|
|
|
|
İslam YAŞAR |
Ona (asm) dost olunca |
|
“Dostu ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayat
Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâna su”
eygamber Efendimize dost ve hasım olmanın tezahürlerini Su Kasidesi’nde bu şekilde ifade eder Fuzulî.
“Onun dostu eğer yılan zehri içse, içtiği zehir onun dostluğu sayesinde âb-ı hayat olur. Hasmı su içtiği zaman içtiği su ona yılan zehri gibi tesir eder” derken onun eşya üzerindeki tesirini nazara verir.
Beyitte, Peygamberimizin (a.s.m.) elinden akan suyu içerek, elinin temasına mazhar olarak veya başka vesilelerle hasta iken iyileşenler veya görüp imana gelenler kadar, mucizeye muhatap olduğu halde inanmayan insanların olduğunu da ima eder.
Fakat bu ifadelerle şairin asıl söylemek istediği şey, onun uğrunda çekilecek olan sıkıntılar bile insana ebedî saadeti kazandırırken ona düşman olanların yaşadıkları hayatın, zevk-i safa içinde geçse de ebedî hayatlarını öldüren bir zehir olacağıdır.
“Eylemiş her katreden min bahr-ı rahmet mevc-hiz
El sunup uğraç vuzû içün gül-i ruhsara su”
Bu beyit de “Hazret-i Peygamber abdest almak için gül gibi olan yüzüne eli ile su serptiği zaman o suyun etrafa saçılan her damlasında binlerce rahmet denizi dalgalanır” der.
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ibadet ve kulluk cihetiyle olduğu kadar hâl ve hareketleriyle de insanlığa örnek olmuştur. Bu itibarla insanlar, onun sünnetlerini örnek alıp hadislerini öğrenerek yaşayabilseler maddî, mânevî faydasını görürler.
Onu gören sahabelerin, Hadis-i Şerifleri ve Sünnet-i Seniyyeleri gerek fetihler sırasında, gerekse tebliğ hareketleri vesilesiyle gittikleri yerlere de götürmeleri oraları da ihya etmiştir.
“Hâk-i pâyine yetem dir ömürlerdir muttasıl
Başını daştan daşa urup gezen âvâre su”
Bu beyitte de tabiî bir unsuru kullanır şair. “Su, onun ayağının toprağına erişebilmek için ömürler boyu başını taştan taşa vurarak ona doğru akar” derken hüsn-ü ta’lil san'atı yapar ve zahirî hâlden hakikate geçer.
Denizlerden, göllerden uzak yerlerde doğan suların, hassaten dağlarda olanların taştan taşa çarparak denizlere, göllere doğru akmalarını göz önünde bulunduran şair, Peygamberimiz (a.s.m.) ve mü’minler arasındaki sevgiyi onlara benzetir.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) sevgisini kendi içinde hisseden mü’minlerin, onun ayağının toprağını, yani türbesini ziyaret edebilmek için pek çok eziyete, zorluğa ve sıkıntıya katlanarak ömür boyu mukaddes beldelere gitmeye çalıştığını, gitse de o uhrevî hazza doyamayıp tekrar tekrar gitme iştiyakı hissettiğini anlatır.
“Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sala nur
Dönmez ol dergâhtan ger olsa pare pare su”
Bu mısralar, bundan önce anlatılan hâllerin ve taşınan hislerin samimiyetini ifade etmek için söylenmiştir. “Su onun türbesinin toprağına ulaşıp oraya canlılık vermek, onun mahallinin şenlenmesine hizmet etmek ister. Eğer su bu yolda parça parça olsa da onun dergâhına ulaşma çabasından vazgeçmez” der.
Şair bunları söylerken aslında kendisinin yapmak istediği şeyi, her yıl hacca ve umreye giden milyonlarca mü’minin, Ravza-i Mutahharayı ziyaret esnasında ibadetlerle, zikirlerle orayı şenlendirip ruhlarını nurlandırarak yaptıklarını ifade eder.
Bu mısralarda, hacca gitmek maksadıyla yola çıkan ve ulaşamayacağını bilse de o yolda ölmeyi göze alıp dönmeyen karıncanın kararlılığını telmih yoluyla hatırlatma çabası da var.
“Zikr-i nâtün virdini derman bilür ehl-i hata
Eyle kim def-i humâr içün içer mey-hâre su”
Yani; “İçki içen insanların humarlıktan ileri gelen baş ağrılarını dindirmek için su içtikleri gibi günahkâr olanlar da devamlı senin nâtını söylemeyi dertlerine derman sayarlar.”
Beyitte ifade ettiği bu mânâlarla beşerî zaaflardan birinden hareket eden Fuzulî, insanların bütün o zaaflardan sıyrılıp yanlış alışkanlıklardan kurtulmalarının yolunun peygamber sevgisi olduğunu anlatır.
Şair, ayrıca, iman ve ibadet sevgisini içine yerleştiremeyen insanların nât, mevlid, ilâhî gibi ibadet olmasa da yapıldığı takdirde ruhu rahatlatan hâller yaşadıklarını nazara verir.
Aslında buna benzer sözlerin ve hareketlerin iman zaafından ileri geldiğini, insanların her hareketlerinde ibadete niyet etmeleri, diğer dünyevî işlerini de ibadet şevkini arttıracak şekilde yapmaları gerektiğini hatır-latır.
“Yâ Habiballah yâ hayre’l-beşer müştâkınem
Eyle kim leb-teşneler yanup diler hemvare su”
Fuzulî bu beyitte de “Ey Allah’ın en sevgili kulu ve insanların en hayırlısı senin müştakınım. Susuzluktan yanarak dudakları kuruyanlar nasıl daima su isterlerse, ben de senin hasretini çekiyorum” diye nida eder.
Maddî olarak susayan bir insan hararetle su ister. Biraz su içtikten sonra doyar ve tekrar susayıncaya kadar suya ihtiyaç hissetmez. Fakat şairin Peygamberimize (a.s.m.) duyduğu hasret bundan çok farklı bir iştiyaktır.
Çünkü o Peygamberimizin (a.s.m.) hasretini içinde hissettikçe hicran ateşi artmakta ve âdeta su içtikçe daha çok susamaktadır. Bunun sebebi ise ruhunun hakikî sevgiye olan âşinalığıdır.
Fuzulî bu ifadelerle yalnız kendisinin değil, bütün insanların ruhunda bu iştiyakın olduğunu, isteyen herkesin o hasret sayesinde Peygamber-i Zîşana (a.s.m.) ulaşabileceğini dile getirir.
“Sensin ol bahr-ı kerâmet kim şeb-i Mi’rac’da
Şebnem-i feyzin yetürmüş sabit ü seyyare su”
Hazret-i Muhammed’in (asm) yalnız insanların ve cinlerin değil, âlemlerin peygamberi olduğuna inanan şair bu beyitte bütün mevcudâtın, onun rahmetine muhtaç olduğunu hatırlatır.
“Sen öyle bir keramet deryasısın ki, Mi’rac Gecesi’nde senin feyzinin şebnemleri, sabit ve seyyar bütün gezegenlere su yetiştirdi” diyerek onun mucizelerine semavât ehlinin de âşinâ olduğunu söyler.
Bu ifadelerde şairin, bütün kâinatı Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kerâmet denizi, gezegenleri ve gök cisimlerini de o denizin hayat dolu şebnem taneleri olarak gördüğü söylenebilir.
“Çeşme-i hurşidden her dem zülâl-i feyz iner
Hâcet olsa merkadin tecdid iden mimare su”
Kasidenin methiye bölümünün bu son beytinde şair “Eğer senin mezarını yenilemek isteyen mimara su lâzım olursa, güneş çeşmesinden her an bol bol saf ve temiz su akar” der.
Peygamberimizin (a.s.m.) kabrini yenilemek isteyen mimar, onun ziyaretine giden veya gitmek istediği halde şartları müsait olmadığı için gidemeyip de salât u selâmla ona yaklaşmaya çalışan mü’minlerdir.
Müslümanlar ne zaman güneşe ve aya baksalar, onun nuru sayesinde Peygamber-i Zişanı (a.s.m.) hatırlarlar, salavât getirip fâtihâlar okuyarak onun muazzez ruhuna bağışlarlar ve mânen Ravza-i Mutahharayı yenilemiş gibi olurlar.
Fuzulî ayrıca, Müslümanların güneş gibi parlak bir hakikat olan Kur’ân’ın nuru ve Hadis-i Şeriflerin feyziyle kendi ruhlarını da nurlandırıp kalplerini, gönüllerini yenilemelerini ister.
İmanın ve sevginin merkezi insanın ruhu, kalbi, gönlü olduğuna göre, Müslümanlar iman ve ibadetleri sayesinde her an Peygamberimizin (a.s.m.) kabrini yenilemiş olacaklar ve ihtizaza geleceklerdir.
“Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânıma
Var ümidim ebr-i ihsânun sebep ola nâra su”
Fuzulî Kasidenin, kendisine de yer verdiği bu fahriye bölümünün ilk beytinde “Cehennem korkusu yanık gönlüme gam ateşi salmıştır. Fakat senin ihsan bulutunun o ateşe su serpeceği ümidindeyim” gibi mânâlar ifade eder.
Aynı zamanda bir şefaat talebi olan bu ifadede sözü edilen cehennem korkusu, Cehennemde yanma endişesinden ziyade Allah’ın sevgisinden ve Peygamberimizin (a.s.m.) şefaatinden mahrum kalma ihtimalidir.
Onun için şair Peygamberimizin (a.s.m.) şefaatine sığınır ve bedeni Cehennem ateşinde yanacak olsa bile onun sevgi, şefkat ve şefaat bulutlarının yağmurunu üzerinden eksik etmemesini ister.
“Yümn-i nâtünden güher olmuş Fuzulî sözleri
Ebr-i Nisandan dönen tek lü’lü-i şehvâra su”
Şair bu beyitte de “Fuzulî’nin sözleri senin nâtını ifade ettiği için yekpare bir mücevher hâline gelmiş. Tıpkı baharda Nisan bulutlarından istiridyenin içine düşen yağmur damlasının büyük bir inci hâline gelmesi gibi” diyerek fahriye bölümüne devam eder.
Bahar mevsimi mânen olduğu kadar maddî bakımdan da rahmet mevsimidir. O zaman yağan damlalar deryaya da düşse zayi olmaz. Çünkü beslenmek için denizin kıyısına yaklaşan istiridyeler tarafından içindeki kum taneleri ile birlikte yutulur.
İstiridye, zahiren yuttuğu kum tanesinin verdiği acıyı kesmek, hakikatte ise Nisan yağmurunun rahmetinden mahrum kalmamak için özünden salgıladığı sıvı ile o damlanın etrafını sarar.
Zaman geçtikçe artan acılar nisbetinde çoğalan ve istiridyenin hareket etmesi sayesinde koyulaşan bu şeffaf, mayi cisim bir süre sonra katılaşıp sertleşir ve inci teşekkül eder.
Kasidenin matla beyti ile bu mısralar arasında bir bağ kuran şair, gözün şeklinin istiridyeye, gözyaşının yağmur damlasına benzemesinden hareket ederek gönlüne düşen ilham hareketlenişini korumak için muhayyilesinden tereşşuh eden sözleri hisleri ile sararak san'atlı ve âhenkli birer terennüm hâline getirerek incileştirdiğini anlatır.
Tıpkı Bediüzzaman Said Nursî’nin, Mucizât-ı Ahmediye Risâlesini yazarken “Şu söz güzeldir, fakat onu güzelleştiren, güzellerin güzeli olan evsâf-ı Muhammediyedir (asm)” dediği gibi.
“Hâb-ı gafletten olan bîdar olanda Rûz-i Haşr
Eşk-i hasretten tökende dîde-i bîdâra su”
Su Kasidesi’nin duâ bölümünün bu ilk beytinde şair dileğinin, duâsının hududunu, hayatın öldükten sonra dirilme safhasını da içine alacak şekilde genişletir.
