Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 05 Mayıs 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

301 değişti, demokrasi kurtuldu mu?

3 Mayıs, dünya basın özgürlüğü günüydü. Cuma günü Gazeteciler Cemiyeti ve Basın Enstitüsü Derneği Türkiye’de durumun tartışıldığı bir sempozyumla karşıladık bu günü.

Sempozyumda, Türkiye’de gerçek bir basın özgürlüğünden söz etmenin ne kadar zor olduğu daha açık biçimde ortaya çıktı.

“Daha birkaç gün önce 301 değişti. Daha ne istiyorsunuz” dendiğini duyar gibi oluyorum.

Evet 301 değişti ama ne yazık ki bu değişiklik basın özgürlüğünün, bizim ülkemizde ciddi bir tehdit altında olduğu gerçeğini hiç ama hiç değiştirmiyor.

Size 1 Mayıs’ta olayları izlemek ve halka aktarmakla görevli muhabir ve kameraman arkadaşlarımızın karşı karşıya kaldıkları “orantısız şiddet”ten söz etmiyorum.

O, gazetecinin haber verme hakkının ihlalinin en kaba örneği. Herkesin gördüğü bir gerçek.

Ama, 301 değiştikten sonra artık her şeyin çözüldüğünü düşünenlerin görmediği gerçekleri göstermek istiyorum.

Sempozyumda söz alan Prof. Dr Köksal Bayraktar, bu gerçekleri tek tek önümüze koydu. Prof. Bayraktar, “Anayasayı irdelediğimizde, Türkiye’de basının 12 Eylül zihniyetini yansıtan hükümler ile karşı karşıya olduğunu görüyoruz” diyor.

Üstelik basın özgürlüğünü sınırlayan maddeler, AB uyum yasaları çerçevesinde düzenlendiği savunulan yeni Ceza Yasası, Basın Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu’nda “kuş uçurtmayacak” kadar yoğun biçimde yer alıyor.

Prof. Bayraktar, “Ceza kanununda 269 madde var. Bunun 21 maddesi doğrudan ya da dolayısıyla basınla ilgili ve basını cezalandırıcı nitelikte. Türk Ceza Kanunu’nun 12’de biri basını cezalandırıcı hükümlere yer vermiştir. Basın, 21 ayrı yaptırımı içeren kuralın baskısı altında bu görevini yerine getirmektedir” diyor.

Bu yasaların bir kısmı doğrudan suçu belirliyor. Diğerleri ise, herkes için geçerli olan suçların basında işlenirse “ağırlaştırıcı neden”ini meydana getiriyor.

* * *

EVET, basın meslek örgütlerinin yıllardan beri süren uyarılarına rağmen bir türlü çözümlenemeyen 301’inci madde sorunu, AKP’nin demokratlığının tek kıstası haline getirilince sonunda değişti. Sormak lazım, demokrasimiz kurtuldu mu, ifade özgürlüğümüz garanti altına alındı mı?

Prof. Bayraktar’a kulak verelim. “301 Türk Ceza Kanunu içinde bir çelişki. Bu madde hakaret ve sövme suçlarını düzenler. Bir kişiye hakaret ettiğinizde TCK’nın 125. maddesi devreye girer. Silahlı Kuvvetler söz konusu olduğunda ise doğrudan 301 uygulanır. 125. maddede hakaretin kapsamı daha geniş çerçeve içinde ortaya konulmuştur. Kanuna göre hakaret sayılması için o kişinin onur, şeref ve saygınlığını rencide edilebilecek nitelikte somut bir fiil veya isnadın bulunması gerekir. Oysa 301’de bu terimin yer almadığını görüyoruz. Sadece ’aşağılama’ ile yetinilmiş. Bu, rencide, hakaret ve diğerlerinden çok daha genel bir kapsama sahip. 301’inci maddenin cezalandırma alanı, olağan kişilere göre çok daha geniş. Siyasi iktidar ona karşı yapılan hakaretleri daha geniş alanda cezalandırmayı, kişilere yönelik hakaretlerin cezalandırılmasının ise daha sınırlı alanda yapılmasını öngörüyor.”

Kısaca söylersek, 301’inci madde makyaja rağmen ifade özgürlüğünü tehdit etmeye devam ediyor.

