|
|
|
|
Murat ÇETİN |
Eleştiri sınırı |
|
En tehlikeli inşaat, sınırda yapılandır. Öncelikle hukuk karmaşasına sebep olursunuz, sonra sınır ihlâli suçlamalarına. Hepsinden önemlisi bir aidiyet sorunumuz vardır, nereye aitsiniz siz de bilmezsiniz, sınırında bulunduklarınız da.
Kimse sınırda olsun diye sınırda inşaat yapmaz herhalde. Ya sınırlar sonradan konmuştur oraya ya da sonradan değişmiştir. Aslında kusur inşaat yapanda değil, sınırları çizen ya da değiştirenlerdedir.
En tehlikeli sınır ise eleştiri sınırıdır. Zira ne haritalarda gösterilir, ne de arazinin üzerinde.
Hiçbir şey baştan belli değildir.
Ne zaman eleştiri sınırları içerisinde kalmışsınızdır, ne zaman aşmışsınızdır; bunun kesin bir cevabı yoktur.
Sınırlar eleştiriyi yapanın kim olduğuna göre değiştiği gibi, sınır değerlendirmesini yapanın kim olduğuna göre de değişir.
Bazen aynı nokta bir sınır ihlâli sayılırken, gün gelir aynı yerde bulunan aynı kişi kendisini eleştiri sınırları içerisinde buluverir.
Sizin niyetinizin ya da kastınızın da önemi yoktur. Ağzınızı hakaret için açıp sınırda kaldığınız da olmuştur, eleştirmek için açıp kendinizi sınır dışında bulduğunuz da.
Aslında siz kendinizi hep sınırın içinde görürsünüz, ama değerlendirmeciler için aynı şey geçerli değildir.
Ve aslında ortada bir sınır olup olmadığı da belli değildir. Kimilerince geniş çizilen bu sınırın, kimilerince daraltılması da bundandır. Zira bir sınır yoktur, sonradan çizilmiştir ve öyle kötü çizilmiştir ki sizden sonra o sınırın yerini kimse bilemeyecektir.
Daha önce sınır ihlâliyle ilgili bir problem yaşamanız, sizi sınır konusunda bir uzman yapmaz. Kimseye, “Ben daha önce sınır ihlâli yaptım, demek ki sınır şuradadır” diye yol gösteremezsiniz. Siz olsa olsa sınır değerlendirmecilerin bunu nasıl değerlendirdiğiyle ilgili sübjektif yorumlarda bulunabilirsiniz.
Her konuda emsal kararlar verebilen hukuk, eleştiri sınırı konusunda hiçbir emsal veremez. Zira kim kimi eleştirmiş, ne zaman eleştirmiş, hangi şartlarda, hangi konjonktürde eleştirmiş, neden eleştirmiş, neyle eleştirmiş gibi pek çok değişken vardır işin içinde.
Siz hiç yerinizden kıpırdamadığınız halde eleştiri sınırını aşmış sayılabileceğiniz gibi, günlerce mesafe uzağa gittiğinizde bile sınır içinde kalabilirsiniz.
Mesele belki de eleştiri sınırı değil de, eleştiri siniriyle ilgilidir…
05.05.2008
E-Posta:
murat@yeniasya.com.tr
|
|
|
Yeni Asyadan Size |
Abdülmecid Nursî |
 |
Geçtiğimiz günlerde Yeni Asya Neşriyat arasında çıkan önemli bir kitap da Halil Uslu’nun imzasını taşıyor: Bediüzzaman’ın Kardeşi Abdülmecid Nursî.
Aslında bu kitap yeni değil; evvelce çıkan ve iki baskı yapan bir kitabın, genişletilmiş üçüncü baskısı. Çoktandır mevcudu yoktu. Yeni ilâve ve düzenlemelerle tekrar basılması isabet oldu.
Bu gibi, hizmetimiz ve misyonumuz açısından kaynak mesabesinde olan ve her an elimizin altında olması gereken başucu kitaplarının her zaman vitrinimizde bulunması lâzım.
Yazarımız Halil Uslu bu değerli çalışmasında, kendisinin de bizzat tanıma ve yakınında bulunma mazhariyetine eriştiği Abdülmecid Nursî’yi, başka şahitlerin de orijinal hatıralarıyla derli toplu bir şekilde anlatıyor.
