Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 25 Mart 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 


Hüseyin EREN

Bir sepet dünyalık



Zamanın üstünde zaman içre konuşan Bediüzzaman, bütün mal varlığını elinde sepetle taşımakla, dünyalaşan dünyalılara adeta meydan okur…

Akıntıya karşı tek başına kürek çekme, dünyaya hâkim zihniyete karşı dik duruş ve dikiliş; kuru bir söz, süslü bir lafız değil, bir ömre sığdırılmış inanç ve aksiyon… Ölüme hakikat adına hayatıyla haykırma, dünya bütün ihtişamıyla ona gelirken elinin tersiyle itebilme cesaretini gösterme; ömrünü ne büyük bir ulvî dâvâ ile geçirdiğini gösteriyor…

Dünya adına kaybedecek bir şeyi olmaması, dünyaya meydan okutacak güç veriyor ona… Gücü güçsüzlükte, varlığı yokluğa ermekte, zenginliği fakrında, izzeti zilletli her şeyi reddetmesinde… Kendisine teklif edilen yalıları, makamları, menfaatleri, rütbeleri kabul etseydi, asra böyle hür ve gür bağırabilir miydi? Bağlayıcı en küçük bir tiryakiliği bile kabul etmemesi, kendisine hükmetmek isteyenlere verdiği en güçlü bir cevap…

Küçük zevk tiryakiliklerini bile kabul etmemesi onu daha da hürleştiriyor, deni dünyaya bağlayan bütün bağları kesmesi, tutulamaz bir zindelik veriyor… Sürgünler, hapishaneler coşkun bir nehir gibi akan enerjisini durduramıyor…

Ya padişahların, paşaların tekliflerini kabul etseydi, hediye ve sadakaları alsaydı, medeniyetin uyutucu oyunlarına ilgi duysaydı; ter ü taze, berrak mı berrak Risâle-i Nur, bu sadelik ve zindelikte olabilir, büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüllerde tesir edebilir miydi?

Bu aynada şimdilerde kendimizi seyretsek ne görürüz acaba? Ya da bakmaya cesaretimiz var mı? Halimiz Hakkın hatırını âlî tutan bir hâl mi? Tevekkül, kanaat ve iktisat hayatımızın neresinde? Dünyalık eşyalarımızı taşımak için kaç kamyon gerekli? Kesben ve kalben terk dengelerini kurabildik mi? Medeniyet adına her gün yenisi çıkan uyutucu ve uyuşturucu zevk ve meşguliyetlerden ne kadar kaçabiliyoruz veya kaçmıyor muyuz artık?

Teviller teviller teviller… “Hilesizlik en büyük hiledir”i kendi hilekâr nefsimize karşı uygulamayıp, aklımız ve kalbimizle emmâre nefsi ablukaya almadıkça dünyaya meydan okumalarımız cılız kalacaktır… Bırakın bağırmayı kendi sesimizi kendimiz bile zor duyacağız; sadece örnek vereceğiz Bediüzzaman’dan, talebelerinden…

Onlara kimse bir şey demiyor, diyemiyor zaten… Mesele bizleriz; izi aynı tazelikte takip edemiyoruz… Sebepler cihetinden çok zenginiz, hakikatleri hayata aktarma noktasında fakir… Fakiriz çünkü eşyamız çok, tiryakiliklerimiz fazla, bağımlılıklarımız büyük…

Ve ceza, cinsiyle dünya cihetinden geliyor; vurdukça vuruyor sıkıntılar, bir okşuyor yüz belki bin tokat vuruyor dünya… Ya ayılın; kalbinizdeki bütün eşyaları bir elinizde taşıyacak kadar azaltarak hafifleyin ya da kamyonlarca eşyayı, tırlarca zırvaları sırtınızda belinizde taşıyarak ağırlaşın… Ne sesiniz çıkar, ne de soluğunuz; ne hürlüğünüz kalır, ne gürlüğünüz… Konuşursunuz yine de, siz söyler siz dinlersiniz, yazarsınız yine de, siz yazar siz okursunuz…

Elindeki sepetle dünyaya basan, zamana yürüyen Bediüzzaman’ı düşünmek ve yürümek ardından… Kaç dünya, kaç zaman var aramızda bilinmez; bildiğimiz Kur’ânî yolu, Nebevî caddeyi gösteren izini kaybetmemek. Ağırlıkları atarak, tiryakilikleri bırakarak yürümek, yürümek, yürümek… Yetmez koşmalı, öyleyse eşyaları biraz daha atmak lâzım; akıl nezaretinde kalp boşluğu, yürek serinliği ile yürünür bu yol… Yolumuz açık olsun.

25.03.2008

E-Posta: huseyineren@yeniasya.com.tr




Nimetullah AKAY

Geçen onca yıllar



Uyku ilen geçen gecelerin şafağında uyanıp Kâinatın Sultanına karşı kulluk vazifemizi yerine getirdiğimizde, önümüzdeki günün bize neler getireceğini bilemeyiz. Bazen önümüzdeki saatlerde, geçen günlere benzer durumlar yaşarken, bazen de hiç aklımızda olmayan vakıalarla karşılaşırız. Bu sebeple de sabahın seher vaktinde ellerimizi duâya açıp Rabbimizden günümüzün hayırlı geçmesini talep etmekteyiz. Bu durum bize gösteriyor ki, her durum gibi önümüzdeki günleri de duâlarımızı arttırmanın bir vesilesi haline getirebiliriz.

Geriye dönüp baktığımızda da yaşadığımız onca yılların göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş gibi olduğunu düşünürüz çoğu zaman. Birbirini takip eden yıllarda gördüklerimizi, hatırladıklarımızı sanki bir rüya âleminde yaşamışız gibi bir hâlet bizde mevcut olmaktadır böyle zamanlarda. Aslında böyle durumlarda, önümüzdeki günler ve yılların tıpkı geçen zamanlar gibi hızla akıp gideceğini bildiğimiz halde, bundan önemli bir ders alma noktasında başarılı olmamamız bizlerin büyük bir handikapıdır.

Her şey gözümüz önünde cereyan ederken ve bizzat onları yaşarken bile almamız gereken dersleri almaktan uzak oluşumuz, bizleri gaflete düşüren ne derece büyük düşmanlara sahip olduğumuzu bize göstermektedir. Öyle düşmanlar ki, sadece dünya hayatımızı zehirlendirmekle kalmayıp, ebedî olarak kalacağımız âlemde sonsuz bir azap içinde yaşamamız için büyük çaba sarf etmektedirler. Elbette şeytan ve onun içimizdeki temsilcisi olan nefisten bahsettiğimi biliyorsunuz.

