Mevlânâ ile ilgili günümüzdeki en büyük pürüz, algılama problemidir. Mevlânâ bütün zıtları kendisine çeken bir iksirdir. Bununla birlikte ne kadarı gerçek manada Mevlânâ’dan nasiplenebiliyor? Meselenin biraz da bu tarafına bakmak gerekiyor. Mevlânâ ile ilgili algılama problemi sapma ve saptırma o da yabancılaşma ve yabancılaştırma problemini beraberinde getiriyor. Sözgelimi yabancıların onu İslâm havzası dışına çıkarma meselesi bir yabancılaşma olduğu gibi aynı zamanda bir yabancılaştırmadır da. Zira, bunun sonucunda ortadan bir Müslüman bu durumda Mevlânâ’ya yabancılaşıyor. Onu İslâm’ın değil de başkalarının bir malı görmeye başlıyor. Bu açıdan Mevlânâ’yı anlayıp, anlatmak; Mevlânâ’yı havzasıyla birlikte kavrayıp havzasıyla birlikte takdim etmek (etrafı erbaasıyla) büyük bir görevdir. Aksi takdirde, bilenler yarın Hak katında ve Mevlânâ nezdinde tahrifattan sorumludurlar. İkinci olarak, bilenler yine kamuoyu ve yanlış yönlendirilmesine karşı da sorumludurlar. Bu sorumluluğun gereği Mevlânâ’ya ilginin arttığı ve ilginin manüple edildiği ortamda önemli görevlerimizden birisi Mevlânâ uzmanları yetiştirmektir. Uzmanların veya bilenlerin de asli suretini ortaya koymalarıdır. Netice itibarıyla, Mevlânâ’ya ilginin Müslümanlar ve ülkemiz için hayırlara vesile olacağı muhakkaktır.
Mevlânâ’nın kozmetik madde haline getirildiğini hepimiz biliyoruz. Uzmanları da aynı dertten muzdarip. Bu hususta uyarılar ard arda geliyor. Sözgelimi, tasavvuf tarihçisi Mahmut Erol Kılıç, Mesnevi’nin tıpkı kutsal kitaplar gibi sembollerle yüklü oluğunu hatırlatıyor. Bu Mesnevi’ye manevi bir zenginlik ve derinlik katarken aynı zamanda istismarcılarına da kapı aralıyor. Derrida gibilerin kapı araladığı serbest yorumculara fırsat veriyor. Bunlar da Mevlânâ’yı olduğu gibi değil anladıkları gibi çeviriyorlar. Bu itibarla, Mevlânâ etkinlikleri çerçevesinde sadece yeni kitaplar basmakla veya Mevlevi ritüellerini ihyâ etmekle iş bitmiyor ve görev tamamlanmıyor. Hatta daha da kafa karışıklığına sebep olabilmektedir. Bunun için Mesnevi’nin mutlaka uzmanlarının nezaretinde okunması ve mütalaa edilmesi ve müzakere metodunun takip edilmesi gerekir. Mesnevi’nin bol miktarda basılması bir yönüyle iyi olmakla birlikte bir yönüyle de -anlaşılması çerçevesinde- kaygı vericidir. Mesnevi eğitim gerektiren ve bir bilenle okunması gereken bir eser. Aksi halde, Mesnevi’de geçen sembollerden çok yanlış yerlere varmak mümkün (Mesnevi: En çok satan kitaplar listesinde, Zaman Cumartesi Eki, 29 Eylül 2007).
ABD’deki gibi ülkemizde de Mesnevi bestseller haline gelmiştir. Bu bir yönüyle sevindirici bir yönüyle de mesuliyet gerektiren bir gelişmedir. Zira, Mesnevi’nin mecazı bol ve müteşabihatı var. Herkes ondan istidadı nisbetinde pay alır ve hissemend olabilir ama kamesinde ve boyunda olmayanlar onu tam anlayamazlar. Boyunda olanlar aynı kültürel havzayı istiap edenlerdir.
