Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 07 Kasım 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

M. Ali KAYA

Birey-devlet ilişkileri



Devletin toplumu bir arada yaşatmak için gerekli olduğunda müttefik olan filozoflar, devlet ile bireyin arasındaki ilişkilere de önem atfetmişlerdir. Devlet-toplum ve devlet-birey ilişkilerinin ölçülerini belirlemeye ve sınırlarını çizmeye çalışmışlardır. Temel sorun şudur: “Devlet toplumun haklarını mı koruyacaktır, yoksa bireyin hakkını mı koruyacaktır?” “Devlet mi kutsaldır, yoksa birey mi kutsaldır?” “Birey devlete mi hizmet edecektir, devlet mi bireye hizmet edecektir?” “Devlet mi korunacak, yoksa birey mi korunacaktır?” “Devlet hakkı mı önemlidir, yoksa birey hakkı mı?” “Devlet için fertlerin feda edilmesi doğru mudur?” “Devlet, kendini korumak için mi vardır, yoksa fertleri ve bireyleri mi koruyacaktır?”

Konuya “Devletin toplumsal ilişkileri düzenleme amacı ne olmalıdır?” sorusuna cevap aramakla başlamalıyız. Bütün, parçaların toplamından ibaret değildir, ondan fazla bir şeydir. Toplum da bireylerin toplamından ibaret değildir, daha fazla ve farklı bir bütündür. Toplumun bir şahs-ı mânevîsi vardır. Beraber yaşamanın sağladığı avantajlar ve oluşturduğu sinerjiyi inkâr edemeyiz. Ancak bütün bunların amacı bireyin mutluluğu mudur veya başka bir şey midir?

Totaliter, baskıcı yönetim biçimleri daima “toplumun çıkarı” ve “kamu düzeni” ilkelerini öne çıkararak, bunu, baskıcı tutumlarına dayanak haline getirmektedirler. Toplum için fertlerin fedâ edilebileceğini savunurlar. Bunun için diktatörler toplumun çıkarlarını öne çıkararak kendilerini meşrûlaştırmaya çalışmışlardır. Kurdukları yönetim biçimleri ile devleti toplum ile özdeşleştirir ve bütünün/toplumun iyiliği adına bireyi ve birey haklarını baskı altına alırlar. Çıkardıkları yasalarda hep “kamu düzeni için” derler. Kamu düzenini bozma ihtimali daima kendilerini haklı çıkarmak için kullanılır. Kamu düzeni için bireylerin hak ve hürriyetleri baskı altına alınır ve yasaklar ile etrafları çevrilerek fertlerin hürriyetleri dar bir alana hapsedilir.

Ortaçağ Batı dünyasında, devletlerin gücünü İlâhî kaynaktan aldığını söyleyen kiliseye bağlı kralların ve krallara hâkimiyetin kaynağını ilâhî otoriteye dayandırmak gerektiğini öğreten kilise mensuplarının “Teokratik” yönetimlerinde birey yalnızca birer uyruktu. Amaçlarının İlâhî adaleti gerçekleştirmek olduğunu söylüyorlardı. Ama bunun dayanakları sadece kendi düşünceleri idi. Kutsal kitaplarda bu konuda bir emir bulunmuyordu. Bu yönetim şeklinde birey yoktur; bireyin varlığı sadece bütünün bir parçası olmaktır.

Bireyin hakları bütün adına ve kendini bütünle özdeşleştiren devlet adına fedâ edilemez. Bireyin kendine has hakları vardır. Ancak bu haklar, bireye, topluma ve devlete karşı da bir takım yükümlülükler ve görevler yükler. Devlet de bireyin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına almak zorundadır. Birey de vergi vererek, askere giderek ve idarecilere itaat içinde bulunarak toplum kurallarına ve yasalara uygun davranarak devlete ve topluma karşı görevlerini yerine getirmekle yükümlüdürler.