Nefsimiz ve şeytanlar ne kadar bizleri uzun yıllar yaşama vehmiyle kandırsa bile, yakın denecek bir zamanda ölümün yakamıza yapışacağı gerçeğini de, ne yaparsak yapalım yine de unutamayız. Evet yaşadığımız günlerin hızla akıp gitmesinden anlıyoruz ki hayatımızın, değiştiremeyeceğimiz önemli bir hedefi bulunmaktadır. O hedef de şüphesiz ölüm vakıasıdır. Ölüm öyle bir gerçek hâlindedir ki, inanan inanmayan herkese kendi varlığını kabul ettirmiştir. Bir kısmı ölüm sonrası için bir fikre sahip olmadığı halde ve hatta inkâr ettiği halde ölüm gerçeğini kabullenmekten kendini alamamaktadır.

Herkes açık bir şekilde görüyor ki, bütün hayat sahipleri ölüm denen gerçeğe doğru adeta koşar adımlarla gitmektedir. Hayatın bütün gerçeklerini düşünmekle yükümlü olan bizler, diğer canlılardan farklı olarak ölümün bir gün geleceğini düşünüyor ve bu dünya hayatımızın ilânihaye devam etmeyeceğini biliyoruz.

Kimimiz ölümden sonraki hayatın düşünülmesi ve dünya hayatının buna göre şekillenmesi gerektiğine inanıyor, ona göre de yaşamaya çalışıyorsak da, ne yazık ki, adeta ölümden sonraki hayat yokmuş gibi hareket eden ve bütün himmetini dünyanın geçici değerlerine harcayan, bu uğurda olmadık fedakârlıkta bulunan insanlar da azımsanmayacak kadar çoktur.

Zihniyet farklılıkları, aynı şartlarda yaşayan, aynı ikaz ediciler tarafından uyarılan insanların birbirlerinden çok farklı bir şekilde dünya hayatını yaşamalarına sebep oluyor. Böylece her bir insan kendi nev-î şahsına uygun bir insan hâline gelmekte, herkes ayrı bir âlem halinde görülebilmektedir. Bu âlemlerin oluşmasında, Hâlık-ı Rahim tarafından biz insanlara verilen akıl nimetinin değişik şekillerde kullanılması önemli rol oynamaktadır.

Evet, akıl gibi bir nimetle imtiyazlı bir şekilde yaratılan ve ayrıca da başka mahlûkatta bulunmayan birçok insânî duygularla donatılan insanoğlu çok ciddî bir imtihana tâbî tutulmuştur. Bunun farkında olanlar, bu imtihanda başarılı olmak için, nefislerini aştıkları ve şeytanların yönlendirmelerinden kendilerini kurtardıkları ölçüde önemli faaliyetlerde bulunurken, diğer bir kısım gafil insanlar imtihanın varlığını bile kabul etmemektedirler.

Her aklı olanın kazanmadığı, her açıkgöz gibi görünenin kazançlı çıkmadığı bu dünyamızda, baştan sona hayatının her dakikasını kayıpla kapatan ve bu dünya ticaretinde müflis tüccar durumuna düşen nice insanlar bulunmaktadır. Her şeyden önce onlar dünyada mânevî bir ticaretin varlığından haberdar değillerdir. Onlar sadece dünyanın maddî kazanımlarıyla ilgili olmakta, ancak dünyada da bir türlü kazançlı bir yaşantıya kavuşma imkânını bulamamaktadırlar. “Eşref-i Mahlukat” olan insanın bu duruma düşmesi acı ve üzüntü verici değil mi?

25.03.2008

E-Posta: akay@yeniasya.com.tr




Murat ÇETİN

Aferin!



Şu 367’yi bulduğunuz iyi olmuştu. İstemediğiniz bir ismin Çankaya’ya çıkmasına kısa bir süreliğine de olsa engel oldunuz. Aferin!

Danıştay saldırısında suçu irticaya atmak süper bir fikirdi. Kimsenin aklına gelmeyen sizin aklınıza geldi. Aferin.

Saldırının başka bağlantıları ortaya çıkınca yayın yasağı koydunuz. Takdir ettim doğrusu, aferin!

Malatya’daki yayınevi katliâmında da irtica demeye kalktınız. İnandırıcılığı olmadığı halde aynı şeyleri temcit pilavı gibi önümüze sürme becerinize yine da aferin!

Hrant Dink cinayetinde, olayın üstüne gidilmesini istiyor gibi yapıp, örtbas etmeniz de ancak size has bir yetenekle olabilirdi. Aferin!

Ergenekon’a karşı kör ve sağır olmayı nasıl başardınız, takdire şayan. Ortalığı çeteler sarmışken, siz irtica yaygarasını koparmayı becerdiniz. Aferin!

Kapatma dâvâsının hukukî bir süreç olduğunu izah etmekte zorlandınız. Ama inandırıcılıktan bu kadar uzak bir konuda aldığınız mesafeyi de görmezden gelemeyiz. Aferin!

Önce Avrupa’da bile kapatma dâvâsı var dediniz. Kimse bunu yemedi. Üstelik Avrupa’dan yükselen itirazları da duymazdan gelemediniz. Siz de “Avrupa’ya kendimizi anlatamadık. Ah şu muhalefet” diye güzel bir manevra yaptınız. Aferin!

Başörtüsü yasağını bir süre laiklikle, bir süre Anayasa Mahkemesi kararıyla, bir süre de AİHM ile sürdürdünüz. Tam ipliğiniz pazara çıkmak üzereyken, “mahalle baskısı”nı icat etmenize hayran kaldık. Kimseyi inandıramamış olsanız da, çabalarınızı yok sayamayız. Aferin!

İşinize geldiğinde kurumsal mutabakatı, işinize geldiğinde yargı kararlarını önümüze sürmekten çekinmediniz. Aynı şeyleri biz söylemekten bıktık, ama siz dirayetli çıktınız yeni bahaneler üretmekten bıkmadınız. Aferin!

Askerî darbe oldu, onu desteklediniz. Yargısal darbe oldu, “E, kuvvetler ayrılığı” diye omuz verdiniz. Her şeye rağmen “Ben darbeye karşıyım. Ama..” demekten vazgeçmediniz. Demokratlığınız gözlerimizi yaşarttı. Aferin!