Abdülmecid Nursî’nin birinci özelliği, Bediüzzaman Hazretlerinin kardeşi ve ondan ders almış en yakın talebelerinden biri olması.
İkincisi, Üstadın bir bakıma Risale-i Nur’un mukaddemesi olarak Arapça telif ettiği Mesnevî-i Nuriye ve İşârâtü’l-İ’caz isimli eserlerin, yine Üstadın talebiyle Abdülmecid Nursî tarafından Türkçeye çevrilmiş olması.
Yani, bu paha biçilmez kıymetteki eserleri, Üstadın kendisine has ve orijinal ifade tarzına en yakın ve lâtif bir üslûpla Türkçe okuyabilmemizi Abdülmecid Nursî’ye borçluyuz.
Uslu’nun kitabında, Abdülmecid Nursî’nin bilinmeyen başka özellikleri de anlatılıyor.
Birinci Dünya Savaşında ağabeyiyle beraber onun da cephede kahramanca savaştığı, Bitlis müdafaasında şehit düşen yeğenleri Ubeyd’in (Nursî kardeşlerin büyük ablası Dürriye Hanımın oğlu) son anlarında yanında bulunduğu ve kendisinin kurtularak beraberindekilerle birlikte Şam’a geçip bir süre orada kaldığı gibi.
Ağabeyi ve Üstadı kadar olmasa da, onun da hayatı çile ve zorluklarla geçmiş. Büyük bir vukufla ifa ettiği muallimlik ve müftülük gibi vazifelerden defaatle haksız yere azledilmiş. Evlâdı Fuad’ı genç yaşta toprağa vermenin acısını yaşamış. Ve Üstadının vefatından sonra, kabrinin nakli için mâlûm baskılara maruz kalmış.
Ama o, detayları kitapta görüleceği üzere, bütün bunlara imanından gelen sabır kuvvetiyle dayanıp, genç nesilleri iman ve ilimle teçhiz etme hizmetine ara vermeden devam etmiş.
Muhterem Mustafa Sungur’un Uslu’ya aktardığı hatırada belirtildiği gibi, Diyanet İşleri eski Başkanı Ahmet Hamdi Akseki’den Konya eski Müftüsü Tahir Büyükkörükçü ve Prof. Dr. Hayreddin Karaman’a ve Abdülmecid Nursî’den ilim ve feyiz almış diğer bütün muhterem zevata kadar herkes, onun ilimde eşi bulunmaz bir derya ve hazine olduğunda müttefik.
Yazarımız Uslu, böyle bir zatı anlatmak için hazırladığı kitabıyla büyük hizmet ifa ediyor.
Yakınlarda kardeşi Mehdi Halıcı’yı berzah âlemine yolcu eden Feyzi Halıcı ve Bediüzzaman araştırmalarının öncü ismi Necmeddin Şahiner’in takdim yazılarıyla neşredilen bu değerli çalışmasından dolayı Uslu’yu kutluyor, eseri bütün okurlarımıza hararetle tavsiye ediyoruz.
***
Cağaloğlu büromuz yeni yerinde
Uzun yıllardır Hamam Sokak, No: 4 adresinde hizmet vermekte olan İstanbul-Cağaloğlu’ndaki satış ve irtibat büromuz yeni yerine taşındı. Bundan böyle İstanbul Valiliği karşısı Cağaloğlu Yokuşu üzerinde bulunan Cemal Nadir Sok, Nur İşhanı, No: 2 adresinde hizmetini sürdürecek olan kitap satış mağazamızın açılış töreni, 10 Mayıs Cumartesi günü yapılacak. Okuyucularımız için bir buluşma mekânı olarak da tasarlanıp yeni baştan tefriş edilen büronun hayırlara vesile olmasını diliyoruz.
***
Gecikme ve özür
Trabzon hattından dağılmakta olan gazetelerimiz, bize hizmet sağlayan havayolu şirketlerinin uçuş tarifeleri ile baskı saatlerimizin uyuşmaması sebebiyle bir süredir o bölgeye gecikmeli olarak ulaşıyor. Gecikmeler için özür diliyor, bu sorunun giderilmesi yönündeki çalışmalarımızın sürdüğünü ifade ediyoruz.