Bu şikayetleri yapanlardan birisi de Mevlânâ’nın 22. kuşaktan torunu Esin Çelebi Bayru Mevlânâ’nın sema anlayışının ibadetten adete indirgenerek semanın dönme haline getirilmesinden şikayetçi. Sema mevlid gibi bidat yani sonradan ihdas edilen ritüellerden olsa da yine de İslâmî bir erkan ve adabı var. Sözgelimi abdestsiz icra edilmez. Bir semazen semaya abdest almadan çıkmaz. Çıkarsa sema sema olmaktan çıkar dönme haline gelir. Birisi manevi semavatta sema yapmak ve dönmek iken diğeri boşlukta deveran etmekten farksızdır. Sema bir arınma halidir. Mevlânâ’nın meta ve kazandıran marka haline gelmesinden sonra korsan semazenler de türemiş. Elbette korsan semazenlerle birlikte sahte neyzenlerden de bahsedilebilir. Bu Mevlânâ’dan istifade etmek değil Mevlânâ hazretlerini tüketmektir. Bu itibarla, Esin Çelebi, vakıf olarak yozlaşıtırılan sema ve Mevlevî müziğini koruma altına almak ve standardize etmek için gerekli yerlere müracaatta bulunduklarını ifade ediyor. Mevlânâ hazretleri de gayb perdesinin arkasından bugünleri ve bu ahvâli görerek: “Gün gelecek, benim söylediklerim, eğlence yerlerinde tekrar edilecektir “ buyurmuşlardır (Vatan Pazar 30 Eylül 2007).
En yüksek perdeden bunu ifade edenlerden birisi de Neyzen Kudsi Erguner olmuştur ve şu ibretamiz sözler ona aittir: “Mevlânâ kalksa gelse herkesi sopayla döverdi...” Erguner de Mevlânâ’nın bir tüketim metaı haline getirilmesinden son derece rahatsız. Nedense Mevlânâ yerine Hâfızperest olan kimi tenperverler veya zenperverler Mevlânâ’yı kendilerine benzetmeye ve çalmaya çalışıyorlar. Bu gibiler için Mevlânâ ‘ben ne diyorum tanburum ne diyor’ demiştir. Erguner, Mevlânâ’nın ABD’de bazı yerlerde daha fazla makes bulmasının hiç tesadüf eseri veya masum görmüyor. Sözgelimi Kaliforniya ve Los Angeles gibi homoseksüellerin cirit attığı bölgelerde Mevlânâ’ya olan ilgili onunla ilgili yanlış tasavvurlardan kaynaklanmaktadır. Sözgelimi, Divan-ı Şems-i Tebrizi’yi, iki homoseksüelin arasında geçen (haşa sümme haşa) aşkın şiiridir diye okuyorlar. Bu bağlamda, tahrifata bir örnek olarak Erguner kendi yetiştirmelerinden Hasan Dede ismindeki zatın durumunu örnek veriyor. Ona ney ve sema öğretiyor ama kendinden menkul bir şekilde şeyhlik postuna oturduktan sonra namazı terketmeye ve reddetmeye başlıyor. Bu bir Arapça ifadeyi hatırlatıyor. “Ona atıcılğı öğrettim. Pazuları güçlenince ilk beni vurdu...”
Bu klasik bir ‘iyilik et, kötülük bul’ örneğidir. Bunun için ‘itteki şerre men ahsente ileyhi’ denilmiştir. İyilik ettiğin adamın şerrinden korkmak da griftar olunan bir imtihan çeşididir. Burada Kudsi Erguner haklı olarak tevhidle ittihadı ayırıyor ve bunlar arasındaki iltibası nazara veriyor. Hasan Dede gibiler tevhid yerine ittihada saplanarak ‘sen ben oldun, ben sen oldum’ diye hodfuruşlukla tekalif-i şer’iyye denilen dini yükümlülükleri kaldırıyorlar. Kudsi Erguner dost olmalarına rağmen Mevlânâ’nın Sadreddin Konevi ile hemmeşrep ve meşreptaş olmadığını hatırlatıyor. Demek ki Mevlânâ’nın mesleği yakıştırdıkları gibi İbni Arabi’nin ve talebesi Sadreddin Konevi’nin mesleği ve meşrebi değil. İttihad mesleğinden de çok uzak. İbni Arabi için de uzmanları ittihad mesleğinden olmadığını söylüyorlarsa da ibni Arabi de bunu işmam eden bazı müteşabihat yani benzeşik alanlar var. Ama bu konularda Mevlânâ berrak. Farsça bir şiirinde: ‘İttihad, hulûl değildir, senin yok olmandır’, buyuruyor.
(Devam edecek)
06.10.2007
E-Posta:
mustafaozcan@yeniasya.com.tr
|