Çeteciler yakalanırken, gözaltı üslubuyla meselenin esasını gizlemek konusundaki gayretleriniz bizi titretti ve kendimize getirtti. Bunun için size müteşekkiriz. Aferin!

Direndiniz… Direndiniz… Sonunda “Ergenekon” yazmayı başardınız.

Aferin!

25.03.2008

E-Posta: murat@yeniasya.com.tr




Şaban DÖĞEN

İki meleğin duâsını biliyor musunuz?



Her sabah yeryüzüne iki melek inermiş. Biri “Malını Senin yolunda harcayanın karşılığını ver,” diğeri de, “Ya Rabbi, cimrilik yapıp vermeyenin de malını helâk et” diye duâ edermiş.1

Bu hadis-i şerif, Buhârî ve Müslim’de yer alıyor. Günahsız ağızlarla yapılan duâların ne kadar önemli, makbul olduğunu biliyoruz. Allah bire en az on, yerine göre yedi yüz ve binlerce sevap verirken, maddeten de bol bol ihsanlarda bulunmakta, önünü açmaktadır.

İnsan bir tevziât memurudur. Mal-mülk herşey Allah’ındır. Kur’ân’ın da açıkça, “Rızık olarak verdiklerimiz”2 ifadesini kullanır. İnsanda emaneten durmaktadır bu mal. Karun gibi, “Ben kendi gücüm ve bilgimle kazandım” deme gibi bir nankörlüğe girmeyecektir.

Zekâtını veren, hayır ve hasenâtını yapan fakirin makbul duâsını alacak, bu yönüyle de bolluk ve berekete kavuşacaktır. Zekâtını vermeyen kişinin aslında zekât miktarı malı; kurtarmadığını, zekât kadar bir malın mutlaka servetinden çıkacağını da biliyoruz.

Allah mal-mülk, makam-mevki, güzellik gibi çeşitli nimetlerle imtihan ediyor kullarını. Bu nimetlerin yoklukları da bir imtihandır, varlıkları da. Varlıkları güzeldir, ama hakkını vermek, kötüye kullanmamak şartıyla.

Hakkı verilmediğinde riskleri vardır malın. Buna bir hadis-i şeriflerinde Kâinatın Efendisi (asm), “Malları çok olanlar mahvolmuşlardır” buyurduktan sonra, “Ancak sağını, solunu, önünü gözetenler müstesna. Ancak bunlar da pek azdır”3 demektedir.

Peygamberimiz (asm) başka bir hadis-i şeriflerinde de, “Malının zekâtını verdiğinde malın borcunu ödemiş olursun”4 buyurarak malın hakkının nasıl verileceğini açıkça göstermiş olurlar.

İmanın hazzını, lezzetini almak da söz konusu zekât vermekte. Çünkü Allah Resûlü (asm), “Her sene tam bir içtenlikte zekâtını vaktinde veren kimse imanın tadını almış olur”5 buyuruyorlar.

Demek mal hakkı verildiğinde güzel bir nimet, aksi halde felâket getiriyor insana.

Dünyada imtihan için bulunduğunun şuuruyla hareket eden kimse mal-mülk dahil sahip olduğu her nimetin şükrünü ifa etmeye çalışır. Nimetin hakkını veren, şükreden kazanır. Aksi halde kaybeder.

Dipnotlar:

1- Buhârî, Zekât: 27; Müslim, Zekât: 57.

2- Bakara Sûresi: 3.

3- Fethü’r-Rabbânî, 9:160 (Hadis no: 204.)

4- Tac, 2:24.

5- A.g.e.

25.03.2008

E-Posta: sdogen99@ttnet.net.tr




Hüseyin GÜLTEKİN

Maksat rızâ-ı İlâhî olunca



Öğretim yılı başındaki meslekî öğretmenler toplantısını, her zaman olduğu gibi yine cuma saatine denk getirmişlerdi. Namaz vakti girdiğinde toplantıya kısa bir ara verildiğinde, ben de bu fırsatla hemen yakınımızdaki bir camiye cuma namazına gittim. İki rekât farzdan sonraki dört rekât sünneti de kıldıktan sonra, hızlı adımlarla, devam etmekte olan toplantıya geldim.

Toplantı bitiminde, toplantı başkanı ilköğretim müfettişi benimle görüşmek istediğini söyledi. Beraberce bitişikteki odaya girdik. Bana hemen, niçin toplantıyı terk ettiğimi, yüksek bir ses tonuyla sordu. Ben de, toplantıya ara verildiği için cuma namazına gittiğimi söyleyince; “Senden başka Müslüman yok mu? O kadar öğretmenin içinde bir tek sen mi namaz kılıyorsun?” dedi. Ben de gerginliği daha fazla tırmandırmamak niyetiyle, hem de âmirim makamında olan zata karşı bir saygısızlık olmasın gayesiyle “Efendim, benden başka Müslüman pekçok. En azından ben herkese o gözle bakıyorum. Benden başka namaz kılan insanlar da pek çok” deyince, adam daha da sert bir şekilde ve sesini de yükselterek “O halde niçin toplantıyı terk ederek namaza gidiyorsun? Bunun suç olduğunu bilmiyor musun? Toplantıdaki diğer bazı arkadaşların da namaz kıldıklarını biliyorum. Onlar niye gitmiyorlar da sen gidiyorsun? Başına gelecekleri herhalde bilmiyorsun?” dedi.

Benim bu saygılı, yumuşak tavrımı bir zaaf, bir korku hâli olarak algılayan ve o celâlli hali devam ettiren müfettişe “Âmirlik makamında bulunmanız, size, muhatabınızı azarlama, onu tehdit etme yetkisini vermez. Bu tavrınızla asıl siz suç işliyorsunuz. Sizin anlayışınıza göre cuma namazına gitmem suç ise, yapacağınız iş, gerekli kanuni işlemi yapmaktır. Bir öğretmene böyle bağırıp çağırmaya hakkınız ve yetkiniz yoktur” deyince, o ana kadar kahramanlık gösterisi yapan müfettiş “Ben öyle demek istemedim, beni herhalde yanlış anladınız” diyerek geri adım atmak zorunda kaldı.

Yıllar sonra yine bir cuma saaatinde, yine bir meslekî öğretmenler toplantısı... Yine toplantının başkanlığını mânevî değerlere mesafeli bir müfettiş yapıyor. Ben de İlköğretim Müdürlüğü vazifesini deruhte ediyorum.

