesinde bu maksadına vasıl olamadı.

Bu vatanperverlerin başında ise, hiç şüphesiz Bediüzzaman Said Nursî geliyordu. O zat, en çetin bir mücadelenin içine girerek, işgalciler ile halkın, âlimlerin ve medrese talebelerinin irtibatını kesmeye muvaffak oldu.

Kendisine tabandan sağlıklı ve güvenilir bir destek bulamayan işgal güçleri, ister istemez İstanbul'u terk etmenin yolunu tuttular.

İstanbul'a hakkıyla sahip olamamaları, işgalcilerin ümidini kırmış, heveslerini kursaklarına hapsetmişti. Bu yüzden de Anadolu'yu istilâ eden Yunanlılara istediği yardım ve desteği veremez bir hale geldi.

Böylelikle, bütün Türkiye'yi hedefleyen işgal hareketinin beli kırıldı ve gerisin geriye saymaya başladı.

İşgalciler, 1922 yılı sonlarında bütün milletin ve kahraman ordunun dirayetli duruşu sayesinde gerçekleşen İstiklâl Zaferinin ardından, hem Anadolu'yu, hem de İstanbul ve Trakya'yı tamamıyla terk etmeye mecbur kaldı.

Çekilme ve topraklarımızı terk etme hazırlıkları aylarca sürüp gitti.

Nihayet, 1923 yılı Ekim ayı başlarında son işgalci birlikler de ilk girdikleri Çanakkale ve İstanbul'dan çekilip gittiler.

Yeni Türkiye'nin muzaffer ordusu, 6 Ekim günü büyük bir tören, coşkun tezahürat ve halkın sevinç gözyaşları eşliğinde İstanbul'a girererek, bu "fetih ve Fatih damgalı" şehri teslim aldı.

* * *

Bu esnada, İstanbul'un temelli işgalini adeta imkânsızlaştıran kahraman gazilerden Bediüzzaman Said Nursî, zafer sarhoşluğu içinde debelenen Ankara hükümeti ile uyuşamadığı için Van'a gitmiş ve orada inzivaya çekilmişti.

Kaderin garip tecellisine bakın ki, İstanbul'un savunması için hayatını ortaya koyan ve canını siper eden bu büyük vatanperver, şehrin kurtuluşundan iki sene kadar sonra (1925) bir "sürgün mahkûmu" sıfatıyla derdest edilerek deniz yoluyla yine İstanbul'a getirtiliyor ve üç hafta kadar sonra buradan da sürgün yeri Burdur'a doğru sevk ediliyor.

Bu zâtın hiçbir suçu, hiçbir vukuatı, sâbıkası olmadığı halde, dehşetli bir cezaya çarptırılıyor ve 35 sene sürecek hapisli, sürgünlü, zindanlı bir hayata mahkûm ediliyordu.

Neticede, İstanbul bir cihette kurtulmuştu belki; ama, İstanbul'u kurtarma yolunda cansiperâne çalışan Said Nursî, cezanın en büyüğüne mâruz bırakılmıştı.

Ona yapılan aynı zulüm ve baskıya paralel olarak, İstanbul da mânen işgal altında tutuluyordu.

Ayasofya Camii, Sultan Fatih'in vasiyetnâmesindeki hüviyete kavuşmadığı müddetçe, İstanbul'un hakiki ve mânevî kurtuluşu da gerçekleşmiş sayılamaz.

Nitekim, Üstad Bediüzzaman'ın da vasiyet derecesindeki en büyük tavsiyesi, Ayasofya Camiinin hakiki hürriyetine kavuşturulmasıdır.

Bakalım, bu büyük ve mukaddes hizmet, kime/kimlere nasip olacak...

06.10.2007

E-Posta: latif@yeniasya.com.tr




Süleyman KÖSMENE

Sünnet-i Seniyyeyi hiçbir dünya metaına feda etmeyelim



Recep Bey:

*Recep Bey: “Çok yoğun bir işte çalışıyorum. Zorlandığım zamanlarda öğlen, ikindi ve akşam namazlarının sadece farzlarını kılıyorum. Mahzurlu mudur?”

Çok yoğun olduğunuz zamanlarda namazı yoğunluğunuza feda etmemeniz, çok büyük feragatinizi gösterir.