“İnsanlar mahşer günü gaflet uykusundan uyanıp gerçekleri gördüklerinde hayretle açılmış gözlerinden hasret yaşları döktükleri zaman” şair kendisinin de onların arasında bulunacağını bilir.
Kıyamet kopup bütün insanlar dirildikleri zaman Mahşer Meydanı’nda toplanan kalabalık, büyük bir karışıklığın ve telâşın içine düşecek. Onlardan ancak Peygamber Efendimizi (a.s.m.) görüp etrafında yer alan ve onun yüzünün nuru ile bahtı aydınlanan mü’minler bahtiyar olacak.
Bilhassa insanların, kendilerine iyice yaklaşan güneşin dehşetli sıcaklığı karşısında yanıp kavrulduklarını hissettikleri zaman ancak Allah inancı ve Peygamber (a.s.m.) sevgisi sayesinde kurtulabileceklerini bilen Fuzulî, kasidenin sonunda yegâne umudunu dile getirir:
İçinde bulunduğu hasret hislerini “Umarım senin yüzünü görmeye susamış olan Fuzulî de Haşir gününde mahrum kalmaz. Senin vuslat çeşmen bana da su verir” diyerek dile getirir.
Böyle ulvî bir mazhariyete yalnız kendisi değil bütün mü’minlerin de muhtaç olduğunu ve onların da gönüllerinin Allah inancı, Peygamber sevgisi ile dolu olduğunu düşündüğü için onlara da duâ etme ihtiyacı hisseder.
Onun için bütün Halk, Divan ve Tasavvuf edebiyatı manzumelerinde şairler şiirlerin son dörtlüklerinde veya beyitlerinde kendi mahlaslarını kullanmayı âdet edindikleri, Fuzulî de diğer eserlerinde riayet ettiği hâlde, Su Kasidesi’nde bu teamüle uymaz.
Bütün mü’minlerin Peygamberimize kendisi gibi hasret olduklarını düşündüğünden hem onların hislerine tercüman olmak, hem de eserini umum ümmete mâlederek duâsının tesirini arttırmak için kasidesini mahlasını kullanmadığı bir matla beyti ile bitirir:
“Umduğum oldur ki rûz-i Haşr mahrum olmayam
Çeşme-i vaslun vire men teşne-i dîdâra su”
04.05.2008
E-Posta:
islamyasar@yeniasya.com.tr
|
|
|
Abdurrahman ŞEN |
“Mevlânâ Celâleddin-i Rumî: Aşkın dansı” |
 |
Gönüller yapıcı büyüklerimizden Mevlânâ’nın hayatını anlatacak bir sinema filmi yapımı son birkaç yıldır sık sık gündeme geliyor… Ama beklenen film bir türlü ortaya çıkmıyor… Derkeeen… Genç yönetmenlerden Kürşat Kızbaz’ın yönettiği “Mevlânâ Celâleddin-i Rumî: Aşkın Dansı” adlı belgesel geçen hafta gösterime girdi. Mevlânâ’nın 24. kuşaktan torunu olduğu belirtilen Sinan Tuzcu’nun “Mevlânâ”yı canlandırdığı belgeselde; Burak Sergen, Özcan Deniz, Müşfik
Kenter, Turan Özdemir ve Selçuk Yöntem gibi birbi rinden ünlü ve önemli oyuncular rol alıyor.
Gösterime 101 kopya ile giren belgeselde dikkat çeken bir nokta da; Yılmaz Erdoğan, Yıldız Kenter, Meltem Cumbul ve Cüneyt Türel gibi ünlü isimlerin de okudukları Mevlânâ şiirleriyle belgesele renk katıyor olmaları!
Çoğunluğu ABD üniversitelerinden olmak üzere; Hollanda, Mısır, Fransa, Bangladeş, Uzakdoğu ve Türkiye üniversitelerinden bazı önemli tarihçi ve araştırmacılar da dünyada oluşturulmaya çalışılan “Mevlânâ algısı”na katkıda bulunuyorlar belgeselde…
Hiçbir sahne san'atıyla lâyık olduğu biçimde anılamayan Mevlânâ’nın 800. doğum yılının ardından gösterime giren bir belgeselin daha sıcak, daha kendine çekici olmasını umarak girdiğim sinema salonunda ( Altunizade Capitol) film öncesi ve arasında salona verilen müziğin hızlı bir batı müziği olması mı gerekiyordu, bilmiyorum…
Her şeye rağmen iyi niyetle ve çokça zahmetle perdeye aksettirildiğine inandığım belgeseldeki belli başlı birkaç aksamaya kısa kısa dikkat çekmek istiyorum…
Mevlânâ ile Şems arasındaki ilişki üzerine oturmuş olan hikâyenin anlatımında birbirine benzer cümlelerle yapılan tekrarlar sıkıcı… Buna bir de iki şömineli bir odada dakikalarca birbirine bakışan insanları eklersek, sıkıcılığın derinliği de ortaya çıkar… Belgeselde diyalogların bulunmaması ve oyunculardan sadece okunan metne beden dilleriyle anlam yüklemeye çalışmalarını beklemek perdeye olması gereken ilgiyi kopartıyor…
Tekrarları bol bir metnin okunması ve Mevlevî müziğinden çok batı tarzı arayışların hâkim olduğu müzikle belgeseli beslemek fikrî de umulan mistik havayı vermekten uzak kalmış ne yazık ki…
Mevlânâ ile Şems arasındaki ilişkiyi yorumlarken, “Şems olmasa Mevlânâ olmazdı!” yorumunun altının fazla maddî çizildiğini de söylemek mümkün… Filmden çıkan iki kişi arasındaki konuşmada; “Şems olmasa Mevlânâ hiçmiş… O zaman Şems’i niye anmıyoruz da Mevlânâ’yı anıyoruz?” sorusunu da duymuş olmam, sanırım meramımı ve belgeseldeki üslûp kaymasının yol açtığı yanlışlığı anlatmaya yeter…
Mevlânâ konusunda görüşlerine başvurulan uzmanların perdeye yansıtılan görüşleri öncesinde veya sonrasında benzer cümlelerin ana seslendirmeden de okunması, uzmanların birbirine yakın cümlelerle çok yüzeysel bir Mevlânâ resmi çizmeleri de ister istemez; “keşke daha az insana daha paylaşımlı ve daha doyurucu bilgiler verdirilseymiş” dedirtiyor.
Zaman’da 27 Nisan Pazar günü yayınlanan söyleşisinde ise yönetmen Kızbaz; “Belgesel film Türkiye’de gösterilirken Amerika’da İngilizce dublajlara başlayacağız. İngilizce dublajı Morgan Freeman yapacak. Dışişleri Bakanlığı 300 kopya istedi bu filmden. 300 kopya, 2008 yılı içerisinde dünyaya dağılıyor. Bunun dışında bize şu anda 20 ülkeden davet geldi. Bizim amacımız bu filmi 70-80 ülkede göstermek. Projeye herkes çok ilgi duyuyor. Çünkü insanlar belgeseli idrak edip anlamaya başlayınca değerini de takdir ediyor” diyor.
Bu projenin hangi duygular içinde vücut bulduğu ve ortaya çıkan eserin bu duyguları karşılayıp karşılamadığı sorusuna; “Biz sevgiyi, güzel ahlâkı, barışı ve dostluğu anlatmak için yola çıktık. Mevlânâ Celâleddin Rumî belgeseli de bu fikirlerin bütünleşmesiyle ilgili bir çalışma. Hakikaten güzel şeyler yaşandı proje içinde. Bugün Türk sinema tarihinde ilk defa bir belgesel film yüz kopya ile sinemalarda gösteriliyor. Bu bile başlı başına çok güzel bir şey. Bunu Mevlânâ belgeseli ile yapabiliyorsak ne mutlu bize. Bu coğrafyanın güzelliklerini bu coğrafyadaki ve dünyadaki insanlara anlatmaya çalışmak düşüncesi bile çok önemli bana göre.” cevabını veren yönetmen Kızbaz filme emeği geçen ünlü isimlerin hiçbir karşılık beklemeden bu belgeselde yer aldığını söyledikten sonra şunları ilâve etmiş; “Bu film, özel insanların sevgisi, güveni ve ruhuyla bütünleştirilmiş bir proje. Sinan Tuzcu, Özcan Deniz, Yıldız Kenter, Meltem Cumbul, Burak Sergen, Sezen Aksu gibi birçok ismin özverisi ile ortaya çıktı film. Bu birliktelik parayla ölçülemeyecek bir şey ve bence sinema tarihimiz için çok özel bir çalışma. Bir belgesel üretiminin bu denli geniş kitlelere yayılma amaçlı yapılması, Türkiye’den çok insanın hiçbir şey beklemeden gelmesi çok özel bir durum.”
Mevlânâ hakkında birazcık bilgisi olan herkesin dikkatini çekebilecek bir eksiklik daha var belgeselde maalesef… Zaman’daki söyleşide bu konu da yönetmene; “Mevlânâ’nın çoğunlukla evrenselliği ve hoşgörüsü üzerinde duruluyor. Onun İslâmî kişiliği geride kalmış sanki...” şeklinde soruluyor… Yönetmen Kürşat Kızbaz bu soruyu şöyle cevaplandırıyor: “Mevlânâ’nın İslâm coğrafyasında ve bu kültürden yetişen bir insan olduğu artık herkesin malûmu. Hz. Pir, İslâmiyet’in yetiştirdiği bir insan. Bizim bu filmde göstermek istediğimiz asıl şey, dünyanın gözündeki Mevlânâ idi. Biz Mevlânâ’yı dünyanın ekseninde görmek istedik. Meselâ Bangladeş’te, Amerika’da, Pakistan’da nasıl algılanıyor? Hangi fikir önderleri onun düşüncelerini kendine rehber etmiş? Papa’nın Mevlânâ üzerine söylediği sözler var bu belgeselde. Bizim kültürümüze ait olan bir insanı sadece biz anlatırsak, biz seversek, biz konuşursak çok bir şey ifade etmez dünya için. Ama dünyanın düşüncelerini biz anlatırsak o zaman çok şey ifade eder.”
Yönetmenin son cümlesine bakacak olursak, son derece iyi niyetli de olunsa, temeldeki ana kaymanın merkezini de görmemiz mümkün… “Dünyanın düşüncelerini” mi anlatmak gaye olmalı, yoksa; “Men bende-i İslâmem” diyen, “pergel” örneğiyle hayata bakışını özetleyen Mevlânâ’nın düşüncelerini mi?
Başta Dışişleri Bakanlığı olmak üzere devletimizin bazı kurumlarının, bazı özel kuruluşların maddî desteğini almış olan belgeselin bu hâliyle, “Gerçek Mevlânâ” ve “İslâm gerçeği”nin dünyaya anlatımında önemli bir fırsatı kaçırdığını söylemek mümkün…
Elbette bu haliyle de Mevlânâ anlatılmış, Mevlânâ’yı hiç tanımayanlara bir şeyler öğretilmiş oluyor… Ama Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî gerçeği de son derece teğet geçilmiş oluyor…
Özellikle ABD’de hâkim olan; “Mevlânâ, bütün dinlerin üstünde özel bir insandır!” noktasında sunularak adeta İslâm ile Mevlânâ’nın bağını koparmayı hedeflemiş olanların ekmeğine yağ sürecek kadar “laik” bir Mevlânâ’yı anlatan “Mevlânâ Celâleddin-i Rumî: Aşkın Dansı” isimli bu belgesele emeği geçenleri yine de bir “ilk”i gerçekleştirdikleri için kutlamak gerek…
“İlk”ler her zaman zordur… Hele bu Mevlânâ gibi bir okyanus olursa!