Yine toplantı devam ederken cuma saati geldi. Ben söz alarak, müfettiş beye hitaben, öğretmenlerin de duyacağı bir şekilde cuma saatinin girdiğini, cuma namazına gidebilmek için toplantıya kısa bir ara verilmesini söyledim. Müfettiş bana cevaben; kendisinin toplantıyı bitirip, hemen ile dönmesi gerektiğini, öğretmenlerin de aynı şekilde köylerine döneceğini, zamanın sınırlı olduğunu, dolayısıyla toplantıya ara vermenin doğru olmayacağını söyledi. Ben de, belki düşündüğüm yönünde bir çare olur niyetiyle bu durumu öğretmen arkadaşların oyuna sunmanın doğru olacağını söyledim. Müfettiş bey “Elbette olabilir” diyerek, cuma namazı için bu toplantıya ara verip vermemeyi oylamaya sundu. Ne hazin ki, hiç namazını geçirmeyen öğretmenler dahi cuma namazına gitme yönünde fikir beyan etmekten imtina ettiler. Ben de müfettişe “Öyleyse ben cuma namazına gidiyorum, siz toplantınıza devam edin” diyerek toplantıyı terk ettim.

Seneler önce başımdan geçen bu hatıralar nereden aklıma geldi ve bunları neden sizinle paylaşma lüzumu hissettim. Buradaki maksadım, kendimi anlatmak asla değil. İtiraf etmeliyim ki, beni gurura sevk edecek ne bir cesaretim, ne de bir başka özelliğim yok.

Otuz yılı geçen meslek hayatı boyunca şuna şahit oldum ki, rıza-ı İlâhî yolundaki yaşantımda azıcık bir gayretim, küçücük bir cesaretim, bütün engelleri bertaraf etmeye kâfî geldi. En zor, en tehlikeli şart ve zeminlerde dahi başta namaz olmak üzere, bütün dini vecibeleri yerine getirmenin mutluluğunu yaşadım. Böyle bir durumdaki muvaffakiyet, kişinin takvâ veya cesaretinden değil, muvaffakiyeti veren, mânileri def eden Yüce Allah’tan (cc) başkası değildir. Yeter ki Onun rızasını gaye edinelim ve o niyetle gerekli adımları atmasını bilelim.

25.03.2008

E-Posta: hgultekin@yeniasya.com.tr




M. Latif SALİHOĞLU

Bediüzzaman'ın Nevrûz'u



Nevrûz kutlamaları, bu sene pekçok yerde maalesef olaylı geçti. Sıcak çatışmaya kadar varan yüksek gerilimler sebebiyle hem can kaybı yaşandı, hem birçok insanımız yaralandı, hem de büyük çapta maddî hasar meydana geldi.

Bu arada, olaysız geçen Batman'daki Nevrûz kutlamaları esnasında, kalabalığın arasına giren bir grubun, çok dikkat çekecek şekilde Bediüzzaman Hazretlerinin posterini açıp göstermeleri, medyada olduğu gibi kamuoyunda da geniş dalgalanmalara sebebiyet verdi.

Bazı çevreler, hemen "Mal bulmuş Mağribî gibi" haberin üzerine atladılar. Kimisi, o görüntüleri bahane ederek, Said Nursî ve talebelerine yönelik haksız isnat ve iftiralarda bulunmayı tercih etti.

Çoğu insanın da kafası karıştı, zihni bulandı, bu manzarayı görünce...

Ayrıca çok üzüntü duyanlar da oldu.

Oysa, ne merhûm Bediüzzaman'ın, ne de hayattaki talebelerinin bir dahli var bu işte. Dolayasıyla, kana ve şiddete bulaşan ve nâhoş görüntüleri derhatır eden bir gösteri esnasında, birilerinin çıkıp resimlerini göstermesi, posterini açması karşısında ne desin, ne yapsın Said Nursî?

Evet, o görüntüler, doğrusu hiç hoş olmadı, hiç şık düşmedi. Ancak, bunda Üstad Bediüzzaman'ın veya talebelerinin herhangi bir dahli, yahut suçu, kabahati söz konusu bile değil.

Gerçi, poster açan grubun niyetini bilemiyoruz. Belki de, kendince iyi niyetli bir gösteride bulundular.

Fakat, niyet ne olursa olsun, Üstad Bediüzzaman'ın bu tarz Nevrûz kutlamalarıyla hiçbir bağ ve münasebetinin bulunmadığını burada ifade etmek durumundayız. (Bediüzzaman'ın Nevrûz'u çok daha farklıdır.)

Dolayısıyla, bütün bu nâhoş gelişmeler açıkça gösteriyor ki, Nevrûz adına sergilenen bu tür etkinliklerin, gerçekte Nevruz'un aslî mânâ ve mahiyetiyle hiçbir alâkası bulunmuyor.

Baharın müjdecisi, nebatatın dirilişi ve cümle mahlûkatın bayramı mahiyetindeki Nevrûz'un, böyle siyasî ve ideolojik maksatlara âlet edilmesi, ülkemiz ve insanlarımız açısından cidden bir talihsizliktir.

Bizi daha çok huzura, barışa, kardeşliğe, kaynaşmaya sevk etmesi icap eden böyle bir günün, tam aksi bir maksada dönüştürülerek, kanla, hiddetle, şiddetle, öfke ve husûmet ateşiyle âdeta eşdeğer bir hale sokulmak istenmesi, aklı başında olan hiçbir vatandaşa mâkul ve mantıklı gelmese gerek.

Dolayısıyla Nevrûz, aslî mânâsına uygun şekilde kutlanır ve idrak edilirse hoştur, güzeldir. Meselâ, Bediüzzaman Said Nursî, Nevrûz'a bu nazarla bakmış ve öyle değerlendirmiştir. O "Nevrûz–u Sultanî" diye bahsettiği ve "Nevrûz–u Nevbahar" şeklinde isimlendirmiş olduğu 21 Mart gününü, aynı zamanda "mahlûkatın bayramı" mânâsında anlamış ve aynı mânâyı eserlerine de yansıtmıştır. (Bkz: Haşir Risâlesi; ayrıca Son Şahitler–4, s. 312.)

Ayrıca, Münâzarât isimli eserinde, ebedî dirilişin başlangıcı olan ölüm hakikatini Nevrûz Bayramına nisbet ediyor ve bir Arabî ibâreyle hikmet dolu şu ifadeyi kullanıyor, Üstad Bediüzzaman: "Vel–mevtü yevm–i Nevrûzina." Yani: "Ölüm, bizim için Nevrûz Bayramı günü gibidir." (Age, s. 101)

Evet, ölüm günü Hz. Mevlânâ için nasıl bir "Şeb–i Arus" ise, Hz. Bediüzzaman için de yeniden diriliş mânâsındaki "Nevrûz günü" mânâsındadır.