Ancak bence siz bir adım daha atın ve sünnetleri de muntazaman kılın. En fazla beş dakika yeter size. Sünnetler de bizim için hayat kaynağı. Şefaat-ı Resûl (sav) için sünnetlere büyük ihtiyacımız var. Farzlar fıtrat borcumuz. Sünnetler feyiz kaynağımız. Farzlar ekmek, su ve hava gibi lâzım manevî hayatımıza; sünnetler meyve gibi. Nasıl, hayatta yalnız ekmek, su ve hava ile yetinmiyoruz. Meyve de yiyoruz. Çay da içiyoruz. Ruhumuzu da mânen farz, vacip, sünnet, nafile... vs. çeşitli kaynaklardan besleyebildiğimiz kadar beslemeliyiz. Sınır koymamalıyız. Gücümüz yettiği kadar.

Hiç şüphesiz farzlara daha bir ehemmiyet vermeliyiz. Ve farzları kıldığımızda üzerimizdeki namaz zimmeti düşmüş olur, yani o namazla ilgili mahşer sorgusundan inşallah kurtulmuş oluruz. Ancak mümkün mertebe sünnetlerden de geçmemeliyiz.

Ebû Firâs Rabîa b. Ka’b El-Eslemî (ra), Suffe ashabındandı ve gece-gündüz Peygamber Efendimiz’in (sav) mübârek kapısından aslâ ayrılmazdı. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) ne emrederse “Lebbeyk Ya Resûlallah!” der ve ânında, hemen, kaşla göz arasında o işi bitirirdi. Resûlullah Efendimiz’e (asm) abdest suyunu dökmeye kadar hizmet eder ve onun rızasını kazanmaya çalışırdı.

Bir gün, Allah Resulü’nün (sav) öylesine gönlüne girmiş olacak ki, Resul-i Ekrem Efendimiz (sav): “Dile benden ne dilersen!” buyurdu.

Kâinatın Efendisi, Fahr-i Kâinat, Zamanın ve Mekânın Biricik Ferdi, Allah’ın Habîbi ve Resûlü (sav) size, “Dile benden!” deseydi, siz ne dilerdiniz?

Ebû Firâs (ra) dedi ki: “Cennet’te seninle beraber olmak isterim!”

Resûlullah Efendimiz (sav):

“Bundan başka?” buyurdu.

Ebû Firâs (ra):

“Dileğim yalnız budur! Bunu isterim!” dedi.

Allah’ın Resulü (asm):

“O halde; kesret-i sücud ile nefsine karşı bana yardımcı ol!” buyurdu.1

Kesret-i sücud, yani “çok secde” ile demektir ki, günümüze aktardığımızda yoğunluklarımız arasına, farz namazların yanına sıkıştırdığımız müekked veya gayr-i müekked sünnet namazlar bize inşallah kesret-i sücud sevabı kazandırırlar. Yani farzları kılmakla beraber, mümkün mertebe sünnet namazları da kılanlar, bu hadiste “çok secde” ile müjdelenen bahtiyarlar arasına inşallah girmiş olurlar.

***

Oğuzhan Bey:

*“Kaza namazlarımızı kılmaya çalışıyoruz. Ancak hepsini kılmaya ömrümüz vefa etmez ise, Cenab-ı Hak mahşer gününde sünnetlerimizi farzlar yerine sayar mı? Böyle bir hâdisten bahsediliyor.”

Böyle bir hâdis Tirmizî’nin ve Nesâi’nin rivayetleri arasında mevcuttur. Ebû Hüreyre (ra) rivayet etmiştir: Resûlullah Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet Günü, kulun ilk önce hesaba çekileceği amel namazdır. Şayet namazı iyi olursa kurtulmuş olur! Eğer namazı iyi olmazsa kurtulamaz ve hüsrana uğrar. Şayet farzlarından noksan bir şey çıkarsa, Aziz ve Celîl olan Rabb’i:

“Kulumun nafilesi var mı bakınız?” buyurur. Farzdan eksik olanı nafile ile tamamlanır. Sonra sair işleri de bu usul ile muhasebe edilir.”2

Bu hadis farz noksanlarımız hususunda içimize bir serinlik ve ferahlık verse de, mümkünse sağlığımızda ciddî bir farz kılma programı yaparak geçmiş farzlarımızı ifa etmemiz çok büyük ehemmiyet taşır. Ecelin ne zaman geleceğini ve ömrümüzün ne zaman nihayete ereceğini bilemeyiz. Biz kılmaya başlayalım ve bırakmayalım. Ömrümüz vefa edene kadar. Biz O’na yönelelim. Bilelim ki, biz O’na doğru bir adım atsak, O bize koşarak gelecek. İnşaallah bizi muvaffak kılacak ve farz borcumuz kalmayacak.