Ama birazcık dikkat ve cesaret, mevcut hataları azaltır, ilgi ve beğeniyi arttırabilir, Hz. Pîr’in ruhunu da memnun ederdi…
NOT: Sevgili dostlar… Merhum Nusret Özcan kardeşimiz için hazırlanacak programda bir değişiklik yapmak gerekti. Programa İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü ev sahipliği yapacak… Bu yeni durum karşısında da vefat tarihi olan 22 Haziran günü sadece Eyüp Sultan’da kabri başında anacağız Nusret Özcan kardeşimizi… Doğum tarihi olan 25 Kasım’da ise daha önce ilân ettiğimiz program gerçekleştirilecek inşallah. Nusret Özcan adına hazırlanacak kitaba yazılarıyla katkıda bulunmak isteyen dostların, 30 Haziran Pazartesi akşamına kadar zamanları olduğunu ve yazıların beyazsanat@ttmail.com adresime yollanması gerektiğini hatırlatırım.
04.05.2008
E-Posta:
beyazsanat@ttnet.net.tr
|
|
|
Şaban DÖĞEN |
Allah size yardım ederse |
 |
ur’ân da açıkça inananlara tevekkülü emretmekte, “İnananlar ancak Allah’a güvenip O'na tevekkül etmelidirler”1 buyurmakta, “Eğer gerçek mü’minlerseniz, ancak Allah’a tevekkül edin”2 emrini vermektedir.
Mûsâ Aleyhisselâm da kavmine bunu telkin etmiş, “Ey kavmim, eğer Allah’a îmân ettiyseniz ve O'na ihlâs ile teslim olmuş Müslümanlar iseniz, O'na tevekkül edin”3 demişti.
İnsan tek başına kalsa, herkes yoldan sapsa bile doğru yolda olmalı ve Allah’a güvenmeli. Onun için “Tek başına da kalsan hak bildiğin yolda yürümelisin” denilmiştir.
Başarının yolu tevekkülden geçer. Hz. Şuayb (as) “Muvaffak olmam ise ancak Allah’ın yardımıyladır. O'na tevekkül ettim ve ancak O'na yönelirim”4 derken başarısının tamamen Allah’ın inayetiyle olduğunu söylüyordu. Kur’ân der ki: “Allah size yardım ederse kimse size galip gelemez. Eğer O sizi yardımsız bırakacak olsa, O'ndan başka size yardım edecek olan kimdir? Öyleyse mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler.”5
“Allah size yardım ederse kimse size galip gelemez” hakikatinin en güzel nümûnesi Allah Resûlü (asm) idi. Çünkü o tek başına çıktı, hak ve hakikatleri haykırdı. Cansız taştan ve tahtadan putlara tapan bir toplumda onları Allah’ın varlık ve birliğine davet etti. Önceleri ona karşı çıktılar. Dinlememekte direndiler. Etkisiz hâle getirmek için bin bir türlü hileye başvurdular. Fakat o yılmadı, bıkmadı, usanmadı. Çünkü Allah, Resûlünü (asm) destekliyor, “Ey Peygamber, eğer insanlar senden yüz çevirirse, sen de ki: ‘Allah bana yeter. O'ndan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben O'na tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de O'dur’”6 demesini emrediyordu. Böylesine güçlü, on sekiz bin âlemin sahibi bir Yaratıcıya sırtını dayayan bir kimseninn kim sırtını yere getirebilirdi? Allah ona yetti ve direnenleri de dize getirdi.
Mü’mine yaraşan her şeyin Allah’ın emri ve izniyle olduğuna gönülden inanmak, O'na sığınıp dayanmak, güvenmek, hakkıyla tevekkül etmektir. O zaman insanın altından kalkamayacağı iş kalmaz.
“Allah’a tevekkül edene Allah kâfidir. Allah emrini mutlaka gerçekleştirir.”7
İşte mü’minin hayatında bu kadar önemi olan tevekkül, Allah’ın kulunu sevmesinin alâmetlerinden biridir.
Dipnotlar: 1- Âl-i İmran Sûresi: 122. 2- Mâide Sûresi: 23. 3- Yunus Sûresi: 84. 4- Hûd Sûresi: 88. 5- Âl-i İmran Sûresi: 160. 6- Tevbe Sûresi: 129. 7- Talak Sûresi: 3.
04.05.2008
E-Posta:
sdogen99@ttnet.net.tr
|
|
|
Hüseyin GÜLTEKİN |
Okulunu örtüsüne fedâ edebilmek |
|
Çok istediği okulu kazanmanın sevincini yaşıyordu Nuray. Tam da çalışmasının karşılığını almıştı. Yoksul olan ailesi, onu, bin bir sıkıntıyı göze alarak okutmaya kararlıydılar. Annesinin arada sırada “Doğru dürüst bir gelirimiz yok... Liseyi zar zor okuttuk... Uzak yerde, büyük şehirde bu kızı ne ile okutacağız?” demesine karşılık babası; “Hanım, sen hiç merak etme. Elbette Allah bir kapı açar. Daha ötesi neyim varsa satarım ama Nuray’ı okuturum” deyince, babasını dinleyen Nuray, gözyaşları içinde onu kucaklayarak “Sevgili babacığım, Allah seni başımızdan eksik etmesin. Sen bir tanesin... Seni inşallah hiçbir zaman mahcup etmeyeceğim” dedi.
Kızının bu sevincinden mutluluk duyan babası, “Sevgili kızım, şöyle yanıma otur, sana her zaman söylediklerimi bir daha söylemek istiyorum. Çünkü artık uzaklara gidiyorsun, belki sık sık bir araya gelemeyeceğiz” deyince, Nuray, babasının söyleceklerini tahmin etmiş olmalı ki, babasının sözünü keserek “Babacığım, neler söyleyeceğini tahmin ediyorum. Onu için sen ve annem müsterih olun. Demin söyledim ya, inşaallah ailemi mahcup etmeyeceğim.”
“Biricik kızım, neler söyleyeceğimi iyi biliyorsun ama son olarak bir daha bana kulak vermeni istiyorum. Gideceğin yer, büyük bir şehir. Küçük kasabamıza benzemez. Oradaki insanlar, arkadaşlık yapacağın kişiler, belki de bizim buradaki insanlara hiç benzemeyecekler. Burada kolayca bulduğun dindar insanları, belki orada bulamayacaksın. Dolayısıyla çok sağlam durmalı, iyi bir çevre edinmelisin. Bu güne kadar okuduğun kitaplar sayesinde başını açmadın, namazını hiç geçirmedin. Sana daha önce de söylediğim gibi tekrar söylüyorum, okuyup iyi bir yere gelmeni, iş güç sahibi olmanı elbette isteriz. Bunun için baban olarak her fedakârlığı göze alırım. Yalnız senden şunu bekliyorum: Ne olursa olsun, inancından taviz vermeyeceksin. Başını kesinlikle açmayacaksın.”
Babasının bu sözleri üzerine, Nuray’ın annesi de “Babası, söylediklerine ben de katılıyorum. Ben kızıma güveniyorum. Risâle-i Nur’dan dersini alan kızımız bizi inşallah mahcup etmez” dedi.
Ve Nuray’ın okul ve yol hazırlıkları yapıldı. Nuray, ilk defa uzak bir şehre gideceğinden, babası onu yalnız göndermek istemedi. Kızıyla beraber yolculuğa çıkan baba, gideceği şehirde Nuray’ın kalacağı yerin ve oradaki dostlarının adres ve telefonlarını yanına almayı da ihmal etmemişti.
Uzun bir yolculuktan sonra terminale iner inmez karşılarında telefonla konuştukları arkadaşlarını bulan Nuray ve babası, sevinçlerini arkadaşlarıyla paylaşarak, kalacakları mekâna doğru yola çıktılar. Kalacakları yere vardıklarında çok samimî ve sıcak bir karşılama görünce, kendilerini adeta evlerinde hissettiler. Vakit bir hayli ilerlediğinden istirahat edip yatmaları gerekiyordu. Babası erkek talebelerin kaldığı evde, Nuray da kız arkadaşlarının bulunduğu mekânda istirahata çekildi.
Sabah olunca Nuray ile babası, kayıt işlemleri için fakültenin yolunu tuttular. Kayıt için sıraya girdiler. Sıra kendilerine geldiğinde kayıt yapan yetkili Nuray’ı ve kayıt için verdiği fotoğrafı örtülü görünce “Hanımefendi, kaydınızın yapılması için başınızın açık olması lâzım. Örtülü başla kayıt yapmıyoruz” deyince Nuray, “Sebebini söyler misiniz? Niçin kayıt yapmıyorsunuz?” diye sordu. Yetkili memur “Orasını ben bilemem, bize verilen emir böyle. İstiyorsan bitişikteki odada dekan yardımcısı oturuyor, ondan öğrenebilirsin” dedi.
Bu durumu kenarda bekleyen babasına anlatan Nuray, aynı zamanda babasıyla kısa bir istişare de yaptı. Neticede, başını kesinlikle açmayacaktı. Nuray, dekan yardımcısıyla görüşmek üzere kararlı adımlarla odasına doğru yürüdü ve kapısını çalarak içeriye girdi. Dekan yardımcısının bir bayan olduğunu görünce, biraz daha cesaretlenerek rahat ve kararlı bir ses tonuyla “Hocam, kayıt yaptırmaya geldim; yetkili memur kaydımı yapmadı ve sizinle görüşebileceğimi söyledi” deyince, dekan yardımcısı, önündeki evraklardan başını kaldırarak Nuray’ı şöyle bir göz ucuyla süzdükten sonra “Kızım, duymadın mı? Başı örtülü olan kızların kaydını yapmıyoruz. Bu fakültede okuyabilmen için başını açman şart” dedi ve ekledi: “Otur bakalım şuraya. Kızım, niçin bir bez parçası uğruna geleceğinizi karartıyorsunuz? Açın başınızı güzel güzel okuyun.”
Dekanın bu sözleri üzerine Nuray, tok bir ses ve vakarlı bir edayla “İnancım gereği taktığım başımdaki örtüye bir bez parçası diyorsunuz... Kabul edelim ki, bir bez parçasıdır. Sizin gibi yaşını başını bulmuş, aydın bir hocanın bir bez parçası yüzünden okula kaydımı yaptırmaması doğru mudur? Üstelik kanunlarımızda böyle bir yasak da yok... Hem ‘Niçin bir bez parçası uğruna geleceğinizi karartıyorsunuz?’ diye bana soruyorsunuz. Geleceği dünya ile sınırlı sananlar nazarında bu sorunun bir anlamı olabilir belki. Fakat gerçek ve ebedî geleceğin öbür dünya olduğuna inanan biri olarak ben, asıl, örtümü çıkarmakla geleceğimi karartmış olacağımı düşünüyorum” deyince dekan yardımcısı hanım; “Daha gelmeden bizimle böyle çekişme içine girersen, senin için iyi olmaz. Beni yanlış anlıyorsun. Biz de Müslümanız. Hem de fırsat buldukça namaz da kılmaya çalışıyorum. Ama okulda değil. Allah’tan başka kimse de namaz kıldığımı bilmez. İbadet de gizli, kabahat de... Hatta hacca gitmeyi bile düşünüyorum. Bak bunları ilk defa sana söylüyorum. Sonra başörtüsü dinin şartı değil ki... Yani başı kapalılar Müslüman, başı açıklar değil mi? Sen akıllı bir kıza benziyorsun. Bir büyüğün olarak sana diyorum ki, başını aç, okulunu oku, günahı varsa bana, tamam mı?”
Bir saygısızlık olmasın diye bayan hocayı sabırla dinleyen Nuray “Fikirlerine saygı duyuyorum ama inandırıcı da bulmuyorum ve söylediklerinize katılmıyorum. Kısacası, başörtümü hiçbir şekilde çıkarmak niyetinde değilim” deyince, dekan yardımcısı “O halde biz de bu halinizle okula kaydınızı yapmıyoruz” diyerek kesip attı.
Dekan yardımcısının odasını terk ederek, hızlı adımlarla dışarıda bekleyen babasının yanına gelen Nuray, “Babacığım kusuruma bakma, seni çok beklettim ve yordum, beni bağışla. Senden son bir ricam var. İnşallah kabul edersin” deyince, babası “Söyle kızım istediğini.. İçeride neler oldu çabuk söyle” dedi.