05.05.2008
E-Posta:
yeniasyadansize@yeniasya.com.tr
|
|
|
Hakan YALMAN |
Ölüm hakikati ve sosyal hayat |
|
Bazen çok zıt anlamlı kavramları birlikte yaşamamız gerekiyor. Meselâ hayatı anlamlı kılan en önemli kavram ölüm. İnsan ebede olan arzusu sebebiyle ölümü hatırlamak istemese de o hep yakınımızda ve hayatımız onu hatırlamakla anlamlı hale geliyor. Belki de şu anı değerlendirmenin ve anlamlı hale getirmenin en etkili yolu ölüm hakikatini tam idrak etmek ve sık hatırlamak. İnsan bir gün elinden çıkacağını bildiği şeylerin kıymetini çok daha iyi anlıyor. Meselâ her gün ölümü bekleyen bir kanser hastasının günleri ve hatta dakikaları o kadar kıymet kazanıyor ki, bir saniyesini bile boş geçirmek istemiyor. Aslında bu gerçek ile bağlantılı olarak değerlendirildiğinde hasta olan ile sağlam olan arasında bir fark yok. Farklı olduğu düşünülen haller zanlardan ibaret. Yani farklı durumda olduğumuzu zannediyoruz. Başımıza gelmeyeceğini zannediyoruz. Muhtemelen trafik kazalarında vefat edenlerin hemen hemen hepsi ölümlerinden birkaç saniye önce aynı zanları taşıyorlardı. Belki de zanlarla şekillenmiş hayatımızı yeniden sorgulamamız ve her şeye aslî gerçekliği ile şekillenmiş yeni bir tanım yüklememiz gerekiyor.
Depremler, tsunamiler, seller, salgın hastalıklar, trafik kazaları ve uçak düşmeleri aslında her an hayatın içinde var olan ancak çok net görülmediği için unutulan bir hakikati daha vurgulu şekilde önümüze koyuyor. Bu tip olaylar karşısında toplum genelinde ölüm vurgusu daha belirgin hale geliyor ve herkes şuur altında kendi ölümü ile ilgili irtibatlar kuruyor. Maddî alanın ve olayların acımasız olabileceği düşünülüyor. Varlık çarkları karşısında ezildiğini düşünen insan olaylarla bir irtibat noktası arıyor. Olay, yakınları ya da olaya maruz kalıp uhrevî âlemlere göç edenler kadar herkesi ve her insanın hayatını ilgilendirir hale geliyor. İnsanlar bu telâş ile olaylarla sağlam bir irtibat noktası kurmaya çalışıyorlar. Hava yolları şirketini, olayla ilgili ihmali olanları suçluyorlar ve bu olayın tekrarlamaması arayışı içinde ölümsüz bir hayat arzusu var. Herkes dünyanın daha güvenli bir mekân olmasını ve kazaların en az olmasını arzu ediyor.
Bunun için geliştirilen teknik imkânlar ve sıfır hata arayışı varlıkla, insanın yatay bağlantıları açısından ve yeryüzünde fıtrî şeriat kurallarına uymak arayışı açısından çok güzel. Ancak bütün bunları yürütürken, bu kuralları uyguladığımız ve uçakları üzerinde uçurduğumuz dünyanın sonsuz bir uzay boşluğunda sür'atle hareket eden küçücük bir nokta olduğunu ve bu küçücük noktanın dahi çok az bir noktasına hükmedebildiğimizi unutmamamız gerekiyor. Bu durumda acziyetimizi kabul etmekten, hem dünyaya, hem sonsuz uzay boşluğuna, hem de daha görmediğimiz gayb âlemlerine hükmü geçen Sonsuz Kudret Sahibi bir Zat’a dayanmaktan ve esas emniyeti O’nun ile hissetmekten ve alınan tedbirleri O’ndan talep etmenin fiillerle ortaya konan şekli yani fiilî duâ olarak kabul etmekten başka çare yok.