* * *

Türkiye’nin tanınmış hukukçularından ve bizim gazetemizin de hukuk danışmanlarından olan Profesör Çetin Özek’in basın özgürlüğüne getirmiş olduğu bir kavramı hatırlattı Prof. Bayraktar. Özek, habercilik yapmanın gazetecinin hakkı olduğunu söylüyor. Bu hakkı biz gazeteciler, sizin doğru haber alma özgürlüğünüzü sağlamak için kullanıyoruz. Basın özgürlüğü, özgürce fikir üretme ve özgür karar vermenin, yani demokrasinin temelidir. Bu özgürlükten yan çizmek, demokrasiden de yan çizmek demektir.

Hürriyet, 4.5.2008

Ferai Tınç

05.05.2008


 

Ergenekon’dan kaçarken DİSK’e yakalanmak

Bazen siyasetçi toplumun gelişmişlik seviyesini tam manasıyla kavrayamıyor. Kitleler kendisine oy verirken, bu durumu “ vatandaşın yüksek bilinci “ olarak görüyor. Ama seçim bitip iş Meclis ve Hükümet çalışmalarına geldiğinde, halkın kavrayış gücünü unutuyor.

Lafı nereye mi getirmek istiyorum? Anlatacağım. Ama önce aşağıdaki satırları okuyun:

“Sendika liderleriyle Ankara’daki görüşmesi sırasında Başbakan Erdoğan, Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu hassas süreçten, partisiyle ilgili kapatma davasından ve yargının ‘Ergenekon’ soruşturması ile Danıştay saldırısı arasında bağ kurmak istemeyen tutumundan söz ediyor. Toplantıda içişleri ve çalışma bakanları da bulunuyor.

Erdoğan, sendikacılara ‘ Ergenekon bütün deliller ve kanıtlar, Danıştay suikastına çıkıyor.Bütün bilgileri gönderdik ama nedense yargı bu bağlantıyı kurmaktan kaçındı’ diye yakınıyor. Ergenekon yapılanması 1 Mayıs bağlamında AKP yönetimini iki şekilde etkilemiş:

1) Cumhuriyet mitinglerine benzer bir organizasyon olma ihtimali, dolayısıyla sadece iktidarın suçlanacak olması,

2) Taksim’de provokasyon yaşanması, kan dökülmesi ve 1 Mayıs 1977 benzeri bir katliamda çok sayıda insanın ölmesi halinde faturanın AKP’ye çıkacak olması.” ( Derya Sazak, Milliyet, 3 Mayıs ) ‘da

Hatırlarsanız, 1 Mayıs’tan önce, İstanbul Valisi Muammer Güler, Taksim’e niye izin vermediklerini açıklarken, “ illegal örgütlerin provokasyon yapacaklarına ilişkin istihbarat aldık “ demişti.

“İllegal örgüt” muğlak bir tabir. Kastedilen tam olarak anlaşılmıyor: PKK mi? Dev Sol mu? Başka birileri mi? Hepsi mi?

Bir soru daha: 1 Mayıs kutlamaları için İstanbul’da başka alanlara izin var da, Taksim’e niye yok? “ Taksim olursa saldırırım ama başka yerdeki kutlamalarla ilgilenmem “ diyen örgüt hangisi?

Hatırlarsanız, korkulan örgütün Ergenekon olduğunu, 1977’deki kanlı 1 Mayıs’ın bir benzerini yaparak, gözdağı vereceğini yazmıştım. ( 26 Nisan ve 1 Mayıs )

Derya Sazak’ın haberi de bu yönde işte... Ancak yönetim, Ergenekon’dan kaçayım derken DİSK’e yakalandı.

Asıl meselenin ne olduğu anlatılmasına rağmen, “ İlle de Taksim “ diye bastıran sendikacılar, medya için yeteri kadar “ gazlı, sopalı, tekmeli görsel malzeme “ oluştuktan sonra Taksim’e çıkmaktan vazgeçtiler ve eski Cumhurbaşkanı Sezer’den tebrik telefonu aldılar.

DİSK Başkanı Süleyman Çelebi, şimdi kalkmış “Eğer Taksim’de konuşabilseydim, parti kapatmaya karşı olduğumuzu da söyleyecektim” diyor.

Adama sormazlar mı: “ Bu işlerin Türkiye’de nasıl tezgahlandığını gayet iyi bilecek yaşa ve tecrübeye sahipsin... Madem parti kapatmaya karşısın, ‘ kapatılsın ‘ diyenlerin ekmeğine niye yağ sürüyorsun? “

Neyse... Şimdi gelelim başta değindiğim “ halkın siyasal bilinci “ konusuna...