Nuray “Kısaca başımı açmak şartıyla kaydımı yapacaklarını söylediler. Ben de kabul etmedim ve dolayısıyla kaydımı yapmadılar. Şimdi sen de uygun görürsen, ben bu şartlarda okumak istemiyorum. Bir okulda okumak uğruna inancımdan taviz verip, başörtümü asla çıkarmak istemiyorum” deyince, babası da, gözyaşlarını tutamayıp kızını kucaklayarak “Aferin kızıma, tebrik ediyorum seni güzel kızım... Senden bunu beklerdim zaten. Haydi hayırlısı olsun. ‘Allah bize yeter, o ne güzel vekildir’” diyerek, beraberce okulu terk edip, kasabalarının yolunu tuttular.
04.05.2008
E-Posta:
hgultekin@yeniasya.com.tr
|
|
|
Meryem TORTUK |
Kitap hayatımızın neresinde? |
|
Bezden bir çantayla başlamıştım okula. Minicik bir kız çocuğuydum o zamanlar ve bez çantamda da hatırladığım kadarıyla; bir kalem, bir defter, bir silgi ve bir de kalem açacağı vardı. Ağabeylerimin ve ablalarımın yanında boyumdan büyük bez çantamla yuvarlana yuvarlana okul yolunu tutmuştuk. Okula gidecek yaşım gelmediğinden misafir öğrenci olarak gidiyordum. Beş sınıfın da bir arada okutulduğu köy okullarından biriydi gittiğim okul. Ama öğretmenimiz sağlam bir öğretmendi. Her hafta sonu mutlaka bütün öğrencilere okulun kütüphanesinde ne kadar kitap varsa ödünç verirdi. Kitabı çok sevmiştim. İlk okuduğum kitap, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler… Çok sevdiğimden olsa gerek, defalarca yalnızca bu kitabı alıp okuduğumu hatırlıyorum.
Teşekkür ediyorum Gazi öğretmenime. Şu an yaşayıp yaşamadığını, yurdun hangi toprağında olduğunu da bilmiyorum. Ama yüreğim ona minnet duyuyor. Okumanın ne büyük bir kazanç olduğunu öğrettiği için.
Bir hafta önce Kütüphaneler Haftası kutlandı yine, sessiz sedasız bir şekilde. Çoğumuz kitapların şehri olan kütüphanelerin ne anlama geldiğini bile bilmeden yaşayıp giderken ve kütüphaneler de ilim kapısı olmanın dışına çıkıp, üç beş ziyaretçiyle yetinmeye devam ederken bu tablo normaldi elbette.
Koskocaman tarihin, bilginin, bilmenin ve okumanın anlamının yattığı kütüphanelerimiz ne yazık ki, çağın gerektirdiği okumalardan mahrum, tozlu köşelerinde âtîdeki zekî okuyucularını beklemeye devam ededursun, bu halleriyle bile söyleyecek üç beş kelâmları olsa gerek. Zira kitap ehlinden olmak önemli. Kitap kavlince yaşamak da önemli. Tozlu hallerinde haykırmakta ve “Dinle ey mazinin büyük evlâdı, geleceği bizim sayfalarımızdan oku. Oku ki, bu günkü zilletinin altında cehâletin yattığını da gör” demekte.
Artık topla tüfekle cenkler tarih oldu. Ersen gir bilgi meydanına diye haykıran ve adını bilgi çağı diye adlandıran bir zamanda yaşamaktayız. Yaşamaktayız da, bilginin ne menem bir şey olduğundan bîhaber yaşamaktayız.
Oysa bilmeyi en güzel şekilde yine bizim topraklarımızın, inancımızın ve ilmin yitik mal olduğunu bilen kalender dervişimizin dizeleri tarif etmiyor mu? “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsen / Ha bir kuru emektir” diye. Yüzyıllar öncesinden haykırmıyor mu Yunus'umuz kulaklarımıza ve gönüllerimize.
Okumanın ötelendiği toplumlarda cehaletin boy boy serpileceğini, kendini yitirmiş insanların da nerede, ne yapacağının belli olmayacağını tahmin etmemek mümkün mü? Fitnenin, kulak fısıltılarının ve dört bir yandan cehaletin sarmalına saplanıp kalacağını gözler görmese akıl neylesin?
Yeniden inşa için ilim deryasına dalmak vaktidir. Okumak, bilmek, yaşamak, keşfetmek vaktidir. Her alanda büyük keşiflere imza atmak vaktidir. Üzerimizdeki ataleti ancak ilim deryasının içinde atabiliriz. Bildikçe aklımızın pası da silinecek ve asırlardır yüreğimize sinen atalet de üzerimizden kalkacaktır Allah’ın izniyle.
04.05.2008
E-Posta:
mtortuk@yeniasya.com.tr
|
|
|
Süleyman KÖSMENE |
Günahları eriten ateş: Tövbe |
 |
Gültekin Örenç: “Tövbe-i nasuh nedir? Günahlardan uzak durmanın ve tövbenin makbul yaşı var mıdır?”
ünyanın öyle baş döndürücü kıskaçları ve tuzakları var ki, insanın, Allah’a sığınmaktan, ehl-i iman lehine “imdat!” demekten ve mağfiret istemekten başka hiçbir çaresi kalmıyor. Çünkü bütün kıskaçlar, bütün tuzaklar, şeytanın yolumuz üzerindeki duraklarından ve tezgâhlarından başka bir şey değildir.
Kötü yollara ve günahlara karşı duyarlı olmak, uzaklaşmaya çalışmak, bunu gündemimizin ilk sıralarına almak ve bu uğurda gayret sarf etmek şüphesiz amellerimizin en hayırlılarındandır. Bediüzzaman Hazretleri bu tahribât, sefahet ve cazibedar hevesât zamanında davranışlarımızda temel hareket noktamızın şerleri def etmek ve günahları terk etmek olduğunu beyan eder ve takvanın tanımını buna göre yapar. Bediüzzaman’a göre takva, yüreğimizde Allah korkusunu duyarak kötülüklerden ve günahlardan kaçınmaktır. Bunu başarmak ise, zamana, yere, çevreye, isteğimize, niyetimize, duâmıza ve temâyülümüze doğru orantılı gayretlerimize bağlıdır. Binlerce günahın kendiliğinden hücumda bulunduğu bu zamanın ağır şartlarında, Bediüzzaman’a göre: 1- Az bir salih amel, çok hükmündedir. 2- Farzları yapan, günahlardan kaçınan kurtulur. 3- Bir haramın terki vaciptir ve bir vacibi işlemek çok sünnetlere tercih edilir. 4- Az bir amel göstererek yüzlerce günahı terk etmekle, yüzlerce vacip işlenmiş olur. 5- Böylece takva namıyla ve günahlardan kaçınmak niyetiyle hareket etmek, bu zamanda salih ameldendir.1
Bu zamanda tövbe, bu beş maddeden geçiyor. Tövbe-i Nasuh budur. Gerçek ve içten tövbe! Sadık kalınan ve ölüm gelinceye kadar istikamet içinde olunan tövbe!
Tövbede makbul olan yaş değil, baş değil, tövbe için adım atmak ve muvaffak olmaktır. Yaşın hiç mi hiç önemi yoktur. Henüz gençliğimizin baharında da yaşıyor olabiliriz. Kırkında veya altmışında da yaşıyor olabiliriz. Tövbe etmek için ne yirminci yaş erkendir; ne de altmışıncı yaş geçtir! Yaşadığımız, nefes alıp verdiğimiz, dünya gemisinin seyahatinde göz karartan bir hızla ilerlediğimiz, Azrail’in (as) henüz kapımızı gelip çalmadığı her an ve her saniye; günahlardan vazgeçmek için, pişmanlık için, Allah’a sığınmak için, tövbe için, arınmak için en bulunmaz fırsattır, en vazgeçilmez zaman dilimidir, en elde edilmez rahmet saniyeleridir!
Az sonra hangi tecellînin bizi kuşatacağını... Az sonra ölüm meleğinin kapımızı çalıp çalmayacağını... Az sonra, şu an elimizde bulunan sayısız fırsatları kaçırıp kaçırmayacağımızı... Bilebiliyor muyuz?
Biz hep dünlerin ve bu günlerin aynasında, yarınların hayalleriyle yaşıyor ve avunuyoruz! Yarınlar sadece hayal dünyamızı süsleyen birer kurgu senaryoları! Dünyanın gayr-i meşrû zevkleri bize onun için cazip geliyor. Ya yoksa! Ya yarın bizim için yoksa?
Ancak uhrevî istikbal, ebedî hayat ve öldükten sonra yeniden diriliş, herkes için, Kur’ân’ın taahhüdü altındadır! Daimî Cennet, Kur’ân’ın müjdesidir! Cehennem, Kur’ân’ın uyardığı akıbettir! Bunları yok sayabilir miyiz?
Günahlardan kendimizi alıkoymak için, bizi günahlara sürükleyen sebepler üzerinde yoğunlaşmamız lâzım. Gençlik sarhoşluklarına hemen son vermeli ve helâl daireye dönmelidir. Söz gelişi nikâhlanmak etkin ve kesin bir çözüm neden olmasın? Ve meselâ, günahlarla uğraşmaktansa; nikâhlanmanın önünde—kendi şartlarımıza göre—var olduğu düşünülen engelleri aşmak için çaba sarf edilse daha isabetli olmaz mı? Çok sıradan sebeplerle nikâh ve evlilik geriye bırakılıyor; diğer yandan günahların maneviyâtımızı alıp götürmesine ya sadece seyirci kalınıyor, ya da böyle tek yanlı ıztıraplarla psikolojik bir yıkım ve tahribat içine giriliyor. Kendimize yazık ediyoruz.
Günahlardan sakınmak için, içinde bulunduğumuz çevreyi sorgulamamızda da yarar vardır. Bizi günahlara sürükleyip giden ve bize günahları mubah gösteren bir çevre veya arkadaş grubumuz varsa; onların içinde bulunmaya devam ettiğimiz sürece işimiz zor demektir. Biz yine günahların ıztırabını tek başımıza çekmek zorunda kalırız. Her defasında da günahkâr olduğumuz hissi dünyayı bize dar eder. Altında eziliriz. Bu durumda ilk yapacağımız şey, bu grup ile aramıza mesafe koymak ve kendimize yalnızca Allah’a kulluğu önemseyen yeni bir arkadaş grubu bulmak olacaktır. Daha sonra inşallah eski arkadaşlarımızın da elinden tutarız.
Günahları elimizin tersiyle itecek bir çözüm her zaman vardır ve aslında bize çok yakındır. Biz yeter ki Allah’ın rahmetinden ümidimizi kesmeyelim ve Allah’a, mutlaka, Allah’a sığınalım!
Dipnotlar:
1- Kastamonu Lâhikası, s. 110
04.05.2008
E-Posta:
fikihgunlugu@yeniasya.com.tr
|
|
|
Mikail YAPRAK |
“Allah Allah diye diye...” |
|
Geçen yazımızın “Batı doğru İslâmı arıyor” argümanıyla bire bir örtüşen bir soru, tam yerinde ve zamanında soruldu.
Der Spiegel hangi İslâmı anlatıyor?
Alman Der Spiegel dergisinden makul, mantıklı ve olumlu cevaplar verilmiş. “Biz Almanya’daki İslâmın her yönünü anlatmaya çalıştık” denilmiş. “İslâmiyet ile şiddet olaylarını bağdaştıranlar bir grup aptaldır” denilmiş. “İslâm, Almanya’nın ortasına geldi, Almanlar bunun farkına varmalı ve kabul etmeli” vesaire vesaire denilmiş.. Biz sadece denilene ve iddiaya değil, hakikate, beklenilene, olması gerekene ve Ahirzaman misyonuna bakalım.