Ölüm, aslında hayatın çok net bir hakikati. Her gün vefat eden yüzbinlerce insan bu hakikatin güneşin doğması kadar net bir şekilde içinde olduğunu, vazgeçilmez olduğunu ortaya koyuyor. Teknoloji, tıp ve bilimler ne kadar gelişirse gelişsin ölümün tamamen ortadan kalktığı bir dünya hiç olmayacak. Belki geçici bir hayat rengi türünden çareler olabilir. O halde asıl arayışı içinde girilmesi gereken durum ölümsüz bir dünya değil, hayat ve ölüm bağlantısı ve ölümün hayattan ne istediğini anlamak olmalı. Geçen zaman ortaya koydu ki ölüm hayattan fazlasını istiyor. Yani bu kadar hayatla iç içe olan ölümün verdiği mesaj sadece biyolojik bir işleyişin sonlanması değil, farklı bir âleme ve Aşkın Olan’a ve Sonsuz Kudret Sahibi’ne nazarları yöneltmek olmalı. Yani şu an nazarlar sadece uçağın nasıl düştüğü ve kimlerin bu işte hatasının olduğuna değil, aynı zamanda bu hadiseyi bizlere yaşatan İlâhî iradenin muradının ne olduğunu ve bu olayla bize hangi mesajı vermek istediğini anlamaya da yönelmeli.
Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü hep hatırlamamız gerekiyor. Bu hayatın en net gerçeğini unutmak çözüm değil. Mezarlık girişine ‘Bütün nefisler ölümü tadacaktır’ mealindeki İlâhî ikazın yazılmasına itiraz edebilirsiniz, ancak kâinat kitabında çok vurgulu şekilde yazılan uçak kazaları, depremler gibi kevni âyetlerin yazılmasını ve gazete, televizyon ve radyolarda bunun dile getirilmesini engelleyemezsiniz. Bu gerçekten kaçamazsınız. O halde anlamak ve hayat içinde neyi ifade ettiğini çözmek gerekiyor. Bununda en kısa yolu vahye kulak vermek ve O’nun hayatımızdaki en açık yansımaları olan Kur’ân ve Hazret-i Muhammed’i (a.s.m.) dinlemek.
Şu kısa dünya hayatı gerçekten üzerinde niza etmeye değmiyor. Yaşanan kavga ve sıkıntılar pişmanlıktan başka bir şey bırakmıyor. Dostların birbirini kırmasını gerektirecek aslında hiçbir mesele olamaz. Yarın aynı dostunuzun yanınızda olacağının garantisi de yok. Tevhid eksenli yaşamanın gereği kırmamak ve dağıtmamak, her hal ve şartta birliği, bütünlüğü muhafaza etmek olmalı. Hangi dostumuzu kırdıktan sonra kendimizi iyi hissettik. Bu günü yaşarken yarın Peygamberimizin (a.s.m.) ve onun meclisinde yer alan salihlerin meclisinde utanç duyacağımız durumları fark etmeli ve dünyanın aldatıcılığı içinde göz ardı etmemeliyiz. Hele o mecliste mübarek nebinin huzurunda talebeleri olarak anılmayı umduğumuz Üstadımızın yüzünü kızartacak haller hayatımızda hiç yer almamalı. Çünkü bizler Nur talebeleriyiz. Nur dostunu değil, düşmanını dahi incitmez. Mesleğimizin esasları içinde birinci prensip birlik ve bütünlük. Yani sosyal hayata yansıyan şekli ile birlik ve bütünlük. Bunun için kalpleri kırmamak ve herkese şefkat ile muamele etmek.
05.05.2008
E-Posta:
hakyalman@yahoo.com
|
|
|
Nimetullah AKAY |
Düşüncelerin en asili |
|
Sadece Celâl sahibi olan Allah’ı düşünmek, sadece O’nun için düşünmek... O’nun büyüklüğünü, kudretini, Rahman ve Rahîm oluşunu düşünmek... O’nu düşünmenin ve O’nun rızasına uygun bir hayat yaşamanın dünyanın en huzur verici bir hâleti olduğunu anlayabilmek... İnsanoğlunun varabileceği en yüksek mazhariyettir bu tür düşünmeler...
Kâinatın Yaratıcısı dışındaki her şey teferruâttır. Her şey ve her hadise bize O’nu hatırlatmalı. Aksi takdirde en yakınlarımızda olanlar bile bizlere üzüntüler yüklemekten başka bir işe yaramayacaktır. Ölümlü dünyada dünyanın sultanı olsak kaç para eder? O ihtişam içinde yaşayan insanlar kendilerini ölümün pençesinden kurtarabildiler mi?