Dolayısıyla dirilişi, heyecanı, sevinci, coşkuyu, güveni, barışı, bayramı çağrıştıran ve bu mânâlara tekabül eden "Bediüzzaman'ın Nevrûz"unda, hiddetin, şiddetin, siyasetin ve kanlı ideolojik gösterilerin yeri yoktur ve olamaz.

Hâsılı, lütfen diyoruz; lütfen, Üstad Bediüzzaman ya olduğu gibi, yani ya lâyıkı veçhiyle tanınsın, tanıtılsın, nazara verilsin, ya da herkesin Nevrûz'u kendisine kalsın. Tâ ki, zıtlıklar birbirine karıştırılmasın ve yanlış anlaşılmalara mahal verilmesin.

Tarihin yorumu

Ali Emirî Efendi

Bir gün evvel İstanbul'da vefat eden Ali Emiri Efendi, Fatih Camii haziresinde, dolayısıyla Sultan Fatih Türbesine yakın bir mevkide toprağa verildi.

Bir ayaklı kütüphane gibi Osmanlı mülkünü diyâr diyâr dolaşan Emirî Efendi, hayatının otuz yılını memuriyetle geçirdi.

1857 Diyarbekir doğumlu olan Ali Emirî, kâtip ve defterdar olarak Diyarbekir, Selanik, Adana, Kırşehir, Trablusşam, Elaziz, Erzurum, Yanya, İşkodra, Halep ve Yemen’de memuriyet hizmetinde bulundu.

II. Meşrûtiyetin ilân edildiği 1908'de ise, kendi arzusuyla emekli oldu.

Bu tarihten sonra ise, bütün mesaisini ilimle meşguliyet, kıymetli eserleri toplamak ve has dostlarıyla görüşüp ilmî sohbetlerde bulunmaya hasretti.

* * *

Ali Emirî Efendinin en mühim hizmetlerinden biri de, Kaşgarlı Mahmud'un asırlardır bilinen, ancak bir türlü bulunamayan Divân–ı Lûgati't–Türk isimli muazzam eserini bulup ilim dünyasına kazandırması oldu. Bu yazma eser tek nüsha idi ve dünyada ikinci bir eşi–benzeri yoktu.

Bir sahaftan 30 liraya alarak 1910’da elde ettiği bu eserin yanı sıra, ayrıca binlerce yazma–basma eseri de toplayıp istifadeye sunmayı planlayan Emirî, nihayet bu sevdâsına da ulaşmayı başardı.

İstanbul'un Fatih semtinde kurmuş olduğu Millet Kütüphanesini bu kıymetli eserlerle doludurarak, gelecek nesillere çok hayırlı bir miras bıraktı.

Yakın zamanda restore edilerek yeniden hizmete açılan bu kütüphaneye, günümüz neslinin çok ihtiyacı olduğu kanaatindeyiz.

25.03.2008

E-Posta: latif@yeniasya.com.tr




Süleyman KÖSMENE

Muhtelif konular



Abdullah Bey:

*“Tekellüf ne demektir? Tekellüflü hallere örnek verebilir misiniz? Onun ne gibi zararları vardır?”

Tekellüf, lügatte zoraki hareket, kendi isteğiyle külfete ve bir yükün altına girme ve bir zorluğa katlanma demektir. Mastardır. Yorumda zorlama da tekellüf kelimesiyle ifâde edilmiştir.

Hazret-i Yâkub’un (as), kardeşleri tarafından kuyuya atılan oğlu Yusuf’a (as) karşı duyduğu derin hislerin İmam-ı Rabbânî tarafından “uhrevî muhabbet/aşk” olarak nitelendirilmesini “tekellüflü bir tevil” olarak değerlendiren Saîd Nursî Hazretleri; bu yüce hislerin düpedüz “şefkat”ten başka bir şey olmadığını hatırlatır.

Rahmân ve Rahîm isimlerini bütün kâinâtı yutacak, her rûhun bütün ebedî ihtiyaçlarını doyuracak ve hadsiz düşmanlardan emin edecek büyük bir nûr olarak gördüğünü beyan eden Bedîüzzaman Hazretleri, Vedûd ismine ulaştıran aşk ile Rahmân ve Rahîm isimlerine ulaştıran şefkati birbirinden ayırır. Üstad Saîd Nursî Hazretleri, büyük nûr olan Rahmân ve Rahîm isimlerine yetişmek için fakr, şükür, acz ve şefkat vesîlelerini, yani Allah’a karşı âcizliğini ve fakirliğini hissetmek ve kulluğunu bilmek vasıflarını önemli görür. Bu vasıflar kişiyi Allah’ın izniyle Rahmân ve Rahîm isimlerine yetiştirir.

Bedîüzzaman burada İmam-ı Rabbânî’ye muhalif olarak Hazret-i Yâkub’un (as) oğlu Hazret-i Yusuf’a (as) karşı duyduğu şiddetli duyguların ve parlak hislerin şefkat olduğunu kaydeder. Çünkü Saîd Nursî’ye göre şefkat, aşk ve muhabbetten çok keskin, çok parlak, çok ulvî ve çok nezîhtir ve peygamberlik makamına daha uygundur. Fakat muhabbet ve aşk, Allah’tan başkasına karşı şiddetli derecede olsa peygamberliğin nezih ve temiz makamına uygun düşmüyor. Öyleyse Kur’ân’ın bildirdiği üzere, Hazret-i Yâkub’un (as) Hazret-i Yûsuf’a (as) karşı beslediği şiddetli hisler, yüksek bir şefkat derecesidir. Vedûd ismine ulaşmaya vesîle olan aşk ise Züleyhâ’nın Hazret-i Yûsuf’a (as) karşı beslediği muhabbette söz konusudur. Kur’ân Hazret-i Yâkub’un (as) hislerini Züleyhâ’nın hislerinden ne derece yüksek göstermişse, şefkat de aşktan o derece yüksektir.

Bilindiği gibi Kur’ân, Züleyhâ’nın duygularını, “sevgisi onun yüreğine işlemiş” ifâdesiyle1; Mısır’dan oğlunun kokusunu alan Hazret-i Yâkûb’un (as) hislerini ise, “Doğrusu ben Yusuf’un kokusunu duyuyorum”2 sözleriyle bildirmektedir. Bu âyetler Züleyha’nın hislerini “muhabbet” olarak, Hazret-i Yâkub’un (as) oğluna karşı beslediği hisleri ise Mısır’dan hissedilen bir şefkat derinliğinde beyan etmektedir.

