Günün Tarihi 06 Ekim 1923
Beş yıldır işgal kuvvetlerinin zulüm ve baskıları altında inleyen İstanbul, 1923 senesinin 4 Ekim'inde bu kâbustan kurtuldu; 6 Ekim'de ise, eski hürriyetine yeniden kavuştu.
Beş yıllık gelişmelerin seyri şu şekilde cereyan etti.
Mondros Ateşkes Antlaşmasının (30 Ekim 1918) Osmanlı aleyhine sonuçlanmasıyla birlikte, ülke genelinde işgalin ayak sesleri de duyulmaya başlandı.
Zira, yapılan antlaşma işgalin kapısını da aralamış durumdaydı.
Bu vaziyetten cesaret alan işgal güçleri—sözde "güvenliği sağlamak" gerekçesiyle—Musul'dan İstanbul'a, Maraş'tan Çanakkale'ye, Adana'dan Trakya'ya, Osmanlı topraklarının hemen her tarafına donanımlı asker sevk etti.
Antlaşmanın üzerinden henüz iki haftalık bir süre ancak geçmişti (16 Kasım) ki, İngilizler, 400 kişilik bir askerî birliği İstanbul'a gönderdi.
Bu kalabalık ve müsellâh grubun asıl vazifesi, güya İngiliz elçiliğinin güvenliğini sağlamaktı. Hatta, ismi bile konulmuştu: Büyükelçilik Muhafız Kıtası.
Ne var ki, hem bunlar hem de 24 Kasım'da gelen karma yeni birliklerin nihaî hedef ve maksadı, İstanbul'u işgal etmek ve tıpkı 1204–1261'deki gibi bu büyük dünya şehrinde yeni bir "Latin Krallığı"nı kurmaktı.
Ardından, bütün Türkleri ve Müslümanları ya buradan sürmek, ya da onları bir sömürge haline getirmek istiyorlardı.
Bu maksada yönelik olarak, her fırsatta İstanbul'a yeni savaş gemileri gönderen, karaya yeni askerî birlikler çıkaran işgal ittifakı (İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan), halkı uyutmak için de, çeşitli bildirilerle şu telkinatı yapıyordu:
1) Bu işgal geçicidir.
2) İşgal hareketi, aslında padişahlığı ve halifeliği korumak için yapılmış.
3) Azınlıklara yönelik bir katliâm olması halinde, İstanbul'un da Türklerden alınacağı bilinmelidir.
4) Şimdilik, herkesin padişahlık makamının İstanbul'dan vereceği emir ve kararlara uyması gerekir.
Bu mânâdaki telkinler, ne yazık ki İstanbul'da olduğu kadar Anadolu'nun muhtelif merkezlerinde de tesir icra etti. Yer yer Millî Kuvvetler ile İstanbul hükümeti yanlısı kuvvetler karşı karşıya geldi. Bir hiç uğruna kardeş kanı akıtıldı.
* * *
İstanbul'un işgali, en az Anadolu'nun işgali kadar önem taşıyordu.
Zira İstanbul, her yönüyle bir merkezdi. Dünyanın gözdesi bir şehirdi. Tarihî, coğrafî, kültürel ve stratejik değeri ölçülemeyecek kadar büyüktü.
Onun için, buranın korunması, savunması, Kurtuluş Savaşının en can alıcı bir dâvâsıydı.
İşgalciler, her yolu deneyerek İstanbul'da kalıcı bir yönetim kurmaya çalıştıkları halde, şuurlu vatanperverlerin gayretleri sayesinde bu maksadına vasıl olamadı.
Bu vatanperverlerin başında ise, hiç şüphesiz Bediüzzaman Said Nursî geliyordu. O zat, en çetin bir mücadelenin içine girerek, işgalciler ile halkın, âlimlerin ve medrese talebelerinin irtibatını kesmeye muvaffak oldu.
Kendisine tabandan sağlıklı ve güvenilir bir destek bulamayan işgal güçleri, ister istemez İstanbul'u terk etmenin yolunu tuttular.
İstanbul'a hakkıyla sahip olamamaları, işgalcilerin ümidini kırmış, heveslerini kursaklarına hapsetmişti. Bu yüzden de Anadolu'yu istilâ eden Yunanlılara istediği yardım ve desteği veremez bir hale geldi.
Böylelikle, bütün Türkiye'yi hedefleyen işgal hareketinin beli kırıldı ve gerisin geriye saymaya başladı.
İşgalciler, 1922 yılı sonlarında bütün milletin ve kahraman ordunun dirayetli duruşu sayesinde gerçekleşen İstiklâl Zaferinin ardından, hem Anadolu'yu, hem de İstanbul ve Trakya'yı tamamıyla terk etmeye mecbur kaldı.
Çekilme ve topraklarımızı terk etme hazırlıkları aylarca sürüp gitti.
Nihayet, 1923 yılı Ekim ayı başlarında son işgalci birlikler de ilk girdikleri Çanakkale ve İstanbul'dan çekilip gittiler.
Yeni Türkiye'nin muzaffer ordusu, 6 Ekim günü büyük bir tören, coşkun tezahürat ve halkın sevinç gözyaşları eşliğinde İstanbul'a girererek, bu "fetih ve Fatih damgalı" şehri teslim aldı.
* * *
Bu esnada, İstanbul'un temelli işgalini adeta imkânsızlaştıran kahraman gazilerden Bediüzzaman Said Nursî, zafer sarhoşluğu içinde debelenen Ankara hükümeti ile uyuşamadığı için Van'a gitmiş ve orada inzivaya çekilmişti.
Kaderin garip tecellisine bakın ki, İstanbul'un savunması için hayatını ortaya koyan ve canını siper eden bu büyük vatanperver, şehrin kurtuluşundan iki sene kadar sonra (1925) bir "sürgün mahkûmu" sıfatıyla derdest edilerek deniz yoluyla yine İstanbul'a getirtiliyor ve üç hafta kadar sonra buradan da sürgün yeri Burdur'a doğru sevk ediliyor.
Bu zâtın hiçbir suçu, hiçbir vukuatı, sâbıkası olmadığı halde, dehşetli bir cezaya çarptırılıyor ve 35 sene sürecek hapisli, sürgünlü, zindanlı bir hayata mahkûm ediliyordu.
Neticede, İstanbul bir cihette kurtulmuştu belki; ama, İstanbul'u kurtarma yolunda cansiperâne çalışan Said Nursî, cezanın en büyüğüne mâruz bırakılmıştı.
Ona yapılan aynı zulüm ve baskıya paralel olarak, İstanbul da mânen işgal altında tutuluyordu.
Ayasofya Camii, Sultan Fatih'in vasiyetnâmesindeki hüviyete kavuşmadığı müddetçe, İstanbul'un hakiki ve mânevî kurtuluşu da gerçekleşmiş sayılamaz.
Nitekim, Üstad Bediüzzaman'ın da vasiyet derecesindeki en büyük tavsiyesi, Ayasofya Camiinin hakiki hürriyetine kavuşturulmasıdır.
Bakalım, bu büyük ve mukaddes hizmet, kime/kimlere nasip olacak...
06.10.2007
E-Posta:
latif@yeniasya.com.tr
|