Yaptıkları kahramanlıkları öve öve bitiremediğimiz insanlar şimdi berzah âleminde ancak bu dünyada yaşadıklarının karşılığı bir değerle yaşayabilmektedirler. Bu dünyada bıraktığı eserleri ahirette kendisine yar olmayanların pişmanlıkları hiçbir fayda temin etmemektedir.
Rabb-i Rahîmi düşünmeden, varlıkların yaratılış hikmetini anlamadan bu dünyada yaşamak insanoğlu için hiç de cazip değil, olsa olsa azaptır. İnsanoğlu Rabbini tanımak ve emirlerine uyarak yaşamak üzerine programlanmışken, bunun aksini yapıyorsa elbette huzuru bulamaz. Allah’ı tanıdığımız ve emirlerine boyun eğip, yasaklarından kaçındığımız zaman insan olmanın güzelliklerini ancak o zaman yaşayabilme imkânına kavuşabiliriz.
O’nun isteği ve rızası dışındaki her düşünme ve davranış, insanın kayıp hanesine yazılmaktadır. Bu sebeple aklımız başımızda olsaydı ve elimizden gelseydi, O’na yönelik olmayan bütün düşüncelerimizi aklımızdan siler, bütün davranışlarımızı iptal ederdik. Tıpkı Risâlet Güneşi olan Resûl-i Kibriya (asm) ve onun etrafında pervane olan sahabileri gibi... Dünya onlar için bir oyun ve oyuncaktan ibaret idi. Dünyanın insana oldukça tatlı gelen servetlerini, hem de tonlarca mallarını Allah’ın rızası için gözlerini kırpmadan veriyorlardı. İnsanın bu dünyada en tatlı bir varlığı olan canlarını bile hiç çekinmeden feda edebiliyorlardı.
Her yerde hazır ve nazır olan Rabbimizi, gaflet perdesinin oluşturduğu karanlıklardan dolayı düşünemediğimiz için, dünyanın fani değerlerinin cazibesine kendimizi kaptırıyoruz. Oysa biliyoruz ki, dünyanın cazibesine kapılan gafil ve şaşkın insanların akıbeti korkunç olacaktır. Hazır zevk ve lezzetlerin geçici olduğunu bile bile kanabiliyorsak şeytanların aldanmalarının etkisi altında yaşıyoruz demektir.
İman hakikatlerinin nurlarıyla dünyalarını aydınlatanları ve dünyanın dünyaya bakan yönüne beş para ehemmiyet vermeyen gerçek kahramanları düşünmemiz gerekmektedir. Dünyanın geçici değerleri için hayatlarını geçirenler de, ebedî hayatı düşünerek dünyanın sıkıntılarına katlanmayı zevk bilenler de öldüler. Şu kadar var ki, dünya için yaşayanları dünyadakiler hiç iyi yâd etmemektedir. Ama dünyayı ahiretin bir mezrası görenler ve bu dünyada bir misafir gibi yaşayanlar bugün gönüllerde yaşamaktadırlar.
Aklı başında olan insana ya dünya küsmeli veya o dünyaya küsmeli değil midir? Çünkü ebedî olarak kazançlı olabilmek için ihlâslı bir hayata ihtiyaç vardır. Yapılanlarda sadece Allah’ın rızası düşünülmeli, dünyadaki menfaatler davranışların muharriki olmamalıdır. Allah’a kul olmakla dünyanın efendisi olmak varken, neden kula kul olmanın yolu olan küfür ve fıskın yolunu tercih ediyor insanlar? Buna şaşmalı ve kendimize gelmeliyiz.
Dünyada güzel yaşamak, makam ve mevkilere kapılmak birer tuzaktır insanlar için. Güzel yaşayıp tuzaklara düşmemeyi garanti edebiliyorsak, makam ve mevkileri Allah’ın rızası dairesinde kullanabiliyorsak, o zaman ne mutlu bize... Aksi takdirde yaşadıklarımız hesap gününde soruşturmamızı uzatacak, bizlere zor ve korkunç anlar yaşatacaktır.