Burada, İmam-ı Rabbânî’nin, “Yûsuf Aleyhisselâmın güzellikleri uhrevî güzelliklerden sayıldığından ona muhabbet dünyevî muhabbetler cinsinden değildir ki, kusur olsun” sözünü nakleden Bedîüzzaman, der ki: “Ey Üstad! O, tekellüflü bir tevildir. Hakîkat şu olmak gerektir ki, o, muhabbet değil, belki yüz defa muhabbetten daha parlak, daha geniş, daha yüksek bir mertebe-i şefkattir.”3

Nesneyi olduğu gibi görmek, yorumda zorlamalara girmemek, eşyayı olduğundan farklı görmemek bize hakîkat yolunda her zaman kolaylık ve istikamet sağlar.

***

Huzur rumuzlu okuyucumuz: “Bilhassa böyle kriz ortamında evde yenilip içilen erzak ya da kullanılan eşyada lüks sınıfında kabul edilebilecek şeyleri istimal etmenin—maddî imkân olsa dahî—bir mahzuru var mıdır?”

İslâm dîninde tutumlu/iktisatlı olmak bir ekonomik kural olmaktan çok, bir ahlâk ilkesidir ve hayatın her alanını kapsar. Kriz ortamında olalım, olmayalım, her hâl ve her şart altında tutumlu olmalıyız ve hayra, hasenâta, yardımlaşmaya, iyiliklere daha çok imkân ayırabilmeliyiz. Irmak kenarında da olsak abdest alırken tutumlu olmamız gerektiği temsili haklı olarak çok verilir. Hazret-i Ömer’in (as) oğlu Abdullah’ın (ra) çarşı içinde kırk para için pazarlık etmesine rağmen, evinin kapısına gelip kendisinden yardım isteyen fakirlere kese kese altın vermesi bize her zaman ve her şartta tutumlu olmamız gerektiğini, fakire, fukaraya, hayra, hizmete ve cümle iyiliklere daha çok para ayırmamız gerektiğini, zorunluluk derecesinde âdetâ zihnimize perçinler.

Tutumlu olmak ayrıca zenginliğin de, bereketin de, mutluluğun da anahtarıdır. Öyleyse maddî imkânımız olsa dahî her zaman ve her yerde tutumlu olmayı, lüks harcama yapmamayı, savurgan olmamayı bir ahlâk prensibi olarak kabul etmeli ve yaşamalıyız.

Dipnotlar:

1- Yûsuf Sûresi, 12/30

2- Yûsuf Sûresi, 12/94

3- Mektûbât, s. 34-35

25.03.2008

E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr




Kazım GÜLEÇYÜZ

Gözaltı soruları



Bir önceki Cuma akşamı AKP’ye açılan kapatma dâvâsıyla sarsılmıştı Türkiye. Bir hafta sonraki Cuma akşamının şok gelişmesi ise, İlhan Selçuk, Doğu Perinçek ve Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu’nun Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınmaları oldu.

Bu isimler içinde, durumu en çok nazara verilen ve hakkındaki gözaltı işlemine “83 yaşında, yeri yurdu belli, yanında devamlı iki koruma bulunan bir kişinin sabaha karşı evinde karga tulumba derdest edilmesi olacak şey mi?” söylemleriyle tepki gösterilen kişi İlhan Selçuk’tu.

Gerçi Selçuk’un kendisi evvelce mürteci saydığı kişilere yapılan çok daha ağır muamelelere duyarsız kalmayı, hattâ alkış tutmayı itiyad edindiğinin örnekleriyle dolu bir sicile sahip ve başına gelen olay kaderin yine adalet ettiğinin ibret verici yeni bir örneğini oluşturmakta.

Selçuk ve yoldaşları vaktiyle Bediüzzaman'a, nur talebelerine ve dindarlara yapılan haksız ve hukuksuz baskın, gözaltı ve tutuklamaları, aylarca hapiste tutmaları az mı alkışlamışlardı?

Şimdi aynı muameleye kendisi maruz kalıyor.

Sicilinde cuntacılığının kayıtları da mevcut bulunan ve son dönemde ulusalcı-kızılelmacı ittifakın başını çekenlerden biri olan Selçuk’un maruz kaldığı bu muamele, “Hukuk bir gün herkese lâzım olur” gerçeğinin yeni bir teyidi.

Ancak ne olursa olsun, hukuk herkesin güveneceği bir sığınak ise, bu çeşit şeyler olmamalı.

Ve Demirel’in demokrasiyi anlatırken Churchill’den aktardığı “Sabahın köründe kapınız çalınırsa, bunun sütçü olduğundan emin olmanın adıdır demokrasi” sözündeki anlamla çelişen ve ancak darbe dönemlerinde görülen olağanüstü baskın ve gözaltı uygulamalarının AB adayı 21. yüzyıl Türkiye’sinde kesinlikle yeri olmamalı.

Suçüstü durumu veya kaçma hali müstesna.

Eşzamanlı olarak yapılan sabah 04:30 gözaltılarının zamanlama gerekçesi hakkında farklı rivayetler var. Kimine göre, Perinçek ve Alemdaroğlu’nun yurt dışına gitmeleri söz konusuydu, bunu engellemek için o saatte gözaltına alındılar. Bir başka gerekçe ise, medyaya gözaltıları canlı yayınla aktarma fırsatı verip provokasyona açık bir zemin oluşmasını engelleme düşüncesi.

Ancak gerekçe ne olursa olsun, ortaya çıkan netice çok daha provokatif bir tabloya yol açtı.

Bakalım, Selçuk’un serbest kalması, sükûnete tekrar avdet edilmesine katkı sağlayabilecek mi?

Perinçek’in durumuna gelince. Hatırlayanlar belki olacaktır. 28 Şubat’ın başlangıç aşamasında süreç Perinçek çizgisiyle iyice örtüşen bir görüntü veriyordu. 1998’de Genelkurmay Başkanlığına Kıvrıkoğlu geldikten sonra yapılan ilk işlerden biri, İP liderinin gözaltına alınması oldu.