Dipnotlar:

1- R. Sâlihîn, 106

2- R. Sâlihîn, 1078

06.10.2007

E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr




Meryem TORTUK

Tepkisel toplum



Her konuda tepkisel bir millet olduğumuzu hayretle izliyorum. Günlük, anlık çatışmalara odaklanmış ve uzun vadede nerede, nasıl sonuçlar doğuracağını hesaplamadan alınmış kararlarla davranışlarımızı yönlendirmeye başlamışız meğer. Olayları düşünme ve derinine inme bize zor geliyor. Rüzgârın estiği yöne mendil sallamak daha kolay…

Son zamanlarda hayata ve topluma siyasal güç odaklı bakmanın getirdiği bir sürü konu tartışıldı. Korkular, tabular, beklentiler yine masaya yatırıldı. Bir takım kavramların üzerinden korku senaryoları türetilip, varsayımlarla gerçekler aynıymış gibi bir tablo oluşturulmaya çalışıldı.

Dakka bir gol bir değişen olaylar ve konular dolayısıyla mı? Yoksa artık, hayatı iplemeyen ve anlık olaylarla kendini ifade etmeyi tercih eden bir toplum haline geldiğimizden mi bilemiyorum, ama bu Ramazan ayında insanların birbirlerine karşı nasıl tepkisel davrandıklarını çok daha net bir şekilde gördüm.

Bir durakta oturmuş otobüs beklerken, oruç tutmayan başka birinin özellikle yemekte olduğu simidinin kokusunu bana duyurmaya çalışması neyle açıklanabilir ki? Neden birbirimizi sürekli tahrik etmeye, inançlarından ve tercihlerinden dolayı yıpratıp, üstünlük taslamaya ihtiyaç duyuyoruz?

Çünkü kendimizin üstünlüğünü göstermezsek, karşı tarafın gelip bizim üzerimizde üstünlük kurmasından korku duyuyoruz. Korku senaryolarıyla her gün perçinleşen ve iliklerimize işlenen bir inanç haline dönüştü bu. Biz yaşam tarzımızı ve değerlerimizi elimizde tutmazsak ve karşı tarafa bunu göstermezsek, gelip elimizden alınır korkularıyla uyanıyor her gün artık insanlar. Bu korkularıyla bakıyorlar birbirlerinin gözlerinin içine. Ve “Benim çizgimi geçersen haddini böyle gösteririm sana” der gibi, beden dillerine döküyorlar ağızlarıyla söyleyemediklerini. Biz de, anlık ve siyasal güç odaklı hayatı yorumlayan kafaların, tepkisel ve kutuplaşmış, ötekileşmiş bir toplumun oluşmasındaki amaçlarını merak ediyoruz? Her gün kendi toplumsal değerlerine savaş açıp, birbirlerine tepki dolu insanlar oluşturmaya çalışmak kime ne fayda getirir? Oturup bunu düşünmek lâzım sanırım.

Değerlerimiz siyasal güç odağından çok daha büyük ve üstündür. Sizin yaşam tarzınız sizi ilgilendireceği gibi, bizim yaşam tarzımız da bizi ilgilendirir. Yaşam tercihleri üzerinden kimsenin kimseyi yargılamaya ya da üzerinde üstünlük kurup, kendi değerlerini korumak adına bile olsa dayatma yapmaya hakkı yoktur.

Oruç tutmak mahallî ve örfî bir durummuş gibi, oruç tutanlara karşı bile, tepkiyle tavır koymayı hiçbir anlayışa sığdıramıyorum doğrusu.

Bu topraklarda birbirlerinin yaşam tarzına saygı duyan, Ramazanda çocuklarının elinde ekmekle sokağa çıkmasına dahi izin vermeyen, kendileri oruç tutmadıkları halde, oruçlulara saygı duyan Hıristiyanı, Yahudisi, yaşardı bir zamanlar.

