Öğretim yılı başındaki meslekî öğretmenler toplantısını, her zaman olduğu gibi yine cuma saatine denk getirmişlerdi. Namaz vakti girdiğinde toplantıya kısa bir ara verildiğinde, ben de bu fırsatla hemen yakınımızdaki bir camiye cuma namazına gittim. İki rekât farzdan sonraki dört rekât sünneti de kıldıktan sonra, hızlı adımlarla, devam etmekte olan toplantıya geldim.
Toplantı bitiminde, toplantı başkanı ilköğretim müfettişi benimle görüşmek istediğini söyledi. Beraberce bitişikteki odaya girdik. Bana hemen, niçin toplantıyı terk ettiğimi, yüksek bir ses tonuyla sordu. Ben de, toplantıya ara verildiği için cuma namazına gittiğimi söyleyince; “Senden başka Müslüman yok mu? O kadar öğretmenin içinde bir tek sen mi namaz kılıyorsun?” dedi. Ben de gerginliği daha fazla tırmandırmamak niyetiyle, hem de âmirim makamında olan zata karşı bir saygısızlık olmasın gayesiyle “Efendim, benden başka Müslüman pekçok. En azından ben herkese o gözle bakıyorum. Benden başka namaz kılan insanlar da pek çok” deyince, adam daha da sert bir şekilde ve sesini de yükselterek “O halde niçin toplantıyı terk ederek namaza gidiyorsun? Bunun suç olduğunu bilmiyor musun? Toplantıdaki diğer bazı arkadaşların da namaz kıldıklarını biliyorum. Onlar niye gitmiyorlar da sen gidiyorsun? Başına gelecekleri herhalde bilmiyorsun?” dedi.
Benim bu saygılı, yumuşak tavrımı bir zaaf, bir korku hâli olarak algılayan ve o celâlli hali devam ettiren müfettişe “Âmirlik makamında bulunmanız, size, muhatabınızı azarlama, onu tehdit etme yetkisini vermez. Bu tavrınızla asıl siz suç işliyorsunuz. Sizin anlayışınıza göre cuma namazına gitmem suç ise, yapacağınız iş, gerekli kanuni işlemi yapmaktır. Bir öğretmene böyle bağırıp çağırmaya hakkınız ve yetkiniz yoktur” deyince, o ana kadar kahramanlık gösterisi yapan müfettiş “Ben öyle demek istemedim, beni herhalde yanlış anladınız” diyerek geri adım atmak zorunda kaldı.
Yıllar sonra yine bir cuma saaatinde, yine bir meslekî öğretmenler toplantısı... Yine toplantının başkanlığını mânevî değerlere mesafeli bir müfettiş yapıyor. Ben de İlköğretim Müdürlüğü vazifesini deruhte ediyorum.
Yine toplantı devam ederken cuma saati geldi. Ben söz alarak, müfettiş beye hitaben, öğretmenlerin de duyacağı bir şekilde cuma saatinin girdiğini, cuma namazına gidebilmek için toplantıya kısa bir ara verilmesini söyledim. Müfettiş bana cevaben; kendisinin toplantıyı bitirip, hemen ile dönmesi gerektiğini, öğretmenlerin de aynı şekilde köylerine döneceğini, zamanın sınırlı olduğunu, dolayısıyla toplantıya ara vermenin doğru olmayacağını söyledi. Ben de, belki düşündüğüm yönünde bir çare olur niyetiyle bu durumu öğretmen arkadaşların oyuna sunmanın doğru olacağını söyledim. Müfettiş bey “Elbette olabilir” diyerek, cuma namazı için bu toplantıya ara verip vermemeyi oylamaya sundu. Ne hazin ki, hiç namazını geçirmeyen öğretmenler dahi cuma namazına gitme yönünde fikir beyan etmekten imtina ettiler. Ben de müfettişe “Öyleyse ben cuma namazına gidiyorum, siz toplantınıza devam edin” diyerek toplantıyı terk ettim.
Seneler önce başımdan geçen bu hatıralar nereden aklıma geldi ve bunları neden sizinle paylaşma lüzumu hissettim. Buradaki maksadım, kendimi anlatmak asla değil. İtiraf etmeliyim ki, beni gurura sevk edecek ne bir cesaretim, ne de bir başka özelliğim yok.
Otuz yılı geçen meslek hayatı boyunca şuna şahit oldum ki, rıza-ı İlâhî yolundaki yaşantımda azıcık bir gayretim, küçücük bir cesaretim, bütün engelleri bertaraf etmeye kâfî geldi. En zor, en tehlikeli şart ve zeminlerde dahi başta namaz olmak üzere, bütün dini vecibeleri yerine getirmenin mutluluğunu yaşadım. Böyle bir durumdaki muvaffakiyet, kişinin takvâ veya cesaretinden değil, muvaffakiyeti veren, mânileri def eden Yüce Allah’tan (cc) başkası değildir. Yeter ki Onun rızasını gaye edinelim ve o niyetle gerekli adımları atmasını bilelim.
25.03.2008
E-Posta:
hgultekin@yeniasya.com.tr
|