Gönüller yapıcı büyüklerimizden Mevlânâ’nın hayatını anlatacak bir sinema filmi yapımı son birkaç yıldır sık sık gündeme geliyor… Ama beklenen film bir türlü ortaya çıkmıyor… Derkeeen… Genç yönetmenlerden Kürşat Kızbaz’ın yönettiği “Mevlânâ Celâleddin-i Rumî: Aşkın Dansı” adlı belgesel geçen hafta gösterime girdi. Mevlânâ’nın 24. kuşaktan torunu olduğu belirtilen Sinan Tuzcu’nun “Mevlânâ”yı canlandırdığı belgeselde; Burak Sergen, Özcan Deniz, Müşfik
Kenter, Turan Özdemir ve Selçuk Yöntem gibi birbi rinden ünlü ve önemli oyuncular rol alıyor.
Gösterime 101 kopya ile giren belgeselde dikkat çeken bir nokta da; Yılmaz Erdoğan, Yıldız Kenter, Meltem Cumbul ve Cüneyt Türel gibi ünlü isimlerin de okudukları Mevlânâ şiirleriyle belgesele renk katıyor olmaları!
Çoğunluğu ABD üniversitelerinden olmak üzere; Hollanda, Mısır, Fransa, Bangladeş, Uzakdoğu ve Türkiye üniversitelerinden bazı önemli tarihçi ve araştırmacılar da dünyada oluşturulmaya çalışılan “Mevlânâ algısı”na katkıda bulunuyorlar belgeselde…
Hiçbir sahne san'atıyla lâyık olduğu biçimde anılamayan Mevlânâ’nın 800. doğum yılının ardından gösterime giren bir belgeselin daha sıcak, daha kendine çekici olmasını umarak girdiğim sinema salonunda ( Altunizade Capitol) film öncesi ve arasında salona verilen müziğin hızlı bir batı müziği olması mı gerekiyordu, bilmiyorum…
Her şeye rağmen iyi niyetle ve çokça zahmetle perdeye aksettirildiğine inandığım belgeseldeki belli başlı birkaç aksamaya kısa kısa dikkat çekmek istiyorum…
Mevlânâ ile Şems arasındaki ilişki üzerine oturmuş olan hikâyenin anlatımında birbirine benzer cümlelerle yapılan tekrarlar sıkıcı… Buna bir de iki şömineli bir odada dakikalarca birbirine bakışan insanları eklersek, sıkıcılığın derinliği de ortaya çıkar… Belgeselde diyalogların bulunmaması ve oyunculardan sadece okunan metne beden dilleriyle anlam yüklemeye çalışmalarını beklemek perdeye olması gereken ilgiyi kopartıyor…
Tekrarları bol bir metnin okunması ve Mevlevî müziğinden çok batı tarzı arayışların hâkim olduğu müzikle belgeseli beslemek fikrî de umulan mistik havayı vermekten uzak kalmış ne yazık ki…
Mevlânâ ile Şems arasındaki ilişkiyi yorumlarken, “Şems olmasa Mevlânâ olmazdı!” yorumunun altının fazla maddî çizildiğini de söylemek mümkün… Filmden çıkan iki kişi arasındaki konuşmada; “Şems olmasa Mevlânâ hiçmiş… O zaman Şems’i niye anmıyoruz da Mevlânâ’yı anıyoruz?” sorusunu da duymuş olmam, sanırım meramımı ve belgeseldeki üslûp kaymasının yol açtığı yanlışlığı anlatmaya yeter…
Mevlânâ konusunda görüşlerine başvurulan uzmanların perdeye yansıtılan görüşleri öncesinde veya sonrasında benzer cümlelerin ana seslendirmeden de okunması, uzmanların birbirine yakın cümlelerle çok yüzeysel bir Mevlânâ resmi çizmeleri de ister istemez; “keşke daha az insana daha paylaşımlı ve daha doyurucu bilgiler verdirilseymiş” dedirtiyor.
Zaman’da 27 Nisan Pazar günü yayınlanan söyleşisinde ise yönetmen Kızbaz; “Belgesel film Türkiye’de gösterilirken Amerika’da İngilizce dublajlara başlayacağız. İngilizce dublajı Morgan Freeman yapacak. Dışişleri Bakanlığı 300 kopya istedi bu filmden. 300 kopya, 2008 yılı içerisinde dünyaya dağılıyor. Bunun dışında bize şu anda 20 ülkeden davet geldi. Bizim amacımız bu filmi 70-80 ülkede göstermek. Projeye herkes çok ilgi duyuyor. Çünkü insanlar belgeseli idrak edip anlamaya başlayınca değerini de takdir ediyor” diyor.