Ama bu sürpriz gelişme, “Acaba asker 28 Şubat’ı Perinçek çizgisinden çıkarmaya mı hazırlanıyor?” gibi yorumlara kapı aralayacak kadar uzun ömürlü olmadı; İP lideri kısa bir süre sonra serbest kaldı ve Kıvrıkoğlu “Gerekirse 28 Şubat 1000 yıl sürer” söylemleriyle yola devam etti.

Ve iyice keskinleşen 28 Şubat, hedeflerini daha da genişleten çok katı uygulamalarla sürdü.

Alemdaroğlu da 28 Şubat’ın simge isimlerindendi. Selçuk ve Perinçek’le birlikte gözaltına alınması ne demek oluyor? İdeolojik bir beraberlikleri olduğu kesin; ama bu müşterekliğin, Ergenekon soruşturması bağlamında gündeme gelen bombalar, provokasyonlar ve darbe hazırlıklarıyla nasıl bir ilişkisi olabilir? Ve Alemdaroğlu’nun da serbest bırakılmasının anlamı ne?

Şüphesiz, bunlar soruşturma ve yargı sürecinde cevabını bulması gereken önemli sorular.

Peki, süreci “AKP-çeteler çatışması” bağlamına oturtmak doğru mu? Bu yaklaşım operasyona fayda getirir mi, yoksa işi zora mı sokar?

Bilhassa şu gelinen noktada, sürecin gidişatına siyaset gölgesi düşürmemek için AKP'nin çok daha hassas ve dikkatli davranması lâzım.

25.03.2008

E-Posta: irtibat@yeniasya.com.tr




Mustafa ÖZCAN

Ankara mezhebi ve kriterleri



Bir yazımda Şeyhülislam Mustafa Sabri’nin Ankara mezhebinden bahsettiğine temas etmiştim. Bu anlayış veya doktrin veya mezhep ne zaman teşekkül etti? İlginç bir şekilde bu Ankara mezhebinin teşekkül devresi zaferlerden sonradır. İtici gücünü zaferlerden alıyor. İttihatçılar dine karşı erteledikleri bazı inkılapları Çanakkale harbinin kazanılmasını zemin yaparak uygulamaya koyuluyorlar. Keza bir takım modernist inkılaplar da aynı şekilde zeminini Yunanlıların denize dökülmesinde buluyor. Sözgelimi Enver Sedat da İsrail’le barışını veya Camp David anlaşmasını 1973 Ramazan Savaşı veya zaferine borçludur. Şayet bu zafer olmamış olsaydı Sedat’ın İsrail’le barış yapması ihtimali ya düşünülemezdi ya da zayıf kalırdı.

Neden tarihin dehlizlerine daldık dersiniz? Sebebi basit! Başsavcı Abdurrahman Yalçınkaya aynen Diriliş romanındaki gibi Çanakkale ve Kurtuluş Harbi’nin çarpıtıldığını söylemekte. Ona göre, Kurtuluş Savaşı Yunanlılara karşı verildiği gibi din bezirgânlarına ve mollalara karşı da verilmiştir. Aynen Turgut Özakman’ın tarihi çarpıtmalarında olduğu gibi. Gerçi Yalçınkaya’nın söylediklerinde doğruluk payı var ama kronolojik olarak yanlış. Bu ayrışma Kurtuluş Savaşı sırasında değil akabindedir. Yani zaferden sonradır. Zaferden sonra sıra bir nevi dinî kesimlere karşı zafer kazanmaya gelmiştir. Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı iman gücüyle kazanılıyor. Ama ne zaman ki zafer kazanılıyor bu iman ve kurtuluş hamlesine destek verenlerin Ankara’dan koptuklarını görüyoruz. Sırayla Bediüzzaman Ankara’dan ayrılırken ve ikinci Said dönemine geçerken bilahare Mehmet Âkif de Türkiye’de kalamıyor ve hafiyelerin arkasında dolaşmasından bizâr olarak memleketi terk ediyor. Yani Ankara hükümeti kurulduktan sonra memleketi terk edenler sadece Şeyhülislâm Mustafa Sabri gibi padişahlık yanlıları değildir. Yeni döneme ve istiklâl mücadelesine canla başla destek verenlerin içeride veya dışarıda sürgüne gittiklerini görüyoruz. Bediüzzaman Van’a giderken Mehmet Âkif de gönüllü sürgün yeri olarak Mısır’a gidiyor. Neden? Zira zaferden sonra hava değişmiş ve bu havada nefes alamamışlar. Şeyhülislâm Mustafa Sabri’nin Ankara mezhebi dediği anlayış teşekkül etmeye başlamıştır. Bediüzzaman bu havanın teşekkülünü şöyle anlatıyor: “1338’de Ankara’ya gittim. İslâm Ordusunun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. “Eyvah,” dedim. “Bu ejderha imanın erkânına ilişecek!” O vakit, şu âyet-i kerime bedâhet derecesinde vücud ve vahdâniyeti ifham ettiği cihetle, ondan istimdad edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur’ân-ı Hakîmden alınan kuvvetli bir bürhanı, Nur’un Arabî risâlesinde yazdım. Ankara’da, Yeni Gün Matbaasında tab ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nadir olmakla beraber, gayet muhtasar ve mücmel bir surette o kuvvetli bürhan tesirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu. Bilmecburiye, o bürhanı Türkçe olarak bir derece beyan edeceğim. O bürhanın bazı parçaları bazı risâlelerde tam izah edildiğinden, burada icmâlen yazılacaktır. Sair risâlelerde inkısam etmiş olan müteaddit bürhanlar, bu bürhanda kısmen ittihad ediyor, herbiri bunun bir cüz’ü hükmüne geçiyor...”

***

Bediüzzaman Risâle-i Nurları yazmayı bir nevi bu akımın havasını dağıtma isteğine de bağlıyor. Şeyhülislâm Mustafa Sabri de aynı tesbitte bulunuyor. İslâm’ı muhafaza ve ihtirası (muhafızlığı) adına İslâm’ın iftiras edildiğini ve parçalandığını ve bunun için de İzmir zaferinin gerekçe ve bahane yapıldığını ileri sürmektedir. Mustafa Sabri’ye göre, İzmir zaferi, üssü inkılaplar için bir dönüm noktası teşkil etmiştir (En Nekir ala minkiri’n nime, s: 79, Daru’l Kadiri).