Artık dünyanın “Batı”dan ibaret olmadığını Batı Dünyası da bilmeli. Artık globalleşme, medeniyetlerin uzlaşması, kültürler arası diyalog çalışmalarının hız kazandığı bir süreçten geçiyoruz. Artık, Doğu’suyla, Batı’sıyla, Güney’iyle, Kuzey’iyle, altıyla, üstüyle, tabanıyla, tavanıyla ve içinde barındırdığı bütün mahlûkatıyla beraber bir dünyadan söz ediyoruz. Böyle bir dünya ise, ne Batı’ının ne başka beşerî bir gücün tasarrufunda olamaz. Mülk Allah’ındır. Mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Her şey emredildiği yönde hareket ediyor. İsyankârlar ve Alllah tanımazlar ise, hem şerre hem hayra kabiliyeti olan insanlar arasından çıkıyor. Eğer bu isyankârlar ve inkârcılar da, Allah’ın mülkünde gönüllerince gezip tozup yiyip içip eğleniyorlasa, dünyanın bir imtihan yeri olması sebebiyledir. Ve Ahirete nisbeten fani dünyanın Allah indinde bir kıymet ifade etmediğindendir. Zira bir hâdis-i kudsîde “Dünyanın Allah indinde bir kıymeti olsaydı, kâfirler ondan bir yudum su bile içemezlerdi” buyuruluyor.
Aslında Alman Der Spiegel dergisini, İslâm karşıtı yayınlarıyla ve dinden uzak İkinci Avrupa’nın sözcülüğünü yapmasıyla tanırdık. Dünyanın neresinde Müslümanlar aleyhine bir senaryo, sansasyonel bir haber olursa, bu derginin kapağında ve sayfalarında daha da abartılarak, acaip resimlerle şişirilerek, karikatürize edilerek Avrupalı okurlarına sunulur, onların “önyargı” iştahları kabartılır. İran-Irak savaşından tutun, ta Körfez krizlerine, 11 Eylül senaryolarına, El-Kaide’li, Hamas’lı şiddet olaylarına, ta karikatür krizlerine kadar İslâm’ı ve Müslümanları hedef alan haberler, yazılar ve yorumlar bu derginin mutfağında pişirilip pişirilip kabarık iştahlıların önlerine konulur. Halbuki dergi isminin Türkçesi “ayna”dır. Ona yakışan da, gerçeklere ayna olmasıdır.
İşte böyle bir dergi özel bir sayısını İslâma ve Müslümanlara ayırmış. Hem de “Allah” diyerek.. Hem de “İslâm im Abendland/Batı’da İslâm” ifadesi yerine, “Allah im Abendland/Batı’da Allah” ifadesini kullanarak.. Herhalde bu Batılıların, Ahirzamanda “Allah Allah” diyenlerin azalacağı, bunun da kıyamet sebeplerinden olacağı kutsî ihbarından haberdar oldukları pek de söylenemez. Ama biz söyleyene değil, söyletene; yazana değil, yazdırana bakalım.
Ne gariptir ki, ahirzaman alameti olan “Allah” demeyi yasaklama bir zamanlar ülkemizde yaşanmış, asrın Bedî’si yaklaşık kırk sene evvelinden bir hâdis-i şerifi “‘Allah, Allah, Allah’ deyip zikreden tekyeler, zikirhaneler, medreseler kapanacak ve ezan ve kamet gibi şeâirde İsmullah yerine başka isim konulacak” şeklinde yorumlayarak, izn-i İlâhî ile haber vermiş. Ve o başka isim de “Tanrı” olmuş. Almanların “Gott” dediği de, “ilâh” mânâsınadır. Hiçbir zaman Allah lâfza-i celâlinin yerini tutamaz. Ama onların kastı ve muradı Allah’tır. Onlar da Allah’ı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfatlarında hataya düşüyorlar. İhlâs Sûresi, onları, bu hatalarını düzeltmeye davet ediyor. “Ehad ve Samed olan yalnız Allah’tır” diyor. Onları Tevhîd kelimesine davet ediyor. Allah’tan başkasını ilâh edinmeyiniz, diyor.
Bir zamanlar, bizdeki İkinci Avrupa mukallitlerinden mühim bir mevkii işgal eden birisi, dinsizlik hesabına demiş ki: “Biz, Allah Allah diye diye geri kaldık. Avrupa top, tüfek diye diye ileri gitti.” Böyle düşünenlerin düşüncelerini çürütürcesine, onların iddialarını yüzlerine savururcasına, Batı’daki İslâm’ı, “Allah” lâfza-i celâliyle anlatmayı tercih etmesi tesadüf olamaz. Bilerek ve bilinçlice yapılmış. Hatırı sayılır mesajlarla doludur. Derginin Yazı İşleri Müdürü Dr. Rainer Traub, kendince bir yorum yapıyor. Hani yabana atılacak bir yorum da değil. Şöyle diyor:
“Bazıları, başlığın iki dinin inancını ayırdığını düşünebilir. Almanca ‘Gott’ değil de, ‘Allah’ yazmamız ayrımcılık olarak anlaşılabilir. Fakat Hıristiyan Batı’ya çok iyi tanınmayan bir din geldi. Bu yüzden ‘Allah’ kelimesini kullandık.”
Değerli okurlarım, şimdi derginin bu yaklaşımından hareketle, Batı’da çok iyi tanınmayan İslâmın, ancak “Allah” ile, Allah’ın izni ve lütfu ile tanınıp bilineceğini söylersek ve yine ülkemizde “Allah” demenin yasak olduğu zamanlarda “Allah” diyerek, “Allahüekber” diyerek cansiperane hizmete devam edenlerin şimdilerde Avrupa sathında dershaneler açarak, doğru İslâmın tanınmasına vesile olacaklarını söylersek, doğru bir tesbite imza atmış olur muyuz?
04.05.2008
E-Posta:
mikailyaprak@gmail.com
|
|
|
Faruk ÇAKIR |
Hedefler değişirken |
 |
Sadece siyasî anlamda değil, ekonomik anlamda da bir krize sürüklendiğimiz anlaşılıyor. Zaten ekonomi ile siyaseti birbirinden ayrı düşünmek de mümkün değil. Açılan parti kapatma dâvâsıyla başlayan ‘ekonomik kriz’ beklentisi, piyasaları tedirgin etti. Açıklanan enflasyon rakamlarıyla da bu endişe iyice pekişti.
Gerek ekenomik ve gerek siyasî krizlerin bedelini çok küçük bir azınlığın dışında 70 milyon ödediği için, bir şekilde krizleri en az zararla atlatmaya gayret etmek gerekiyor. Krizi yaygınlaştırıcı ve derinleştirici her hareket, ödenen bedelin artmasına sebep olur.
Her zaman, herkes ifade ediyor, bir daha tekrar edelim: Ekonomik ve siyasî istikrarın sağlanması ya da bozulması tek bir sebebe bağlı değildir. Dünya küçülüp bir köy halini aldığı için, ‘komşu’larda yaşanan hadiseler de bizi etkiliyor. Günümüzde bu etkilenmeler de tabiî karşılanıyor. Dünyaya kapalı, onlardan etkilenmeyecek şekilde yaşamak mümkün değil.
Bu tesbitler, krizlere mecbur ve mahkûm olduğumuz anlamına da gelmez. Önemli olan, yaklaşan krizleri erken tesbit edebilmek ve mümkün mertebe az zararla bunları savuşturabilmektir.
Türkiye’yi idare edenler, her fırsatta ekonomi noktasındaki başarılarıyla övündüler. Hak, hukuk, adalet gibi konular hatırlatıldıkça, ekonomi konusundaki ‘başarı’lar sıralandı ve diğer eksiklikler gözden ırak tutulmaya çalışıldı. Oysa dünya şahittir ki, tek başına ekonomik refah, kişileri ve ülkeleri huzura kavuşturmuyor. Nitekim, “Çeyrek asırdır boğuştuğumuz enflasyonu yendik, tarih yazdık” denilen günlerde enflasyonun yeniden canlandığı görüldü.
Nisan ayı enflasyon rakamları, bilhassa ekonomiyi idare edenlerin uykusunu kaçıracak şekilde yüksek çıktı. Yüzde 2.2 nisbetinde gerçekleşmesi beklenen “Üretici Fiyatları Endeksi” (ÜFE,) yüzde 4.5 nisbetinde gerçekleşti. Yüzde 1.39 beklenen “Tüketici Fiyatları Endeksi” (TÜFE) ise, yüzde 1.68 oldu. Yılbaşında enflasyonda yüzde 4’ler hedeflenirken sadece Nisan ayındaki aylık ÜFE artışı yüzde 4.5’e sıçradı. (Akşam, 3 Mayıs 2008)
Bu rakamlar şu anlama gelir: Şu veya bu sebeple, ekonomiyi idare edenlerin çizdiği, tahmin ettiği enflasyon rakamları yüzde yüz farklı gerçekleşmiştir. Enflasyondaki yıllık tahmin yüzde 4 iken, bu rakam sadece bir ayda gercekleşti. Yüzde 2 tahmin edilen bir rakamın yüzde 4 çıkması büyük bir yanılmadır. Her halde sadece rakamlara bakıp, “2 olması gereken artış nisbeti 4 olmuş, ne önemi var” diye düşünülemez.
İş bu noktada kalsa yine iyi. “Önümüzdeki aylar yaz aylarıdır, sebze meyve ucuzlar, enflasyon da düşer” şeklinde düşünmek de yeterli güveni vermemeli. Evet, önümüzdeki aylar yaz aylarıdır, ama ondan sonra yine ‘kış’ ayları gelecektir! Bu bakımdan, ihtiyatlı ve tedbirli olmakta fayda var.
Hükûmetin ekonomik programına biz şekil vermeyeceğimize göre vatandaş olarak ne yapabiliriz? Asıl bunu düşünmeli ve buna göre kendi tedbirimizi almalıyız. Bugün ve yarın, her defasında yapmamız gereken şey; israftan uzak durmalıyız. ‘Kredi kartları’ tuzağına düşmemeli, kazamadığımız, bizim olmayan paraları harcama yanlışına düşmemeliyiz.
04.05.2008
E-Posta:
cakir@yeniasya.com.tr
|
|
|
Yasemin GÜLEÇYÜZ |
Tesettür Risâlesi keşfedilirken (3) |
|
“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar…”
Bediüzzaman Hazretleri Tesettür Risâlesine Ahzab Sûresinin 59. âyeti ile başlar ve dört hikmet ile tesettürün kadınlar için fıtrî olduğunu (fark edebildiğim kadarıyla) kadın psikolojisi, biyolojisi, kadının sosyal hayattaki yeri, aile içindeki konumu, eşiyle çocuklarıyla olan iletişimi açılarından ispat eder. Bediüzzaman Hazretlerinin Tesettür Risâlesine doğrudan almadığı, ama Birinci Hikmette üzerinde sıkça durduğu, mânâ olarak yorumladığı bir hakikat vardır: Tesettürsüzlüğün kadınları incitmesi.
Ahzab Sûresinin 59. âyetinin devamı şöyledir:
“Bu, onların hür ve iffetli hanımlar olarak tanınmaları ve eziyete uğramamaları için daha uygundur. Allah ise çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.”
Âyetteki “eziyete uğramak” tâbirinin bir yorumu da günümüzde sıkça kullanılan ifadeyle kadınların erkekler tarafından rahatsız edilmesi, cinsel tacizidir.
Evet, bugün hangi düşünce ya da inançta olursa olsun fark etmez, bütün dünyada kadınların ortak problemlerinden bir tanesidir bu konu. Kadınlara yönelik suçlarda bazen cinayetle neticelenen saldırılar bir gerçektir. Cinayet uç bir nokta da olsa elle, dille ya da bakışla tacizin yaygın olmadığını söylemek mümkün müdür? Bu olaylarda kadın hep zarar gören taraftır. Korkar, çekinir, utanır, kendini aşağılanmış hisseder…
Kadınlara özel…
BUGÜN demokrasinin beşiği olarak tanınan İngiltere’de de kadınlar tacizden şikâyetçidir, Meksika’da da, Japonya’da da, Brezilya’da da, Rusya’da da, ülkemizde de...