Başkalarına değil kendimize bakmamız gerekir. Başkalarına acımak yerine kendimize acıyalım. Başkalarına burun kıvırmak yerine kendi gururumuza burun kıvıralım. Cahilliğimize yanalım, günahlarla düştüğümüz zavallı hallerimize acıyalım. Başkalarının hallerini araştırmakla zamanımızı kaybetmek akıl kârı değildir elbette. Unutmayalım ki, her an nefis ve şeytanın tuzaklarına düşme tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktayız.
05.05.2008
E-Posta:
akay@yeniasya.com.tr
|
|
|
Şükrü BULUT |
Tesettürün gözyaşları |
|
Bu gözyaşlarına sebep; Kur’ân’a ve Kur’ân’ın yaşanmış hâli “Efendiler Efendisine” düşman olanların hücûmu değildir. Onu kamusal alanın dışına iterek hürriyetini elinden alan ve yok farz edenler hiç değil. Bahsedeceğimiz gözyaşlarına sebep, meğer ki bilmeden biz imişiz. Yani on sene öncesine kadar, zalimlere karşı, tesettür hürriyetleri için zincir oluşturanlar, meydanları dolduranlar ve güvenlik güçlerinin fiilî müdahaleleri karşısında hıçkırıklara boğulanların geçirmekte oldukları “değişim ve dönüşümü” yaşayanlar; tesettürü incitmiş, rencide etmiş ve düşmana karşı onu mudhike yapmışlar...
Nereden nereye... Önceleri böyle değildi. Dinî değerler basamaklarından iktidar ve servete uzananların hanım ve kızları, omuzlarında tesettürü bayrak bayrak dalgalandırıyorlardı. Çarşafları, başörtü ve dış giysileriyle çevrelerinde hürmet duygusu uyandırıyorlardı. Dünün mücahit ve akıncıları, dünya ile tanışmalarının üzerinden çok da uzun bir zaman geçmeden, farklı kültür ve cereyanların anaforlarına kapılarak “dünyevîleşme” sürecine girdiler. Dış giysi ve başörtüsüne uzanan makasın etkisi, simalara da yansıdı. O güzelim ipekli bayraklar küçüldü ve sonra da beceremedikleri makyajlarla masum simalar değişime uğradı. Saf, berrak, utangaç ve ürkek bakışlar, erkeğimsi ve cesur nazarlarla yer değiştirdi.
Durup dururken kadınımız bu değişime maruz kalmamıştı. Mânevî fırtınaların küreselleştiğini hepimiz biliyoruz. Organize olarak dindarların arasına girmiş komitelerin telkinlerini duymak için hassas bir kulağa ve icraatlarını takip için ince bir bakışa ihtiyaç var. Cemiyet hayatımızın en hareketli noktalarına en müstehcen kadın resimlerini astıranlar ile kızlarımızın pardösü ve başörtülerini biçenler arasındaki çok şeffaf münasebeti kurabilmek için ilgilerin tamamına birden bakmamız gerekiyor.
Dinsiz komitelerin telkin ettiği “kadın rüzgârı”nın aramızdaki esintisini galiba geç fark ettik. Yabancı erkeklerle birlikte olmamayı, erkek toplumunda gâh ezilerek, gâh müdahane ile çalışmamayı “hürriyetsizlik” ile karıştıranlar, aramızda tek tük hissedilmeye başlandı. Zira erkek toplumuyla iç içe yaşamayı kabullenen kadınlarda, yabancı da olsa erkeğin bakışı önem kazanmıştı. İşte bu noktadan sonra önce başörtülerin ebatları küçüldü, sonra omuzlarından topuklarına dökülerek nazenin bedenleri yabancı nazarlardan koruyan pardesülerin boyları kısalmaya başladı. İç giysilerinin yakaları rengârenk başörtülerin güzelliğini esir alınca da; tesettür, âyet ve hadisin çerçevesinden ite kaka çıkarılmaya çalışıldı. Hem de Kur’ân’a ve Resûlullah’a gönül verenlerce... Ecnebiye mahrem dünyasından çıkarılan kadının, aynanın karşısına geçerek sefih Avrupa’nın telkin ettiği sûretlere benzemeye çalışması kaçınılmazdı. Önce kaşıyla oynadı. Sonra da suratıyla... Kur’ân nurunun yansıması gereken simaların, günahkâr, kara ve solaryumun çirkinleştirdiği suratlara benzeme çabaları, iman boyutundaki tehlikeyi de gösteriyor. Nazarları helâl dairenin dışına kaymış, insaniyet karşıtı dış dünyanın dikte ettiği hayatı bilmeden “boy aynası” seçen tesettürlü kızlarımız, yalnızca tesettürü ağlatmıyorlar bugün... Sırada, onlar için büyük fedakârlıklara katlanmış anne-babalar da var.