O zamanlar ütopya değildi ortak yaşam. Kimse kimseye kabul ettiği yaşama biçiminden dolayı üstünlük taslayıp, yaşam biçimlerinden dolayı, sen ötekisin deyip, tepkisel davranmıyordu.

Birbirimizi kendi zihnimizde yargılayıp, mahkûm etmeden önce biraz tanısak, okusak ve derin düşünsek, siyasal güç odaklı hayatın sığlığını ve bizi nerelere götüreceğini göreceğiz aslında.

Böyle günlerin gelmesi temennisiyle…

06.10.2007

E-Posta: mtortuk@yeniasya.com.tr




Cevher İLHAN

Mânevi işgale karşı



İslâm âlemine kurulan tuzakların ardı arkası kesilmiyor. Maddî işgalin yanısıra mânevî işgal ve istilâ plânları devreye sokuluyor.

Dünden bugüne mânevî hayatı tahribe yönelik taktikler, Bediüzzaman’ın Hutûvat-ı Sitte (Şeytanın altı aldatması) isimli eserinin başındaki tespitleri bir defa daha doğruluyor.

“Fitnekârâne siyasetiyle cihanın her tarafına kundak sokan el-hannas” ve “zamanın insî şeytanı ruh-u gaddar” nitelemesini hak eden zâlim güçler, “şeytan gibi hasîs hisleri, fena ahlâkları teşci (kuvvetlendiren) ve himâye eden, iyi hisleri söndüren; hem insanî, hem İslâmî hayatı men etmekle (engelleyip yasaklamakla) beraber muvakkat (geçici) bir hayvanî hayatı” telkin ediyor.

Dahası, “fiilî propaganda”yla, kötülükleri özendiriyor, “fiilî propaganda” ile mâneviyatı imhayı esas program yapıp propagandasını yapıyor.

Geçen asrın ilk çeyreğinde İstanbul’u işgal eden İngilizlerin yaptığı ifsadın aynısını, bugün maddeci felsefenin ve menfaatçi zihniyetin cenderesindeki “ikinci Avrupa” anlamındaki Batılı güçler tekrarlıyor. İslâm dünyasında mânevî hayatı ve ahlâkı imha ile işe başlanıyor...

* * *

Petrol rezervlerinden enerji kaynakları ve hatlarına kadar yer altı ve yerüstü envanterini elde etmek, Müslüman ve mazlum dünyayı egemenliği altına almak uğruna, çeşitli düzenbazlıklarla Müslümanlar üzerinde inancı zayıflatma ve mânevî bağlarını koparma komplosu güdülmekte.

Doğrusu, çağımızda yeryüzünde inançtaki tahribatla, müthiş mânevî çöküşle, yakıp yıkan zulüm, sefâhat ve ahlâksızlıkla, insanlık işgal edilip esir edilmekte. Bediüzzaman’ın tâbiriyle, “Sedd-i Zülkarneynin tahribiyle Ye’cüc ve Me’cüc’ün dünyayı fesada vermesi”nden daha müthiş “ahlâkta ve hayatta zulmetli anarşilik” baş göstermekte...(Kastamonu Lâhikası, 111)

Gerçekten, çocukları ve gençleri dejenere eden, toplumu uçuruma sürükleyen ahlâk bozucu şiddet ve müstehcenliği lanse eden film ve dizilerin çoğu ithal malı. Keza her türlü kumar, şans ve talih oyunları, kötü madde bağımlılığı ve uyuşturucu illetinin büyük bir kısmı hâriçten, sözde “medenî dünya”dan gelmekte...

Tiyatro, sinema, televizyon, magazin programlarıyla sefih bir toplum hayatı “yaşam biçimi” olarak enjekte edilmekte. Çoğu Yahudi ifsad şebekelerinin kontrolündeki uluslararası sermayenin elindeki eğlence ve sefâhat sektörü, bundan maddî çıkar sağlamakta.

Böylece sâdece sefâhat ve eğlence tutkunu sarhoş ve serserî kuşaklar meydana getirilmekte. Süflî heveslerin peşine düşenlerin inancı daha da zayıflamakta. Şüphecilikle inanç ve ahlâkta dejenere damına düşülmekte...

Bu dehşetli tuzakla işgalci ecnebiler, “kurtarıcı” gibi gösterilip zâlime ve zulme arka çıkılmakta; yerli işbirlikçileri icâd edilmekte. Günümüzde Irak ve Afganistan’da olduğu gibi...

Bunun içindir ki İstanbul’u işgal eden İngilizler, Müslümanların ahlâkını bozmak, düşünce mekânizmalarını atalete uğratmak için her çeşit ifsad şebekelerini faaliyete geçirirler. Avrupa’dan uyuşturan alkollü içkiler getirilir. İnsanları hevaî ve aptal edip politikalarına alet etmek ve diğer rezil ahlâkları inkişâf ettirmek için yoğun bir faaliyet içine girilir.

Öncelikle Osmanlı gençlerini bozmak, “Hilâfetin merkezi”nde toplumu mânen yaralayıp felç etmek maksadıyla, gemilere doldurdukları içki fıçılarını şehrin her tarafına sevk ederler.

* * *

İşgalci İngilizlerle “dost olmasını” isteyenlere şiddetle karşı çıkan Bediüzzaman, “Neden (İngilizlere) bu kadar nefret ediyorsun; musalahasını (barışılmasını) da istemiyorsun?” sualine şu cevabı verir:

“Sebep bir değil bindir. Bana en ziyâde şedîd (şiddetli) görünen, mânen ahlâkımıza vurduğu darbedir. Çekirdek halinde olan secâya-i seyyieyi (kötü huyları) içimizde inkişâf ettirdi. Hayatın yarası iltiyam bulur (iyileşir), izzet-i İslâmiye, nâmus-u millînin yarası pek derindir...” (Tulûat, 64)

Maddî işgal ve zararın günün birinde telâfî olunabileceğini belirten Bediüzzaman, ancak kötülükleri aşılamakla ahlâka vurulan mânevî darbenin en dehşetlisi olduğunu nazara verir.

Bu ahlâkî ve mânevî bozulmanın, ulvî hisleri ve yüksek ahlâkı söndürüp “Müslümanların lisânıyla”, şeytan tarafında yer alan işgalci ecnebi askerlerini “kurtarıcı” ilân etme sefilliğine kadar düşürebileceğini misâl verir.

Öylesine ki o devirde de kanunlar ve ahlâk zabıtası bu bozulmanın önüne geçemez. İstanbul eski Valisi ve Belediye Başkanı Ord. Prof. Fahrettin Kerim Gökay’ın ifâdesiyle, o zaman Dar’ül Hikmet’il İslâmiye azâsı olan Bediüzaman’la birlikte dönemin Şeyhülislâmı Hayderîzâde İbrahim Efendi ve bir grup hâmiyetli insan ve ünlü din âlimi, 18 Mart 1920’de “Hilâl-i Ahdar” (Yeşilay) Cemiyeti’ni kurarlar.

Bediüzzaman ve arkadaşları, İstanbul’un muhtelif cami ve kıraathanelerindeki vaazlarla, neşriyat yoluyla halkı tenvir eder. Mânevî işgale karşı mânevî ve ahlâkî tahkim hizmetini yapar. (Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursî, Mufassal Tarihçe-i Hayat, 501-502)

Daha sonra Kur’ân tefsiri Nur Risaleleriyle yaptığı gibi...

* * *

Not: Ramazaın 25. gecesine rastlayan Bediüzzaman’ın vefatının 47. yılında yarın yatsıdan sonra Şanlıurfa Dergâh Camiinde mevlid-i şerif ve hatim okunacaktır.

06.10.2007

E-Posta: cevher@yeniasya.com.tr




Mehmet KARA

Ramazan notları



On bir ayın sultanı Ramazan ayının son günlerine geliyoruz. Önümüzdeki Pazartesi günü bin aydan daha hayırlı olan mübarek Kadir Gecesini, Cuma günü de Ramazan Bayramını idrak edeceğiz inşallah. Bu mübarek ayda insanların günleri manevî anlamda daha bereketli ve huzurlu geçiyor. Bu manevî atmosfer her yeri kaplıyor, gönülleri ferahlatıyor.