Şahit olduğum için biliyorum: Otobüste vapurda, özellikle gençler birbirlerine Ergenekon’u anlatıyor. Doğru anlatıyor, yanlış anlatıyor; orası önemli değil.

Türkiye artık günde 5 milyon gazetenin satıldığı, TV’lerinde hemen her şeyin tartışıldığı, 25 milyon internet kullanıcısının olduğu bir ülke...

Hangi fırıldakların çevirdiğini halk gayet iyi kavrıyor. Tam bilmese de seziyor.

Böyle bir ortamda, Ergenekon’dan söz etmekten kaçınmak niye? Çık ekrana, açık açık anlat. Oy aldığın halktan korkma! Ondan başka güveneceğin kim var?

Sabah, 4.5.2008

Emre Aköz

05.05.2008


 

İktidar, muktedir, hegemon vesaire...

Bu ülkede toplum değişiyor beyler! Üretim ile ilişkisi değişen her toplum nasıl değişirse öyle değişiyor. Zenginleşiyor, kentlileşiyor, dünyayı anlıyor, iletişim kuruyor. Öz güveni artıyor, sorguluyor, talep etmeyi öğreniyor. Yani eskiden olduğu gibi “hart-hurtla” güdülecek bir kitle yok artık... Türkiye hakkında, siyaset hakkında söz söyleyenlerin bu gerçeği fark etmeleri lazım. Buna AK Parti de dahil... Her iki kişiden birinin oyunu almaları, değişen toplumun taleplerini seslendirmeleri sayesinde oldu. Değişim isteği siyasi olarak AK Parti’de karşılık buldu. Tek tip vatandaş, tek tip düşünce cenderesinde, mevhum düşmanlarla korkutuldu bu ülkenin insanları... yıllar yılı. Ama artık korkmaya ve hegemonların cenderesine girmeye hiç niyeti yok toplumun...

***

Devlet=Her şey. Genç Siviller’in panelinde sosyolog Ayşe Kadıoğlu’nun yaptığı bu tespit, egemenlerin zihni arka planlarını açıklamak için mükemmel bir anahtar. İtiraz eden, sorgulayan bireylere “sen devletine karşı mı geliyorsun” diyen, memuriyeti topluma değil “devlete hizmet” olarak telakki eden, “devletin ali menfaatleri”ni -bu “ali menfaati” kim neye göre tespit eder, o da ayrı konu- her şeyden çok önemseyen bir zihniyetten bahsediyorum. Devlet’in “her şey” olduğu bir yerde de toplum, hele birey “hiçbir şey” hükmündedir haliyle...

***

AK Parti değişimi ve sivilleşmeyi temsil ederek, özgürlük ve bireysel haklar vaat ederek iktidar oldu. İlk iktidar döneminde de buna uygun bir profil çizdiği için oylarını artırdı. “Bu ülke bizden sorulur” diyenler ise rahatsız oldukları bu “gidişatı” durdurabilmek ve “statükolarını” devam ettirmek için hamle üstüne hamle yapıyorlar. Bu hamlelerin boşa çıkması “tavizlerle”, “bir adım geri atmalarla” sağlanamaz, sağlanamayacak da... Daha çok özgürlük ve daha çok demokrasi için daha çok cesaret gerekiyor. Uzlaşma kulağa hoş geliyor belki ama egemenlerin sözlüğünde uzlaşma, “bana tabi ol ve çizdiğim sınırlar içinde kal” demek... Özgürlükçü değil devletçi ol, demokrasi deme birlik-beraberlik de, bireyi değil devleti merkeze koy... Bunun adı da uzlaşma olsun!

***

Değişimi ve sivilleşmeyi temsil edebildiği için seçim zaferi kazanan AK Parti, statükonun bir unsuru haline gelip devleti bireye, korkuyu özgürleşmeye tercih ederse toplumun dönüşüm talebinin temsil edildiği platform olmaktan uzaklaşacaktır. Hızla...