Tacizin en sık görüldüğü alan toplu taşıma araçlarıdır. Bu yüzden Londra’da kadınlara özel hizmet veren, sürücüsü yine kadınlar olan pembe taksiler işbaşındadır. Karnavallar şehri Rio’da da aynı hizmet kadınlara sunulmaktadır. Rusya’da, Japonya ve Meksika’da pembe taksilere ilâveten iş çıkış saatlerinde kadınlara özel otobüsler, tren ve metro vagonları faaliyettedir.
Rahat yolculuk yapan kadınlar hayatlarından memnun, kadınlara yönelik suçların azalmasından polisler ve belediye yetkilileri memnun, kızlarının ve eşlerinin eziyet çekmediğini bilen babalar, kocalar memnun…
(Ülkemizdeyse böyle bir tablonun uygulama ihtimalinden bile söz edilemez. Medyanın yapıştıracağı yafta hazırdır: Gerici ve yobazlar, ülkeyi ortaçağ karanlıklarına götürmek istiyorlar…)
Konu ile ilgili kaynakları tararken Batıdaki hemcinslerimizin bu tacizlerden korunmak için ayrıca saçlarını erkekler gibi kestirdiklerini, şapka taktıklarını, beden hatlarını belli etmeyen kıyafetlerini tamamlayan ülkelerine has şal, panço gibi örtüler kullandıklarını öğrendik.
Evet, örtünün adı ne olursa olsun fark etmez, şurası bir gerçek ki fıtratı bozulmayan her kadın örtünmek ister.
Pis nazarlar, negatif enerjiler…
“İNSAN sevmediği ve istiskal ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur... Tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın nazik ve seriütteessür olduğundan maddeden tesiri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır.”
Evet, dikkatli bakış hele de sevmediğiniz bir insandan geliyorsa rahatsız, huzursuz eder.
Hayvanlar âleminde bile yeri geldiğinde bakış bir saldırı aracıdır. Belgesellerde avını bakışlarıyla adeta hipnotize edip etkisiz hale getiren yılan türlerini izlemekteyiz.
Hayvanlarda bile etkili olan bakış, mahlûkatın en mükemmel donanımlı varlığı olan insanda da şüphesiz etkilidir.
Güler misiniz ya da çok uç bir örnek mi dersiniz bilmem, ama daha geçenlerde ana haber bültenlerinde yetkililerin iş işten geçtikten sonra ancak marketin güvenlik kamerasında tesbit edebildikleri bir hırsızlık vak'ası yer alıyordu. Adam arkasında onca insan varken kasiyer kıza eğilip onu bakışlarıyla hipnotize ediyor, kız para üstü verir gibi herkesin gözü önünde bütün parayı gayet normalmiş gibi adama verecek kadar dengesini yitirebiliyordu.
Parapsikolojide psikokinezi denilen bu hâl insanlık tarihi kadar eski. Halk arasında nazar, göz değmesi, kem göz gibi tabirlerle anılmakta.
Evet, dikkatli bakış, muhatabı rahatsız, huzursuz edip, bazen ölümüne bile sebep olabilmekte.
İşte Birinci Hikmet’te Bediüzzaman Hazretleri açık saçıklık yeri olan Avrupa’da çoğu kadının erkeklerin dikkatli bakışlarından sıkılarak polislere “Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar” diye şikâyet ettiğini belirtiyor. Ya deşifre olmaktan utanıp, sıkılıp şikâyet etmeyenler? Onların sayısının da hayli yekûn tuttuğu bir hakikat.
Evet, cins-i lâtif olarak tanımlanan kadınların (açık saçık oldukları halde) dikkatli bakıyor diye kendini güvende hissetmeyip polise erkekler için suç duyurusunda bulunması, örtünmenin kadının yaradılışında var olduğunun bir delili.
Tesettürsüzlüğün istisnaları olsa da (!) en fazla kadına eziyet verdiğini ifade etmiştik. Birinci Hikmet’te belirtildiği üzere açık saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, namahrem erkeklerin ancak onda iki üçünün kendisine bakmasından hoşlanıyorsa, yedi sekizinden hoşlanmaz, kovar, soğuk davranır.
Hem erkeği eliyle, diliyle, gözüyle taciz eden kadın sayısı çok azdır. Dünyanın her yerinde taciz edilen, eziyet çeken hep kadındır.
Kadınlar neden korkar?
KADINLAR erkeklerden farklı yaratılmışlardır. Damar yapılarından, kas gücüne kadar erkeğe kıyasla daha narindirler. (Hukuk ve insanlık değeri açısından eşit olan bu iki farklı cinsi, her bakımdan eşit ilân etmenin bir anlamı yoktur. Allah birbirlerini tamamlasınlar diye bu iki insan cinsini farklı yaratmıştır, iyi ki de böyledir.)
Kendini, yavrularını koruyabilmesi için eşinin himaye ve yardımına ihtiyacı vardır kadının. (Gerçi aile kavramı yoktur, ama hayvanlar âleminde bile böyledir.) O yüzden de erkeği soğutmak istemez, kendini sevdirmek ister. Yabancı erkeklere karşı uzak durur, onların tacizinden korkar. Kendini onların zararlarından korumaya, gizlemeye, örtmeye çalışır.
Zaten kadının biyolojik gerçeği, genleri bunu gerektirir. Bir erkek hayatı boyunca milyonlarca sperme sahiptir, poligamiye, çok eşliliğe yatkındır. Biyolojik alt yapısı buna uygun donatılmıştır. Kadının ise ortalama 400 yumurtası vardır. Her ay bir tanesini kullandığında en fazla 40 sene sonra üreme yeteneğini yitirir. O yüzden genetik olarak kadın kendinin ve çocuklarının çıkarını korumaya programlanmıştır, poligam yani çok eşli değildir. Yabancı erkeklerden kendisine ve çocuklarına gelebilecek bir müdahaleden fıtraten çekinir. Bunun için de kendini gizler, tesettürü tercih eder. Bu ırkçı bir yaklaşım, cinsiyet ayrımcılığı ya da kadının riyakârlığı anlamına gelmez. İlmî bir gerçektir. Dünyanın neresine gidilirse gidilsin kadının yapısında rahatlıkla okunabilecek bir yaratılış mührüdür. Fıtratı bozulmamış her kadın, bu gerçeğin bir şahidi durumundadır. Bu hakikatin doğum kontrol yöntemleri ya da başka bir teknolojik donanımla değişmesi mümkün değildir. Ademler ve Havvalar, gerçeğini farklı açılardan işlemeye devam edeceğiz.
04.05.2008
E-Posta:
yasemin@yeniasya.com.tr
|
|
|
Nejat EREN |
İhlâs, uhuvvet ve samimiyet |
|
Asrın mânevî sultanı Hz. Bediüzzaman deyince akla ilk gelen haslet ve özellik, hiç şüphesiz “ihlâstır”.
“Hayatımın gayesi ve vatanî vazifem” dediği muhteşem Risâle-i Nur Külliyâtındaki yüz otuz parçadan fazla kitaplarından sadece ve sadece “İhlâs Risâlesinin” başına “Lâakal on beş günde bir okunmalıdır” ikaz ve hatırlatması koyması, onu tanıma gayesinde olan herkesin hele bu zamanda daha da iyi anlaması gereken bir durum.
“İmanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risâletü’n-Nur’dadır” tesbitinden yola çıkarak gidersek, onu muhafaza etmenin de, dünya ve ahiret hayatında rahat ve huzur içinde yaşamanın da yolu yine “ihlâstan” geçtiği aşikârdır.
Bu mukaddes dâvâyı tarihe mal eden “saff-ı evvellerin” o aklı zorlayan, idrakin hacimlerini aşan, duyguların ihata boyutlarını zorlayan; ihlâs, uhuvvet, samimiyet, hasbîlik, himmet, fedakârlık ve gayretlerinin mirasını yerine getirebiliyor muyuz acaba! İnananlar olarak, aramızda bu hasletlerin katıksız yaşadığını iddiâ edebilir miyiz? Ciddî mânâda sorgulanması lâzım gelen bir konu olsa gerek.
“Benlik ve gurura medâr şeylerden çekinmek. Tevâzu, mahviyet ve terk-i enâniyetle hareket etmek. Bu asırda en büyük tehlike benlikten ve hodfüruşluktan ileri geldiğinden, ehl-i hak ve hakîkat, mahviyetkârâne dâimâ kusurunu görmek ve nefsini itham etmek gerektir.” (Tarihçe-i Hayat, Emirdağ Hayatı, s. 418, yeni baskılarda s. 737) ikazını,—aciz nefsim dâhil—herkesin bizzat nefsinde yaşaması gerektiğini düşünüyorum.
“Bütün küre-i arzın bu yangınında ve fırtınalarında selâmet-i kalbini ve istirahat-ı ruhunu muhafaza eden ve kurtaran yalnız hakikî ehl-i iman ve ehl-i tevekkül ve rızadır. Bunların içinde de en ziyade kendini kurtaranlar, Risâle-i Nur’un dairesine sadakatle girenlerdir” müjdesine mazhar olanların, bu muhataplık karşısındaki olumsuzlukları ve mevcut hâlet-i ruhiyesi hizmet sahasına uyuyor mu acaba?
Dünyevî noktada olsun, uhrevî hizmetlerde olsun galibâne yola devam etmenin ve başarıya ulaşmanın anahtarı, sırrı ihlâstan geçiyor.
“Sahabe mesleği” yolunu takip edenlerden beklenen “âlicenaplık, fedakârlık ve diğergamlık” gibi memduh haslet ve meziyetler, tarihin sessiz sayfalarına terk edilecek kadar önemsiz ve dikkate alınamaz değildir.
Her ehl-i hizmet, bu dâvânın, şahsî ve ailevî olarak, kalp, akıl, ruh ve his dünyasına değeri biçilemez katkıları olduğunu düşünüp idrak edememişse kendisini çok ciddî sorgulaması gerek.
Saff-ı evvellerin bile—melek olmadıkları için—yaptıkları hataları, usûlü vechile ikaz ve ihtarlarla, kırmadan, dökmeden, küstürmeden, kaçırmadan düzeltme ve tamir etme metotlarını çeşitli vesilelerle “satırlardan gönüllere” nakşeden “dâvâ sahibini”, meçhul kabrinde rahatsız etmeyi hangi vicdan kabullenebilir?
Çorak toprakları, münbit hale getiren “gönül sultanının” müntesiplerine, “Aziz, sıddık, fedâkâr, sarsılmaz kardeşlerim!” hitabına yüzlerce defa mazhar olan sorumlulara düşen, münbit arazide “diken ve pıtırak sulamak” değildir. Bunun tek telâfisi ve tesellisi ise; “satır aralarındaki o ince ayar ikazları” derinlemesine ve tefekkür deryasına dalarak okuyup mütalâa etmek, gönül ve kalplere nakşederek bir kendine dönme ve nedâmet hissiyle aslına rücu etmekten geçse gerektir.
Dünyevîleşme, tembellik, ülfet, gaflet ve duyarsızlığımıza çare; İhlâs Risâlesinin başındaki, ezberi bozan “Bilirsiniz ve biliniz!” ikazına paralel olarak, Risâleler başta olmak üzere, yeniden “Kendimizi, dünyayı, olayları, dostlarımızı ‘Okursunuz ve Okuyunuz!’” mesajını tam olarak idrak etmekten geçiyor olması, saf ve pak yüreklerin temennisidir.
Nur deryasının ummanlarında okuyup okuduğunu yaşayan günlerde, kardeşlik, hâlisiyet halvetlerinde ve samimiyet vadilerinde buluşmak dilek ve duâlarımla.