Ankara Kocatepe Camiinde, her yıl olduğu gibi, bu yıl da kitap fuarı tertipleniyor. Ankara büromuzdan Şaban Yılmaz, Tuncay Bayram, Halil Kıratlı sabah 10.00’da başlayıp gece 23.00’lere kadar süren fuar dolayısıyla tatlı bir yorgunluk yaşıyorlar. Ancak Kur’ân hakikatlerini okuyuculara aktardıkları için de hayli mutlular. Geçen hafta sonu Yeni Asya Neşriyat yazarlarından Süleyman Kösmene, Demirhan Kadıoğlu, Nurdan Damla ve İbrahim Kaygusuz’un imza günü vardı. Yazarlarımız saatlerce kitaplarını imzalarken belki kolları yorulmuştu, ancak okuyucularıyla buluşmalarından duydukları haz gözlerinden okunuyordu. Bu tatlı yorgunluklar, dünyevî meşgalelerimiz gibi bizi sıkıntıya sokmuyor, tam tersi yapılan hizmetlerin verdiği iştiyak (arzu) ve itminân (tatmin) duygusu azimle çalışmaya itiyor.

Bu vesileyle, iştiyak ve tatminkârlığımıza sizleri de ortak etmek amacıyla şimdiye kadar fuara gelemeyen bütün okuyucularımızı Kocatepe Camiindeki kitap fuarına bekliyoruz.

Bu bilgileri aktardıktan sonra Ramazan ayı içinde yaşadığımız bazı “iftar notları”nı aktarmak istiyorum.

* * *

Meclis’te iftarlı resepsiyon

Meclis’in yeni yasama dönemi hafta başında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün konuşmasıyla başladı. Konuşmanın ayrıntıları gazetemize yansıdı. Meclis’in açılışında Demirel ve Sezer’e nazaran daha kısa konuşan Gül’ün konuşmasını şöyle özetlenebilir. “Ahmet Necdet Sezer dönemini unutun, ben hep aktif siyaset içinde olacağım…” Bunu da konuşmalarının içerisindeki “takipçisi olacağım” türü açıklamalarından anlamak mümkün.

Aynı günün akşamı da TBMM Başkanı Köksal Toptan’ın saat 19.00’da “açılış resepsiyonu” vardı. “Meclis’in yeni yasama dönemine başlaması dolayısıyla verilen resepsiyon”un Ramazan ayına denk gelmesi nedeniyle milletvekilleri ve davetlilere önce iftar için çorba ikramı yapıldı. Davetiyelerde resepsiyonun 19.00’da başlayacağı belirtilmesine rağmen, Ankara’da iftar saatinin o gün için 18.42 olması dikkate alındığında davetlilerin iftar saatinden evvel salona gelmeleri dikkat çekiciydi.

Resepsiyonda dikkatimizi çeken başka bir husus da, önceki Başkan Bülent Arınç döneminde “eşsiz” davetlerin tersine Toptan’ın “eşli” davet yapmasıydı. Ancak 226 milletvekilinin eşini başörtülü olduğu (bunu da Hürriyet gazetesinin dev araştırmasından(!) öğrenmiştik) bilinmesine rağmen başörtülülerin sayısı 5-6’yı geçmiyordu.

Resepsiyona Cumhurbaşkanı Gül de eşsiz katılırken, Genelkurmay Başkanı ile kuvvet komutanları ise İstanbul’da olmaları nedeniyle resepsiyonda bulunmadılar.

Bir başka not daha aktaralım. Resepsiyonun Ramazana denk gelmesine rağmen, içki servisinin de yapılması dikkat çekiciydi…

* * *

Yenilse de, yenilmese de…

Görevimiz icabı kurum ve kuruluşlarının verdiği iftar yemeklerine iştirak ediyoruz. Bu kimi zaman bir sendika, kimi zaman bir parti, kimi zaman bir sivil toplum kuruluşu oluyor.

Geçen Salı günü de Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun gazetecilere verdiği iftar programına katıldık.

Bardakoğlu, oruçların açılmasının ardından kısa bir konuşma yaparak Başkanlığının görevlerini, yaptıkları hizmetleri anlattı.

