“Ferrari’sini Satan Bilge” kitabı bir ara bütün dünyada çok satanlar listesindeydi. Bir çok liderin de danışmanlığını yapan meşhur yazar Sharma, kişisel gelişimle ilgili tespit ettiği prensipleri güzel bir hikâye ile okuyuculara aktarmış.
Kitabın kahramanı müthiş bir servete ve şöhrete sahip bir avukat. Para, şöhret ve kariyer peşinde koşarken başta sağlığı olmak üzere pek çok şeyi kaybettiğini fark etmiyor bile. En sonunda bir kalp krizi ile kendine dönüyor. Bir zamanlar elde etmek için ömrünü hebâ ettiği pek çok şeyi elinden çıkarıyor ve sade bir hayata dönüyor. Hatta meşhur malikanesinin önündeki yolun tam ortasına park ettiği, üzerine titrediği kırmızı ferrrari’sini bile satıyor.
Daha sonra da bilge kişilerin sade bir hayat yaşadığı Himalayalar’a gidiyor. Tibet’teki rahiplerden uygulamalı dersler alıyor. Batı medeniyetinin kargaşasından uzakta, maddeten ve yazara göre mânen de temiz bir havada manevî bir yolculuğa çıkıyor, prensipler ediniyor ve kendini yeniliyor, tazeliyor. Aslında prensipler, bütün kişisel gelişim çalışmalarında olduğu gibi bize çok yabancı değil; az yemek, az uyku, erken kalkmak, sade, kanaatkâr, iktisatlı ve disiplinli bir yaşantı gibi sünnet-i seniyyenin vazgeçilmez prensipleri. Herhalde Yakın Doğu yerine Uzak Doğu olunca daha çok dikkat ve daha az tepki çekiyor olsa gerek. Kahramanımız daha önceden dünyayı, okuduğu altı gazete ile en ince detayına kadar takib ederken memleketine döndükten sonra tek gazeteye düşüyor. Fakat kitap okumayı asla bırakmıyor. Gazete konusu da ilginç ve bize pek de yabancı değil.
Kısaca, eski; yorgun, yıpranmış, yaşlanmış, sağlıksız ve düzensiz bir hayat sahibi kişi yerine; gençleşmiş, dinamik, düzenli ve sade bir hayatı olan yepyeni bir adam geliyor ve tecrübesini paylaşıyor.
Aslında kitap, Batı medeniyetinin kargaşasından bunalan Batı insanının, Yakın Doğu’yu peşin hükümleri dolayısıyla atlayarak Uzak Doğu’ya kaçışının bir son denemesi. Entelektüel kesimin bundan sonraki durağı artık bizim coğrafyamız olacak. Çünkü bizdeki değerler onlardaki gibi hayal değil, hakikat.
Şimdi aktüaliteye dönecek olursak, yazarın konu ettiği coğrafyaya yakın bir bölgede, basından takip ettiğimiz kadarıyla, eski adı Burma olan Myanmar’da rahipler askerî rejime karşı protesto yürüyüşleri yapıyor. Kitabın orijinal ismi; “The Monk Who Sold His Ferrari”. “Monk” kelimesinin tam karşılığı, Myanmar’dakiler gibi rahip, yani din adamı. Herhalde bilgi yönü de olduğu ve âlim tabiri de Müslümanlar için kullanıldığından tercümede “bilge” kelimesi tercih edilmiş.
Protestolara dönecek olursak; din adamları siyaset gibi netameli ve yıpratıcı bir maceraya neden karışır, gerekli mi? Gerçekte siyasetin cazibesinden çok toplumun baskısı, konuyu siyaset üstü bir demokrasi mücadelesi haline getiriyor ve idealistleri peşine takıyor. Toplum, hürmet ettiği kişilerin cuntacılara ömür boyu seyirci kalmasını kabul edemiyor ve ciddi bir psikolojik baskı uyguluyor. Halk rahiplerin sessizliğini, dünyadan el etek çekip manastırlarda yaşamalarını tankların arkasında yada gölgesinde yaşamak olarak kabul ediyor. Rahipler en sonunda toplum ile aralarındaki çelişkiye dayanamayıp artık tankların karşısına geçtiler.
Gerçekte dünyadaki pek çok mesele bilgelerin ya da aydın kesimin; ferrarinin yada tankın peşinde koşmalarından ve meşru yolla elde edemediklerini başka şekilde almak için, başta ilim ve izzetleri olmak üzere her şeylerini feda etmelerinden kaynaklanıyor. Yoksa Burma’daki askerlerin de rahipler gibi sadece kendi mesleklerini yapma zevkini tatmak istemelerinden kimsenin şüphesi yok… İçinden çıktığı kendi halkının askeri olmak varken, dünya devlerinin ve petrol kartellerinin âleti olmanın fazla bir itibarı ve şerefi olmasa gerek. Fakat bir kısım bilgelerin onları sürekli göreve davet etmeleri işi en sonunda cazip fakat hem kendileri hem de ülkeleri için âkibeti meçhul bir maceraya dönüştürüyor. Dünya devleri ise ülkeyi mabed ve kışla olarak ikiye bölmenin meyvelerini topluyor.
07.10.2007
E-Posta:
hasangunes@hotmail.com
|