04.05.2008
E-Posta:
nejateren@saidnursi.de
|
|
|
Mustafa ÖZCAN |
Vefa’nın cefası |
 |
Mekân: Cezire Kanalı. Zaman: Şubat sonu veya Mart ayı başları olmalı (2008). İtticahu’l Muakis (The Opposite Direction) programının yapımcısı Dürzi Faysal Kasım yine kendisi gibi bir Suriyeli olan Vefa Sultan’ı ağırlıyor. Nadide Sultan cinaslı Vefa Sultan da Nusayri. Yani Arap Alevisi. Ağırlayamaz mı? Elbette ağırlayabilir ama kadın gedikli bir CNN müdavimi. Ve tercihli konusu da İslâm’a hakaret ve küfretmek. Onun yerine İslâm’a hakaret karikatürlerini yayınlamakla ünlenen Danimarkalı gazetenin editörü dâvet edilseydi sezâydı. Çok ilginç... Sözkonusu karikatör krizinin akabinde Jyllands Posten gazetesinde yaprak dökümü yaşanıyor. Jyllands Posten kültür editörü Flemming Rose bilinmeyen sebeplerden dolayı istifa ettikten sonra yayın yönetmenini de aynı şekilde karikatür krizi veya laneti çarptı. Yayın yönetmeni Carsten Juste de esrarengiz bir şekilde istifasını bastı. Bu istifalara mesai arkadaşları bir anlam veremiyorlar. Vefa Sultan da Flemming Rose gibi birisi. Ama ilginç olan Karadavi gibilerinin dinî konuşmalar yaptığı ve Şeriat ve Hayat gibi programların yapıldığı bir kanalda Vefa Sultan’ın icra-i faaliyette bulunması ve İslâm hakkında akla hayâle gelmedik hakaret, isnat ve karalamalarda bulunmasına izin verilmesi. Neden sonra kanal özür diledi. Hakkını yemeyelim Karadavi bir programının dibacesini tamamen bu rezalete ayırdı ve böyle bir duruma sebep vermesinden dolayı kanalı payladı. Çok ilginç. Bu hususta, Cezire Kanalı da CNN’i aratmıyor. CNN son günlerde bir çok vukuat işledi. Bir habercisi Çinlilere hakarette bulundu ve Çinliler CNN hakkında dâvâ açtı. Yine Huntington paralelinde Latinolar hakkında hakaret içeren konuşmalara yer vermesinden dolayı kanala yönelik toplu bir dâvâ açılması gündeme geldi. İlginç. Vefa Sultan hem Cezire hem de CNN’in daimi konukları arasında bulunuyor. Yani anlayacağınız Vefa Sultan’dan CHP’nin Denizli temsilcisi Ali Kavak’a; El Cezire’den CNN’e ve Faysal Kasım’dan Ahmet Hakan’a görünmeyen bir silsile ve ince bir çizgi ve damar var.
***
Cefa Sultan suretindeki Vefa Sultan 1989 yılında turist olarak kapağı ABD’ye atıyor ve gidiş o gidiş. Burada Hispanik kökenliler için çıkarılan aftan yararlanarak Amerikan vatandaşı oluyor. Sadece vatandaşı olmakla kalmıyor zamanla Amerikan fedaisine dönüşüyor. ‘Teröre karşı savaşta’ mızrak ucu oluyor ve tam siper canla başla Amerikan ideolojisine hizmet ediyor. Anlayacağınız, Amerikalılardan daha fazla Amerikancı oluyor. Bununla da kalmıyor. Kendisini İslâm’a karşı savaşan bir Müslüman olarak tanıtıyor. Müslümanların ‘merhametsiz Allah’ını başka merhametli bir Tanrı’ ile değiştirdiğini ifade ediyor. Kocası da bu durumda Müfid olan ismini yeni dünyasına uygun olarak David olarak değiştiriyor. 11 Eylül sonrasında da adeta keşfediliyor ve Amerikan televizyoncularının İslâm’a karşı aranan ve vazgeçilmez konuk ve yorumcularından birisi hâline geliyor. Time dergisi de kendisini keşfediyor ve 2006 yılında onu dünyanın en etkili 100 kişisi arasına alıyor. Hizmete karşı hizmet diye buna derler herhalde. Ödül almak için Selman Rüşdi olmak kâfi. 2006 yılı Şubat ayında El Cezire’nin 45 dakikalık İtticahu’l Muakis programında Faysal Kasım’ın konukları arasına giriyor. Konu Huntington’ın ‘medeniyetler çatışması’ tezidir. Karşısında da cılız İbrahim Huli vardır. Ama İbrahim Huli’nin niyeti iyi ama sıkleti hafiftir. Karşısında adeta bozguna uğruyor. Dünyada medeniyetler çatışması değil yarışması olduğunu ama bu yarışı İslâmiyetin çatışmaya çevirdiğini ileri sürüyor. CNN ve Cezire’den sonra kendisini MEMRI de keşfediyor ve Faysal Kasım’ın programı video hâlinde milyonlara servis yapılıyor. Seri katil vezninde artık o seri bir yalancıdır. Zorlandığı yerde silâhıdır onun. Halep’te tıp okurken gözü dönmüş İhvan mensuplarının 1979 yılında fakülteyi bastıklarını ve sağı solu ‘Allahu Ekber’ nidaları arasında kurşun yağmuruna tuttuklarını anlatıyor. Sanki Alparslan Arslan’ın Danıştay baskınını Tansel Çölaşan yerine onun anlattığını sanırsınız. Olayın akabinde nevrinin döndüğünü ve inancını kaybettiğini söylüyor. İhvan’ın sözkonusu baskın sırasında tekbirler eşliğinde sağa sola kurşun sıktığını ve Yusuf el Yusuf’un bedenini cansız yere serdiklerini hatırlıyor. Ama o dönemde de profesör olan şuanki Tıp Fakültesi Dekanı Riyad Asfari, Vefa Sultan’ı Arapların deyimiyle cümleten ve tafsilan yalanlıyor. O dönemde fakültede öyle bir sahne yaşanmadığını zaten kampüste korumaların olduğunu ifade ediyor. 1979 yılında Halep Üniversitesi’nde eğitim gören Suriyeli gurbetzedelerden Adnan Halebi ve Gada Müezzin gibiler de kendisini yalanlıyorlar.
***
Vefa Sultan, İslâm’ın yanlış yorumlanmadığını bizzat İslâm’ın kendisinin yanlış olduğunu söylüyor. Time dergisine göre İslâmî aşırılığın panzehirlerinden birisi Vefa Sultan, eşcinsel film yıldızlarından Michael Lucas gibilerinin de aferinlerine nail olmuş. Vefa Sultan’ın anlattıkları ışığında İslâm’dan iğrendiğini söylüyor. Pim Fortuyn da öyleydi nitekim. Time dergisine kendisini anlatırken, ‘İslâm’a inanmayan Müslümanım’ diyor ve David Horowitz gibi neoconlarla İslâm’a karşı aynı kürsüleri paylaşıyor. ‘İslâm’da kadın’ panelinde şunları söylüyor: “Ben kendimi İslâm’la mücadeleye adadım; lütfen anlattıklarımı can kulağıyla dinleyin. Ben kendimi sadece siyasal İslâm, militan İslâm, radikal İslâm veya Vehhabi İslâmına karşı mevzilendirmiyorum bizzat İslâm’ın kendisine karşı mücadeleyi esas aldım. Kendimi buna adadım. İslâm kesinlikle yanlış anlaşılmadı. Problem bizatihi İslâm’dadır. Müslümanlar iki şıktan birini seçmek zorundalar: Ya değişecekler ve İslâm’ı terkedecekler ya da ezilecekler...” Zat-ı Akdes’e kadar dil uzatıyor. ‘The Escaped Prisoner: When God is a Monster’ kitabı üzerinde çalışıyor. Yani: ‘Kaçkın mahkum: Tanrı bir canavar olduğunda!’
Peki Ahmet Hakan’ın Tarafsız Bölge’sinde taraflı ve CHP’li Ali Kavak’a ne demeli. O da Vefa’nın cefasından geri kalmamak için bakın neler söylüyor: “Atatürk gibi bir lider varken peygamber gibi lider bekliyorlar....” Onun hızına Nadide Sultan bir tarafa Vefa Sultan bile yetişemez... Dolayısıyla bu CHP’linin Faysal Kasım’dan ve onun ötesinde Vefa Sultan’dan ne fakı var? Bence Vefa da Ali Kavak da bir şekilde MEMRI’ye çalışıyor... (MEMRI: Ortadoğu Medya Araştırma Enstitüsü-İsrail’in temellerine hizmet ettiği öne sürülen bir yayın kuruluşudur...)
04.05.2008
E-Posta:
mustafaozcan@yeniasya.com.tr
|
|
|
Mehmet KARA |
‘Trafikte dikkat on bin hayat’ |
 |
Trafik kazasında vefat eden millî futbolcu Metin Oktay’ın, ünlü siyasetçiler Adnan Kahveci, Mustafa Taşar ve Recep Yazıcıoğlu’nun fotoğraflarının önünde duran Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, insan silüeti olan fotoğrafı işaret ederek, “Kazalardan kimse muaf değil. Futbolcu da, siyasetçi de. Bu boş fotoğraf ise hepimiz olabiliriz” dedi.
Gerçekten de trafik kazasından kimse muaf değil. Şoför de olsanız, yaya da olsanız bu değişmez. Her yıl onbinlerce insan trafik kazalarında ölüyor. Binlerce insanda yaralanıyor, sakat kalıyor. Trafik kazalarının yol açtığı maddî zarar ise 15 milyar YTL’yi buluyor. Bu arada son 27 yılda 140 bin kişinin trafik kazalarında öldüğünü, bunun Ardahan, Artvin ve Bilecik gibi illerin nüfusundan fazla olduğunu hatırlatmakta fayda var.
Bu konuya dikkat çekmek için Abdullah Gül’ün himayesinde oluşturulan platformun Çankaya Köşk’ünde bir programı vardı. “Trafikte Dikkat, 10 bin hayat” projesi hayata geçirildi. Proje ile her yıl trafik kazalarının önüne geçilmesi hedefleniyor. Projenin tanıtım kokteyline, gazete ve televizyonların temsilcileri, sporcular, san'atçılar, işadamları katıldı. Biz de programa ekonomi sayfası editörümüz Ümit Kızıltepe, otomobil sayfası editörümüz Esad Sivri ile beraber katıldık.
Programda trafik terörünün en aza indirilmesi için yapılan çalışmalar anlatıldı. Gül’ün seslendirdiği reklâm filmi davetlilere izlettirildi. Reklâm filminde Gül, “Sevgili vatandaşlarım. Büyük bir sorunumuz var. Türkiye’de her yıl trafikte 10 binden fazla insan ölüyor. Bu sorun birimizin değil, hepimizin sorunu. Önümüzde iki yol var. Ya hiçbir şey yokmuş gibi yolumuza devam edeceğiz ya da bu ölümleri azaltmak için hep birlikte çalışacağız. Trafikte dikkat. Söz konusu olan 10 bin hayat…” diyor.
Emniyet kemerinin önemini vurgularken büyük oğlu Ahmet Münir’in üç sene önce geçirdiği trafik kazasını anlatırken “Oğlum gece üniversiteden dönerken Dışişleri Bakanlığı’nın önündeki çift yolda, normal yolunda giderken birden ters yoldan karşısına bir araba çıkmış. Arkasında polisler arabayı takip ediyor. Onun arkasında basın mensupları. Ters yoldan gelen araçla burun buruna çarpışma olmuş. Allah’ın bir hediyesi bize… Oğlum kurtuldu ama emniyet kemerini taktığı için. O kazada ölüm oldu, kemeri olmayanlar vefat etti. Herkesi bu kuralları uygulamaya mecbur etmemiz gerekiyor” diyerek emniyet kemerinin önemine dikkat çekti Cumhurbaşkanı.
“Artık arka koltukta da emniyet kemeri takıyorum” derken eşinin de arka koltukta da olsa emniyet kemerini ihmal etmediğini bildirdi. Cumhurbaşkanı Başyaveri Kurmay Albay Metin Özbek, gazetecilere, Gül’ün makam aracının arka koltuğunda emniyet kemeri takarken çekilen fotoğrafını gösterdi. Bu fotoğraf daha sonra basın kuruluşlarına servis edildi.
Bu programın yapıldığı saatlerde başta Ankara olmak üzere Türkiye’nin birçok bölgesinde onlarca kaza oldu, insanlar öldü, yaralandı, sakat kaldı. Bir yanda terörden vefat eden askerler, diğer yanda askerî araçların devrilmesi ve çarpışması sonucu ölen askerler. Bir yanda trafik terörü, diğer yanda bölücü terör...
İşte bütün bunlar dikkate alındığında, trafik kazalarına “trafik terörü” deniliyor. Terörden daha fazla insan trafik kazaları neticesinde ölüyor. Programda konuşan Gazi Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Süleyman Pampal da buna dikkat çekerken çarpıcı rakamlar verdi. Terörden kaynaklanan ölümler ile depremden ölenlerin yıllık ortalaması bin iken, trafik kazalarından yılda 10 bin kişi ölüyor. Pampal da emniyet kemeri takmanın kazalardaki ölüm oranını yüzde 50 oranında düşürdüğünü vurguladı.
Ve her gün onlarca kaza olmaya devam ediyor. Bu girişim bu açıdan çok önemli. Trafik kazalarının en önemli sebeplerinden birisi de alkollü araç kullanmak. Çankaya Köşkü’ndeki programında bundan pek bahsedilmese de, program sonunda düzenlenen resepsiyonda alkollü içeceklerin servis yapılmaması belki de buna dikkat çekmek içindi…
Trafik kazaları Türkiye’nin en önemli sorunlarından birisi. Bu yüzden bu girişimleri desteklemek, insan ölümleri ve yaralanmaları azaltmak için herkes elinden geleni yapmalıdır. Biz de buradan yazımızla destek vermiş olalım.
04.05.2008
E-Posta:
mkara@yeniasya.com.tr
|
|
Gelin kardeşler gelin! Öze dönelim. Özümüze dönelim. Tarih yeniden tekerrür etmesin. Tarih yine tekerrür ederse biz de kendimize dönerek tekerrür ettirelim tarihi.
Bu gün dört koldan Müslümanlara saldırı var. Her alanda taarruza maruz durumdayız. İçten ve dıştan. Önden ve arkadan. Alttan ve üstten. Her yönden, her biçimde saldırı var. Hedef belli. Taktikler çok ama belirsiz.
“Ebu cehiller ölmedi. Ebu cehiller kıt’alar dolaşıyor”. Doğrudur ama Hanzala ve Ebu Dücaneler de ölmedi. Hz. Hamza’lar da ölmedi. Asrı Saadet geride mi kalmıştır? Hayır. Asr-ı Saadetin bütün vecheleri günümüzde devam ediyor. Ad ve Semud tarihte kalmadığı gibi, Ashab-ı Kehf tarihe gömülmediği gibi, çocuk yaşta sapan taşıyla yenilmez denilen Calut’u alnının ortasından vuran Hz. Davut (as) geçmişin karanlıklarında kaybolmadığı gibi, Asr-ı Saadet’teki sahabeler, müşrikler, münafıklar da kaybolmamıştır. Günümüzde yaşıyorlar. Ebu Bekir’ler de yaşıyor, Ebu Süfyanlar da…
Hatırlayın Uhud’u. Bedir’deki hezimet ateşiyle yanan, intikam yemini etmiş müşrikler ordusunu. Bir Müslümana üç hatta dört kâfirin düştüğünü. Hatırlayın Ayneyn geçidindeki 50 okçuyu. Erken gelen zaferin sevinciyle on tanesi dışında okçuların ganimet için yerlerini terk etmelerini. Sonra Müslümanların arkadan vuruluşunu. Sonra Hz. Peygamberin neredeyse şehid edilmesine ramak kaldığını. Onun bedeline amcası Hz. Hamza’nın şehit düştüğünü. Altmıştan fazla sahabenin katledildiğini. Uhud’a sığınmak zorunda kalışlarını. ”Hz. Muhammed öldü!” şayiası yayıldığında Müslümanlardaki moral bozukluğunu. Efendimizin üzerine dört nala at koşturup öldürücü darbe indirip onu ve İslâm’ı yok etmek için saldıranları. Medine’nin bile saldırıya açık hale geldiğini. Ve bir sesin “Hz. Muhammed ölmedi.!” diye haykırışını. Öldürülmez olduğunu ilân edişini hatırlayalım..
Hatırlayın o günleri ki; hapisler, zindanlar bize mektepti. Ceplerimizde kuruş para yokken bir şehirden bir şehre hizmet taşınırdı. Bir ekmeği beş kişi bölüşürdük. Bir zeytini iki üç dişte bitirirdik. Sırtımızda yamalı gömlekler, ellerimizde kitaplar dolaştırıp dururduk gurbetleri içimizdeki sıla hasretine inat. Ganimet, banka, ihale, çek, senet neydi bilmezdik. Sözümüz ve özümüz senetti. Dünya, para, makam yıldızlar kadar uzaktı bize. Kesrette boğulmamıştık.
Mekke dönemini yaşamadan, imanları kavi hale getirmeden, Medine dönemine soyunduk. Kendimiz, nefisimizi değiştirmeden dünyayı değiştirme rüzgârına kapıldık. Deccallerin, Süfyanların gücünü hafife aldık. Küfrün beli kırılmıştı ama, nefsimizin beli kırılmamıştı. Rehavete girdik. Rahata alıştık. Servet biriktirdik. Para harcayacak yerler değişmişti. İkinci ev, ikinci araba, ikinci arsa. Fars ve Rum kızları gibi ikinci üçüncü dairelerin de fetvaları hazırdı. Artık kışır ve kabuklar üzerinde kafa yoruyorduk. Birbirimizle uğraşır olmuştuk. Darmadağınık olmuştuk zamanla. Ve hezimet umulmadık yerlerden geldi.
Gelin kardeşler. Tevbe ve istiğfar dönemindeyiz artık. Uhud’a sığınıp bir nefes alınmalı. Yorgun kılıçlar dallara asılmıştı, dinlendirilmişti. Yeni bir öze dönüş, kendine geliş yaşanmalı. Hani şu hapislerdeki, zindanlardaki sâfiyete dönüş. Hani şu ihlâsla, samimiyetle kucaklaşılan devrelerdeki gibi. Hani şu gece gündüz mütalâa ve istinsahla uğraşılan devrelerdeki teslimiyet, cehd ve vecde benzer günlerdeki gibi.
Birisi haykırmalı. ”Resulullah ölmedi.! Kur’ân bitmedi.. İslâm sönmedi.!” diye... Meydanlara bakın Deccaller, Süfyanlar hâlâ inadına saldırıyorlar ellerindeki topuzlarla. Bizler de inadına değil ama Allah adına, Resullulah aşkına elimizdeki nurları tutalım, nurlarla mukabele edelim. Öze dönelim. Kendi özümüze…
04.05.2008
E-Posta:
zaferakgul@mynet.com
|
|
|
Kazım GÜLEÇYÜZ |
Vazife ve netice |
 |
Ehl-i hizmeti “zindan-ı atalet”e düşüren sebeplerden yedincisini Üstad Bediüzzaman, “Allah’ın vazifesine müdahale eden dinsiz düşman” olarak teşhis ve tesbit edip, bu sebebin yaptığı tahribatı “Himmetin yüzünü tokatlar, gözünü kör eder” sözüyle dile getiriyor.
“Allah’ın vazifesine müdahale” bahsi, Risale-i Nur’da en fazla dikkat çekilen hususlardan biri.
Çünkü ehl-i hizmet ekseriyetle farkında bile olmadan bu çok tehlikeli vartaya düşebiliyor.
Sebep de çoğu zaman, yapılan hizmet ve çalışmaların semere ve neticelerini bir an önce görme arzusundan kaynaklanıyor. Ve bu çerçevede, meselâ anlatılıp tebliğ edilen hakikatlere daha fazla insanın kulak vermesi ve “manevî fütuhat”ın artarak ve yayılarak devam etmesi isteniyor.
Oysa ehl-i hizmete düşen, kendi üzerine terettüp eden vazifeleri bihakkın ve ihlâsla yerine getirmekten ibaret. Netice, yani başarılı olup olmamak tamamen Cenab-ı Hakkın takdirinde.
Başarının ölçüsü de, yerine getirilen vazifenin niteliğine göre değişiyor. Meselâ Üstadın verdiği Celâleddin Harzemşah örneğinde, bu muzaffer kumandanın çevresindekiler ona şöyle diyor:
“Cengiz’in ordusuna karşı verdiğin mücadelede zafer senin olacak. Allah seni galip edecek.”
Buna karşı Harzemşah şu cevabı veriyor:
“Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmekle vazifeliyim. Cenab-ı Hakkın vazifesine karışmam. Zafer veya mağlûbiyet Onun takdiri.”
Üstadın verdiği bir başka örnek, hakkı tebliğ ettikleri insanlar içinde kendilerine birkaç kişiden başka kimsenin kulak vermediği bazı peygamberlerin de, yaptıkları kudsî vazifenin sonsuz ücretini alacak olmaları. Demek ki, mesele hakkı dinleyip ona tâbi olanların azlığı-çokluğu değil; asıl mesele Allah’ın rızasını kazanmak.
Onun için Üstad, “Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, siz istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir. Onları da razı eder” diyor.
İşin püf noktası da burada. Kalblere hükmeden ve hidayeti veren, Allah. Bizim vazifemiz, sadece ve sadece tebliğ etmek. Ve bu tebliği yaparken, işin içine kendi heves ve arzularımızı, hırslarımızı karıştırmamak; tamamen ahirete ve rıza-yı İlâhîye endeksli bir hizmete başka mülâhaza ve hesapların gölgesini düşürmemek. Bu hatalara düştüğümüz takdirde, işin tılsımını bozmuş, o hizmeti dünyevîleştirmiş, ihlâsını kırmış ve dolayısıyla netice vermesini de engellemiş oluruz.
Oysa araya başka hiçbir şey katmadan sırf Allah'ın rızasını gözeterek vazifemizi yapsak, böylece ihlâs sırrını elde etsek, neticenin çoğu zaman beklentilerimizi dahi aşan boyutlarda gerçekleştiğini görürüz. Zira ihlâs: “en makbul bir dua-yı manevî, en kerametli bir vesile-i makasıd”dır.
Nitekim Üstad, Harzemşah’ın da harplerden harika bir şekilde çok defa zaferle çıkmasını, bu ince teslimiyet sırrını anlamasıyla izah ediyor.
Ve insanlar Risale-i Nur’a iltihak yönelince şevkleri artıp gayrete gelirken, dinlemedikleri zaman kuvve-i maneviyeleri kırılan ve şevkleri bir derece sönen ehl-i hizmete, “İnsanların çekilmesi ve dinlememesiyle daha ziyade sa’y ü gayret ve ciddiyetle tebliğ etmiş” dediği Peygamberimizin (a.s.m.) tavrını örnek göstererek ders veriyor.
Ve “Zindan-ı atalet” bahsinde, şevke binmiş himmetin önündeki engellerden yedincisi olarak zikrettiği “Allah’ın vazifesine müdahale” hastalığına karşı iki prensibi dikkatlerimize sunuyor.
Biri: Hud Sûresi 112. âyetinde beyan edilen “Emrolunduğun gibi dos doğru ol” emr-i İlâhîsi.
Diğeri, “Efendine amirlik taslama” düsturu.
Demek ki, diğer engellerde olduğu gibi, burada da çözümün anahtarı bizde. Biz hakta sebat edecek, istikamet üzere yürüyecek ve üzerimize düşen vazifeyi en iyi şekilde yerine getirme gayreti içinde olup neticeyi Allah’a bırakacağız ki...
Şevkimiz kırılmasın ve atalete düşmeyelim.
04.05.2008
E-Posta:
irtibat@yeniasya.com.tr
|
|
|
Kutlu Doğum Haftası Pdf
|
|
| |