Tesettürü inciterek ağlatan kadınlarımızın ve bilhassa genç kızlarımızın unuttukları bir nokta var. Erkekler her ne kadar iffetlerine yeterince dikkat etmezlerse de eşlerinde fıtrî olarak “tam bir iffet ve tesettür” istiyorlar. Tesettürü hafife almanın, kadınların ruhlarında menfî bir değişime sebep olduğunu, erkekler iyi gözlüyorlar. Sefih Batı medeniyetinin teşvikiyle “erkeklerle rekabete” kalkışan kadının aile kurmadaki hüsranları, evvelâ himayeye muhtaç kadına zarar verir. Erkeklerin bu rekabetlerde kadını ciddiye almayarak, onu kendi haline bıraktığı sosyal bir vakıa iken, kadının tesettürüyle fıtrî dairesine çekilmemesi, insanlığın çekirdeği olan “aileyi” yok ediyor.
Tesettür bayrağını dalgalandırmada utangaçlık gösterenler, imanlarındaki zaafı da gösteriyorlar. Kompleks halinde varlığını hissettiren bu zaafların, çocuklarımızı yarın başka yanlışlara sevk edeceğini söylemek kerâmet olmasa gerek. Yaşadığımız zaman dilimine “ahirzaman” diyorlar. İslâmı yaşamanın, bazen “kor ateşi avucunda tutma” mânâsına geldiğini biliyoruz. Tesettürlü kadınlarımızın taraf ve karşıtlarınca sıkıca takip edildiği bir cemiyette yaşıyoruz. Kızlarımızın tesettürü yâd ellerde ağlatmamalarını istirham ediyor ve sünnete uygun tesettüre bürünmelerini diliyoruz. Âhirzaman dinsizlerinin bize sundukları “kadın çizgisi” ile Kur’ân’ın ders verdiği çizgi arasındaki fark o kadar derin ki… Adeta bir uçurum. İslâmın istikbaldeki bayraktarları bacılarımız ve kızlarımız biliyorlar ki, bu korkunç uçurumların korumasız kenarlarında piknik yapılmaz. O dehşetli ve sarp vadileri hayallerinde yok farz etseler de, hakikatte durum böyle değil. O uçurumlara her gün yuvarlanan binlerce kadın ve kızımızın feryadını medya başta olmak üzere birçok kanaldan birlikte işitiyoruz.
Rabbimiz, dünya çapında organize olmuş, masum kadın ve kızları yoldan çıkarmakta olan dehşetli fitneden bizi ve çocuklarımızı muhafaza eylesin.
05.05.2008
E-Posta:
s.bulut@saidnursi.de
|
|
|
Şaban DÖĞEN |
Bir insan Peygamberin yolunda giderse |
 |
Allah, Peygamberine tâbi olan kullarını da sever. Bunu bir âyetinde Rabbimiz açıkça şöyle anlatır: “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.”1
Sevmenin ölçüsü sevdiğine tâbi olmaktır. Annesini seven bir çocuğun ona başkaldırması düşünülemez. Allah’ı seven bir insanın da Allah’ın hoşnut olacağı davranışları yapması kadar tabiî birşey olamaz. Âyette de dikkat çekildiği gibi Allah’ı sevmenin bir ölçüsü de Resûlüne tâbi olmak, her hususta onu örnek almak ve onun peşinden gitmektir. O Resûl ki, insanları dünya ve ahirette mutluluğa ulaştıran harika bir din ve Kur’ân-ı Kerim denilen muhteşem bir kitapla gelmişti.
Kur’ân’ın yaşayan şekliydi Resûl-i Ekrem (asm). Âişe Validemizin ifadesiyle onun ahlâkı Kur’ân’dı.2 En güzel örnekti o.