Bu projenin hangi duygular içinde vücut bulduğu ve ortaya çıkan eserin bu duyguları karşılayıp karşılamadığı sorusuna; “Biz sevgiyi, güzel ahlâkı, barışı ve dostluğu anlatmak için yola çıktık. Mevlânâ Celâleddin Rumî belgeseli de bu fikirlerin bütünleşmesiyle ilgili bir çalışma. Hakikaten güzel şeyler yaşandı proje içinde. Bugün Türk sinema tarihinde ilk defa bir belgesel film yüz kopya ile sinemalarda gösteriliyor. Bu bile başlı başına çok güzel bir şey. Bunu Mevlânâ belgeseli ile yapabiliyorsak ne mutlu bize. Bu coğrafyanın güzelliklerini bu coğrafyadaki ve dünyadaki insanlara anlatmaya çalışmak düşüncesi bile çok önemli bana göre.” cevabını veren yönetmen Kızbaz filme emeği geçen ünlü isimlerin hiçbir karşılık beklemeden bu belgeselde yer aldığını söyledikten sonra şunları ilâve etmiş; “Bu film, özel insanların sevgisi, güveni ve ruhuyla bütünleştirilmiş bir proje. Sinan Tuzcu, Özcan Deniz, Yıldız Kenter, Meltem Cumbul, Burak Sergen, Sezen Aksu gibi birçok ismin özverisi ile ortaya çıktı film. Bu birliktelik parayla ölçülemeyecek bir şey ve bence sinema tarihimiz için çok özel bir çalışma. Bir belgesel üretiminin bu denli geniş kitlelere yayılma amaçlı yapılması, Türkiye’den çok insanın hiçbir şey beklemeden gelmesi çok özel bir durum.”
Mevlânâ hakkında birazcık bilgisi olan herkesin dikkatini çekebilecek bir eksiklik daha var belgeselde maalesef… Zaman’daki söyleşide bu konu da yönetmene; “Mevlânâ’nın çoğunlukla evrenselliği ve hoşgörüsü üzerinde duruluyor. Onun İslâmî kişiliği geride kalmış sanki...” şeklinde soruluyor… Yönetmen Kürşat Kızbaz bu soruyu şöyle cevaplandırıyor: “Mevlânâ’nın İslâm coğrafyasında ve bu kültürden yetişen bir insan olduğu artık herkesin malûmu. Hz. Pir, İslâmiyet’in yetiştirdiği bir insan. Bizim bu filmde göstermek istediğimiz asıl şey, dünyanın gözündeki Mevlânâ idi. Biz Mevlânâ’yı dünyanın ekseninde görmek istedik. Meselâ Bangladeş’te, Amerika’da, Pakistan’da nasıl algılanıyor? Hangi fikir önderleri onun düşüncelerini kendine rehber etmiş? Papa’nın Mevlânâ üzerine söylediği sözler var bu belgeselde. Bizim kültürümüze ait olan bir insanı sadece biz anlatırsak, biz seversek, biz konuşursak çok bir şey ifade etmez dünya için. Ama dünyanın düşüncelerini biz anlatırsak o zaman çok şey ifade eder.”
Yönetmenin son cümlesine bakacak olursak, son derece iyi niyetli de olunsa, temeldeki ana kaymanın merkezini de görmemiz mümkün… “Dünyanın düşüncelerini” mi anlatmak gaye olmalı, yoksa; “Men bende-i İslâmem” diyen, “pergel” örneğiyle hayata bakışını özetleyen Mevlânâ’nın düşüncelerini mi?
Başta Dışişleri Bakanlığı olmak üzere devletimizin bazı kurumlarının, bazı özel kuruluşların maddî desteğini almış olan belgeselin bu hâliyle, “Gerçek Mevlânâ” ve “İslâm gerçeği”nin dünyaya anlatımında önemli bir fırsatı kaçırdığını söylemek mümkün…
Elbette bu haliyle de Mevlânâ anlatılmış, Mevlânâ’yı hiç tanımayanlara bir şeyler öğretilmiş oluyor… Ama Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî gerçeği de son derece teğet geçilmiş oluyor…
Özellikle ABD’de hâkim olan; “Mevlânâ, bütün dinlerin üstünde özel bir insandır!” noktasında sunularak adeta İslâm ile Mevlânâ’nın bağını koparmayı hedeflemiş olanların ekmeğine yağ sürecek kadar “laik” bir Mevlânâ’yı anlatan “Mevlânâ Celâleddin-i Rumî: Aşkın Dansı” isimli bu belgesele emeği geçenleri yine de bir “ilk”i gerçekleştirdikleri için kutlamak gerek…
“İlk”ler her zaman zordur… Hele bu Mevlânâ gibi bir okyanus olursa!
Ama birazcık dikkat ve cesaret, mevcut hataları azaltır, ilgi ve beğeniyi arttırabilir, Hz. Pîr’in ruhunu da memnun ederdi…
NOT: Sevgili dostlar… Merhum Nusret Özcan kardeşimiz için hazırlanacak programda bir değişiklik yapmak gerekti. Programa İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü ev sahipliği yapacak… Bu yeni durum karşısında da vefat tarihi olan 22 Haziran günü sadece Eyüp Sultan’da kabri başında anacağız Nusret Özcan kardeşimizi… Doğum tarihi olan 25 Kasım’da ise daha önce ilân ettiğimiz program gerçekleştirilecek inşallah. Nusret Özcan adına hazırlanacak kitaba yazılarıyla katkıda bulunmak isteyen dostların, 30 Haziran Pazartesi akşamına kadar zamanları olduğunu ve yazıların beyazsanat@ttmail.com adresime yollanması gerektiğini hatırlatırım.
04.05.2008
E-Posta:
beyazsanat@ttnet.net.tr
|