Konuşmasını niye kısa yaptığını da sonradan açıkladı. O gün Fenerbahçe’nin CSKA Moskova takımı ile Şampiyonlar Ligi karşılaşması vardı. Bazı gazeteciler de o maça yetişmek istiyorlardı. Bunu bilen Bardakoğlu, “Takımlarımızı Allah muvaffak eylesin” diyerek söze başladı ve esprili bir üslupla şöyle devam etti:

“Ben bu tür kritik maçlara gidemiyorum. Çünkü gittikten sonra yenilirse benden bilinebilir. İthama maruz kalabilirim. Yenecek olursak da bu sefer her maça gelmem istenir. Onun için uzaktan bütün takımlarımızın başarısı için dua ediyoruz…”

06.10.2007

E-Posta: mkara@yeniasya.com.tr




Faruk ÇAKIR

‘Çarşaf’ giyen modacı



Moda eğitim almadığı halde, “özgün giyim tasarımları” yaptığı ifade edilen Biricik Suden, bir röportajında; bazılarınca ‘öcü’ gibi görülen ve gösterilen ‘çarşaf giymek’le ilgili bir hatırasını şöyle anlatmış:

“Medine’den siyah ipek çarşaf aldım, bildiğin kara çarşaf. (Peki giydiniz mi?) Orada giydim. Muhteşem zevkli bir şey. Ama bunu sakın, “Hadi çarşafa bürünelim,” olarak anlamayın. Yer ve iklimle de çok alakalı. (...) Orada o iklimde, rüzgârda uçuşuyor, yürürken dalgalanıyor. O kadar estetik bir şey ki. Nasıl güzel bir his anlatamam... Giydiğin an birden hiç kimse oluyorsun. “Şimdi dışarıya bakma sırası bende,” diyorsun. Ama bu kadar güzel bir şeyi dine bağlamak bana çok saçma geliyor. Ben niye giymeyeyim? Ne hissediyorsan onu giyebilmelisin. Ben bu özgürlük hissiyle daha güzel şeyler yapabiliyorum. Dikimde hatalar olabiliyor, ben o hatayı bir motif olarak çıkartabiliyorum.” (Sabah, Pazar eki, 30 Eylül 2007)

Bu tesbitte bile, ‘yasakçı’ların baskısının izleri hissediliyor. Tesettürü, (bu örnekte ‘çarşaf’ı) “Muhteşem zevkli bir şey, yer ve iklimle de çok alakalı, o kadar estetik bir şey ki” diye anlatan ‘moda’cı, muhtemel tepkilerden çekindiği için; “Ama bunu sakın, ‘Hadi çarşafa bürünelim,’ olarak anlamayın” deme ihtiyacı hissetmiş...

“Endişe”lenmekte haklı, çünkü bu sözleri sebebiyle mensup olduğu “mahalle”den dışlanabilir!

*

Asıl, “İkitelli baskısı” var

Uzun yıllar İstanbul Cağaloğlu’nda faaliyet gösteren gazeteler, şartlar gereği Bağcılar-K. Çekmece hattındaki “İkitelli” semtine taşınınca, “Babıali”ye benzetme yapılarak “Babıtelli” tabiri kullanılmaya başlandı.

“Hem suçlu, hem de güçlü” olan ‘yasakçı’lar; ‘mütedeyyin’ insanların inançlarının gereğini yapmaya müsaade etmedikleri yetmiyormuşçasına bir de “mahalle baskısı var, gönül huzuruyla başörtü öğrencilere ‘baskı’ uygulayamıyoruz” anlamına gelecek tavırlar sergilemeye başladılar.

Şahit olunduğu üzere, “mahalle baskısı var, yok” tartışmaları sürüp gidiyor. Gazeteci yazar Ali Bayramoğlu, farklı bir değerlendirme yapmış: “Türkiye’de bir mahalle baskısı varsa, İkitelli mahallesinin, Ertuğrul Özkökgillerin bütün Türkiye’deki zihinlerin üstünde kurmaya çalıştığı çok ciddi bir baskıdır. İnsanların zaten şeriat diye bir korkusu var. Ve bu korku sizin beyazlık dozunuz arttıkça artacak. Ya bu korkuyla yaşamayı öğreneceksiniz, ya bu korkuyu eleştireceksiniz, ya da bu korkuyu ortadan kaldıracak bir demokratikleşme süreci yaşayacaksınız ve Müslümanların da demokratikleşmesini arzu edeceksiniz.” (Sabah, Pazar eki, 30 Eylül 2007)

“Baskı(n)”cılar suç üstü yakalanmış durumda...

06.10.2007

E-Posta: cakir@yeniasya.com.tr


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT


 Son Dakika Haberleri