İzmir zaferinin bir nevi anane ve İslâmî hayata galebe için zemin yapıldığını ileri sürmektedir. Zafer üzerinden dinî hayatı dışlama modası ve çığırı aynen bugün Turgut Özakman gibilerin yazdıklarıyla sürdürülmek istenmektedir. Soner Yalçın da aynı şeyleri yapmaktadır. Din üzerine galebelerini Çanakkale Zaferi gibi millî zaferler üzerine bina etmek istiyorlar. Bu dönem için Bediüzzaman ‘kurt gövdeye girmiştir’ derken Şeyhülislâm Mustafa Sabri de: “Düşman kaburgalarımın içine sinmişşe ondan nasıl sakınırım” demektedir. O dönemde manipülasyon tamamen hedefine ulaşmıştır. Din üzerinden kazanılan zafer başka amaçlara ve din dışı amaçlara alet edilmiştir. Bu itibarla da Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Ahmet Şevki’nin Padişah Vahdettin aleyhinde ve Mustafa Kemal’in lehinde kıtalar veya rubailer nazmetmesini bu çığırın başarısına yorar. Keza allame İkbâl’in de bu tarz şiirlerini biliyoruz.

***

Mustafa Sabri bu yeni anlayışa veya çığıra Ankara mezhebi adını verirken kimileri de bu anlayışı Ankara kriterleri olarak adlandırmaktadır. Şimdi aynı anlayış Özakman ve Yalçınkaya gibilerle devam etmektedir. Onların rahatsızlıkları da Doğu Silâhçıoğlu gibi Âkif’ten veya Safâhat’tandır. Manevî zemini de hurafe olarak adlandırmaktadırlar. Bu isimlerin seleflerinden olan Abdullah Cevdet de softalara ilân-ı harpte bulunmuştu. Yani savaş açmıştı. Bugün tekmili birden inkılap ve darbe taraftarlarının gerisinde yine aynı izleri; Abdullah Cevdet gibilerinin izlerini görüyoruz. Cevdet’in çığırıyla Âkif’in çığırı elbetteki barışmayacaktır. Elbette Cevdet’in çığırında olanlar Âkif’ten ve çığırından gocunacaklardır. Sünnetullah böyledir ve değişmez.

25.03.2008

E-Posta: mustafaozcan@yeniasya.com.tr




Faruk ÇAKIR

Kendimize kötülük



Dışarıda ve içeride yapılan aleyhte propagandalar sebebiyle, dünya nezdindeki imajımız ve itibarımız neredeyse tâmir edilemez bir hale gelmiş. Bu imaj bozulmasında kabahat elbette sadece ‘imaj bozan propagandacılar’da değil. Kabahatin büyüğü Türkiye’yi idare edenlerde. Çünkü art niyetli olanlara, istemedikleri kadar ‘malzeme’ veriliyor.

Her ne kadar ‘reform’lar yapılsa da ‘hür dünya’ seviyesine çıkabilmiş değiliz. Bunun bir sebebi de, yersiz ve gereksiz, belki de hayalî korkularımız. Hürriyet ve demokrasi yolunda atılmak istenen her adımı, ‘bölünme ve parçalanma’ sebebi sayan bir anlayışla karşılaşılıyor.

Ne yazık ki, imajımızın bozuk olmasını da ‘normal’ karşılar hâle geldik. “Burası Türkiye, her şey mümkün” anlayışı, genel kabul gören bir tesbit gibi anlaşılıyor.

Geçenlerde, çeyrek asra yakın yurt dışında yaşayan ve ‘vatanî görev’ini yerine getirmek için 3 aylığına Türkiye’ye gelen bir arkadaşımızla sohbet etme imkânı bulduk. “Yıllar sonra Türkiye’yi nasıl buldunuz?” diye sordum. Verdiği cevap, imaj bozulmasının geldiği noktayı anlamak için ibretlik: “Burada doğmuş ve liseyi de burada okumuş birisi olarak Türkiye’ye gelmekten korkuyordum. Çünkü televizyonlarda izlediğimiz Türkiye çok değişikti, çok korkunçtu. Her gün kavga, çatışma, anarşi olan bir ülke gibi gösteriliyor. Bu endişe sebebiyle Türkiye’ye geldiğimde ilk günlerde sokağa çıkmaya korkuyordum. Sonra yavaş yavaş alıştım ve televizyondan yansıyan Türkiye’nin gerçek Türkiye olmadığını anladım. Her ülkede olan hadiseler burada da oluyor, ama medyaya yansıması çok farklı.”

Dikkat edelim, bu sözleri söyleyen bir ‘yabancı’ değil. İstanbul’da doğmuş, burada okumuş ve çalışmış. Bir vesile ile yurt dışına çıkınca, yeniden Türkiye’ye gelmekten korkar hâle gelmiş. İçimizden birileri, doğup büyüdüğü şehre gelmekten korkar hale gelecek kadar bir ‘imaj bozukluğuna’ şahitlik ediyorsa, ‘yabancı’lar ne düşünmez?

Elbette Türkiye’nin ciddî sıkıntıları var. Fakat bu sıkıntılar çözümsüz değil. İyi niyetle çalışılırsa, kısa sürede düzlüğe çıkma imkânı var. Bunun için medyaya da önemli görevler düşüyor. İzlenme payı savaşı uğruna hâdiseleri abartmak, sanki her gün, her saat kavga ve kargaşa yaşanıyormuş gibi yayın yapmak Türkiye’ye fayda vermez. Her şeyi olduğu gibi tarif etmekte fayda var.

Bununla birlikte, asıl yorumluluk ‘siyasî iktidar’ındır. Sözkonusu imaj bozukluğunu telâfi etmek için, gerekli olan adımları bir an önce atmalıdır. Problemlerin çözümünün ertelenmesi, sadece birikime sebep olur ve çare bulmak zorlaşır.

Bir noktada daha yanlış adım atılıyor: İmaj düzeltme çalışmaları sadece ‘para’ harcayarak olmaz. Türkiye’yi idare edenler bunu da hatırda tutmalı. Dışarıdaki bazı kuruluşlara milyon dolarlar ödeyerek ya da ‘reklam’ vererek imajı düzeltmek kolay değil. Bunun için yapılması gereken ilk iş, kendi vatandaşına ‘insan’ muâmelesi yapmaktır.

Önce kendi nezdimizdeki imajımızı düzeltebilirsek, ‘yabancı’lar nezdindeki imajımız da beraberinde düzelir. Bunu yapmadıktan sonra imajımızın düzeleceğini beklemek hayalden öteye geçmez.

Kendimize kötülük yapmaktan vazgeçelim...

25.03.2008

E-Posta: cakir@yeniasya.com.tr


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ahmet ARICAN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Nurettin HUYUT

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT


 Son Dakika Haberleri