Günümüzde birey-devlet ilişkilerinin ortaya çıkardığı karşılıklı hakların ve ilişkilerin ortaya çıkardığı problemlerin çözümü “Demokratik Hukuk Devleti” olarak orta yerde durmaktadır. İnsanlık, asırların acı tecrübeleri ve akıl ve ilim sahibi bilgin filozofların ortaya koyduğu prensipler çerçevesinde şekillenmesi gerekmektedir.

Hukuk devletinde devlet kendi başına bütünle özdeşleştirilen ve kendi başına bir amaç haline gelen baş edilemez bir güç değildir. Aksine bireyin kendilerini geliştiren ve bireyin haklarını koruyan, temel hak ve özgürlükleri kullanabilmelerine imkân sağlayan bir kurumdur.

Bu konuda İslâm filozoflarının ve bilginlerinin katkısını göz ardı etmemek gerekir. Onların eserleri ve devlet içinde faaliyetleri, güçlü ve âdil yönetimlerin oluşmasına da kaynaklık etmiştir. Yusuf Has Hacip, “Kutatgu Bilig” (Mutluluk Bilgisi); Farabi, “Medinetu’l-Fazıla”; Gazali, “Nasihatu’l-Mülûk”; Mâverdi, “Ahkâm-ı Sultaniye”; İbn-i Haldun, “Mukaddime”; Ebu Yusuf, “Kitabu’l-Harac” gibi eserlerle “Âdil devlet” prensiplerini ortaya koymuşlardır ve Batı filozoflarına ilham kaynağı olmuşlardır. İslâm bilginlerinin konusu genellikle “Bireyin hakkı” noktasında odaklanmıştır. Daha sonra demokratik hukuk devleti konusunda İslâm bilginlerinin açılım yapmamaları, Batıdaki gibi hak ihlâllerinin İslâm dünyasında yaşanmaması ve batıda kralların ve şövalyelerin uyguladığı baskıcı idarelerin doğuda olmaması ve âdil devlet yapısının kurulmuş olmasıdır.

Batıda ise bu konuda önemli açılımlar yapan filozofların başında John Locke (Loke) gelir. Locke, Batıda yöneticilerin baskısından bireyi ve toplumu korumak için yönetim erkini ikiye ayırmayı düşünür. “İnsanların devlet kurmalarının amacı canlarını, mallarını ve özgürlüklerini korumaktır. Bunun için yasaları yapanların yürütme erkini de tekellerine almaları tehlikelidir. Kendilerini yaptıkları yasaların üstünde görenler, toplumu ve bireyleri tehlikeye atabilirler. Yasaları kendi çıkarları doğrultusunda yapabilirler. Bunun için yasama ile yürütmenin ayrılması gerekir. Buna ‘güçler ayrılığı’ denir” diyerek bunun gereğini savunmuştur.

Locke’a göre bireylerin devlet ile yaptıkları sözleşme gereği temel hakların çiğnenmesi durumunda yargılama ve ceza verme hakkı devlete verilmiştir. Ama devredilen tabiî haklar değildir. Bundan dolayı yönetim hakkı mutlak ve sınırsız değildir. İdareci, yani devlet, bireyin temel haklarını korumak için bu görevi üslenmiştir. Yoksa bireyler ve toplum üzerinde mutlak egemenliği söz konusu değildir. Yönetim görevini kötüye kullandığı takdirde halkın yönetime verdiği yasama, yürütme ve yargı hakkını geri alarak başkalarına verme hakkı doğar.

07.11.2007

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Yazıları

  (03.11.2007) - GELECEĞİ PLANLAMAK VE KADER

  (01.11.2007) - Cihad ve İ’lây-ı Kelimetullah

  (26.09.2007) - Beklentilerimiz ve geleceğe ümitle bakmak

  (08.09.2007) - Nefis

  (07.09.2007) - Tevekkül

  (17.08.2007) - Dinde muhakeme ve muvazene

  (29.07.2007) - Kalben buğzetmek ne demektir? (2)

  (28.07.2007) - Kalben buğzetmek ne demektir? (1)

  (27.07.2007) - Doğru ve güzel konuşmak

  (22.07.2007) - Peygambere salâvat getirmenin mahiyet ve önemi

 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT


 Son Dakika Haberleri