Türkiye, 4.5.2008

Mustafa Selçuk

05.05.2008


 

Kilitlenme

Pek çok takdir edeni de Ak Parti’ye yüklenmeye, Başbakan Tayyip Erdoğan’a akıl vermeye başladı. Gün geçmiyor ki, yakınında yer alanlardan birinin gazetelerde bir mülâkatı, gazete köşelerini tutanlardan birkaçının yazısı çıkmasın. Kimi güncel bir tercihini eleştiriyor, kimi söylediklerine itiraz ediyor, kimi de neler yaparsa başındaki vartayı atlatabileceğine dair tezlerini sıralıyor.

Umarım Başbakan yazılanları okuyor, iyi niyet taşıyanlarını yakınlarıyla tartışıyordur. Sonuçta kendisi için gönüllü danışmanlık hizmeti sayabilir bu değerlendirmeleri...

Türkiye’de siyasilerin başına her türlü olağan-dışılık geldi. Arkanıza yaslanıp yakın siyasi tarihimizin demokrasi ile oynanan çizgi-dışı olaylarını birbiri ardına düşünün...

Ülkemizde kapatılan veya kapatılma tehlikesi altına düşen partiler de hiç az değil. Zaten arkanıza yaslanmış durumdasınız, siyaseti izlediğiniz bunca yıl içerisinde sizin bildiğiniz partilerden kaçının kapatıldığını aklınızdan geçiriniz...

Ancak Başbakan Erdoğan ve kadrosunun başına gelen, daha önce hiç görülmedi ülkemizde.

Düşünün bir: Henüz sekiz ay önce halkın hakemliğine başvurmuş ve her iki seçmenden birinin oyunu almayı başarmışsınız. Yeni ve taze bir güç demek bu; hakkınızda kötü düşünenleri, altınızı oymaya, defterinizi dürmeye çalışanları durduracak önemde bir gelişme demek... Yine de tetikte, yine de teyakkuz halindesiniz. Buna rağmen kapatma davasıyla kıskaca alınabiliyorsunuz.

Bu, geçmişte başka siyasilerin yaşadıklarından müthiş farklı bir durum... Öncekilerde hiçbir meçhul yoktu; muhatabı da, ne olduğu, hatta ne olacağı da belli müdahalelerdi onlar; şimdiki ise muhatabı ortada görünmeyen, ne olduğu tam anlaşılamayan, sürprizlerle dolu bir süreç. Eski deneyimlerin dersleri hiçbir işe yaramıyor; kendi yolunuzu kendi fenerinizle bulmak zorundasınız.

İşte böyle bir ortamda etrafınızdakiler kulağınıza çareler fısıldamaya, size ulaşamayanlar gazetecileri aracı kullanmaya, yardımcı olmak isteyenler köşelerinden size seslenmeye başlıyorlar.

Dinleseniz bir türlü, dinlemeseniz başka bir türlü...

Böyle ortamları ‘iyi saatte olsunlar’ çok sever; durumdan vazife çıkarıp sizi iyice şaşırtmaya başlarlar. Taviz vermeniz gereken yerde diklenmeniz, diklenmeniz gereken yerde taviz vermeniz yanlışlığı böyle ortaya çıkar. Size bağlı birimler eliyle, dostlarınız hakkında davalar açıldığını, size hep hayırhah yaklaşmış kişilerin gözaltına alındığını işitir, kılınızı kıpırdatamazsınız. 28 Şubat’ta RP’li adalet bakanının imzasıyla bazı demokrat yazarlar ve çizerler hakkında TCK 312’den davalar açıldığını unutmuşsunuzdur; şimdi sizin adalet bakanlığınız bu dönemin demokrat yazarları hakkında benzer bir tamim gönderir savcılara... Ya da ara sıra da olsa görüştüğünüz bir sivil toplum önderi eski bir dosya yüzünden şimdi gözaltına alınır.

Kilitlenirsiniz.

Böyle bir kilitlenme yeniden söz konusu ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın çalışma tarzı bu kilidi yalnızca tek bir kişinin açabilmesine imkân sağlıyor: Kendisi... Tribünlerden yükselen bağırış-çağırışlara, etrafın akıl vermesine, dostların yol göstermesine aldıran biri değil Tayyip Bey; bu sebeple kilidinin de kendinden başka anahtarı yok. Kendi sağduyusu yol gösterdi, gösterdi, bunun dışında bir çıkış yolu söz konusu değil.

Ne diyeyim: Allah yardımcısı olsun.

Yeni Şafak, 4.5.2008

Fehmi Koru

05.05.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler