Bezden bir çantayla başlamıştım okula. Minicik bir kız çocuğuydum o zamanlar ve bez çantamda da hatırladığım kadarıyla; bir kalem, bir defter, bir silgi ve bir de kalem açacağı vardı. Ağabeylerimin ve ablalarımın yanında boyumdan büyük bez çantamla yuvarlana yuvarlana okul yolunu tutmuştuk. Okula gidecek yaşım gelmediğinden misafir öğrenci olarak gidiyordum. Beş sınıfın da bir arada okutulduğu köy okullarından biriydi gittiğim okul. Ama öğretmenimiz sağlam bir öğretmendi. Her hafta sonu mutlaka bütün öğrencilere okulun kütüphanesinde ne kadar kitap varsa ödünç verirdi. Kitabı çok sevmiştim. İlk okuduğum kitap, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler… Çok sevdiğimden olsa gerek, defalarca yalnızca bu kitabı alıp okuduğumu hatırlıyorum.
Teşekkür ediyorum Gazi öğretmenime. Şu an yaşayıp yaşamadığını, yurdun hangi toprağında olduğunu da bilmiyorum. Ama yüreğim ona minnet duyuyor. Okumanın ne büyük bir kazanç olduğunu öğrettiği için.
Bir hafta önce Kütüphaneler Haftası kutlandı yine, sessiz sedasız bir şekilde. Çoğumuz kitapların şehri olan kütüphanelerin ne anlama geldiğini bile bilmeden yaşayıp giderken ve kütüphaneler de ilim kapısı olmanın dışına çıkıp, üç beş ziyaretçiyle yetinmeye devam ederken bu tablo normaldi elbette.
Koskocaman tarihin, bilginin, bilmenin ve okumanın anlamının yattığı kütüphanelerimiz ne yazık ki, çağın gerektirdiği okumalardan mahrum, tozlu köşelerinde âtîdeki zekî okuyucularını beklemeye devam ededursun, bu halleriyle bile söyleyecek üç beş kelâmları olsa gerek. Zira kitap ehlinden olmak önemli. Kitap kavlince yaşamak da önemli. Tozlu hallerinde haykırmakta ve “Dinle ey mazinin büyük evlâdı, geleceği bizim sayfalarımızdan oku. Oku ki, bu günkü zilletinin altında cehâletin yattığını da gör” demekte.
Artık topla tüfekle cenkler tarih oldu. Ersen gir bilgi meydanına diye haykıran ve adını bilgi çağı diye adlandıran bir zamanda yaşamaktayız. Yaşamaktayız da, bilginin ne menem bir şey olduğundan bîhaber yaşamaktayız.
Oysa bilmeyi en güzel şekilde yine bizim topraklarımızın, inancımızın ve ilmin yitik mal olduğunu bilen kalender dervişimizin dizeleri tarif etmiyor mu? “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsen / Ha bir kuru emektir” diye. Yüzyıllar öncesinden haykırmıyor mu Yunus'umuz kulaklarımıza ve gönüllerimize.
Okumanın ötelendiği toplumlarda cehaletin boy boy serpileceğini, kendini yitirmiş insanların da nerede, ne yapacağının belli olmayacağını tahmin etmemek mümkün mü? Fitnenin, kulak fısıltılarının ve dört bir yandan cehaletin sarmalına saplanıp kalacağını gözler görmese akıl neylesin?
Yeniden inşa için ilim deryasına dalmak vaktidir. Okumak, bilmek, yaşamak, keşfetmek vaktidir. Her alanda büyük keşiflere imza atmak vaktidir. Üzerimizdeki ataleti ancak ilim deryasının içinde atabiliriz. Bildikçe aklımızın pası da silinecek ve asırlardır yüreğimize sinen atalet de üzerimizden kalkacaktır Allah’ın izniyle.
04.05.2008
E-Posta:
mtortuk@yeniasya.com.tr
|