Resûl-i Ekrem’in (asm) söylediği söz ve yaptığı hareketlere sünnet denir. Sünnet-i Seniyye, yüksek sünnet olarak bildiğimiz bu hakikatler manzûmesi ruh, kalp, akıl ve sosyal hayatın hastalıklarının yegâne ilâcıdır. Karmakarışık, eğri büğrü yollar içerisinde pusula gibi doğru yolu gösterir.
Dünya ve ahirete mutluluğunun temel taşıdır Sünnet-i Seniyye. Bütün güzelliklerin, mükemmelliklerin, güzel ahlâkın kaynağıdır.
İslâmiyet en büyük insaniyettir. Ne güzellikler, olgunluklar; güzel huy ve davranışlar varsa bir bir sıralayın, İslâmın bunların hepsini emrettiğini göreceksiniz. Öyleyse İslâma uymak demek en büyük insaniyeti yakalamak demektir.
Sevgi, şefkat, merhamet, hoşgörü, hoşgeçim, adalet, doğruluk, cömertlik, cesaret gibi güzel huyları bir gözünüzün önünde canlandırın. Bunlara sahip bir insanın mutlu olmaması, çevresindekileri mutlu etmemesi mümkün mü?
Huzur ve saadet için ise insanlık, güzel ahlâk, güzel görüp güzel düşünmek şarttır. Bunlar mânevî birer hazinedir, huzur ve mutluluk kaynağıdır. Peygamberimizin (a.s.m.) görevi de insanları, toplum hayatını sarsan, alt üst eden kötü huylardan uzaklaştırıp insanı insan yapan bu zirveye, ideale ulaştırmaktır. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde, “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyurmuşlardır.3
Sünnet-i Seniyye hayatımızda o kadar önemli bir yer tutar ki, hele hele insanların bozulduğu, iyinin kötü, kötünün iyi olarak algılandığı, her şeyin alt üst olup birbirine karıştığı bir dönemde doğru ve güzelliklerin menbaı olan Sünnet-i Seniyyeye uymak büyük bir kazanç sağlar insana. Peygamberimizin (asm) ifadesiyle, “Ümmetimin fesada uğradığı bir zamanda kim benim sünnetime sarılırsa yüz şehit sevabı kazanır.”4
Bir Müslümanın hayatında her şey demek olan Sünnet-i Seniyyede tembellik eden büyük bir zarara uğrar. Önemsiz görürse büyük bir cinayettir. Yalanlar tarzda tenkit ise büyük bir sapıklıktır.5
Kısacası Resûl-i Ekrem’e (asm) tâbi olmak demek Sünnet-i Seniyyesine uymak demektir. Ona uymak da hem Allah’ı sevmenin, hem de O'nun sevgisini kazanmanın an kısa, en kestirme, en önemli bir yoludur.
Dipnotlar: 1- Âl-i İmran Sûresi: 31. 2- Müslim, Salâti’l-Müsafirîn: 139. 3- Müsned, 2:381; Muvatta: Kitabü Hüsni’l-Hulk: 8. 4- Feyzü’l-Kadir, Hadis no: 9171. 5- Lem’alar, s. 55.
05.05.2008
E-Posta:
sdogen99@ttnet.net.tr
|
|
|
M. Latif SALİHOĞLU |
Bunca gösteri başörtüsü için yapılsaydı |
 |
Başta İstanbul ve Ankara olmak üzere, yurdun çeşitli yerlerinde 1 Mayıs günü yapılan gösterilerin maddî faturası çok ağır oldu. Yaşanan bu büyük tahribatın bir de siyasî boyutu ve manevî faturası var ki, onun bilânçosunu çıkarmak çok daha müşkildir.
Bu ağır faturayı sadece işçilere ve sendikalara yüklemek insafsızlık olur. Yasakçılık kulvarında dolu dizgin at koşturmaya yönelen iktidar partisi ile yetkisini haydi haydi aşan bazı güvenlik görevlileri de, işlenen günahın ortağıdır.
Burada, iktidar partisinin tavrına hayret etmemek elde değil. Kendisi de yasakçılık zincirinin merhametsiz kıskacı ve kuşatması altında olduğu halde, tuttu aynı yasakçılık zincirine yeni bir halka daha taktı.
Esasında, böyle yapmakla kendini daha da sıkıntıya soktu. Oysa, tedbirini alarak daha hür, daha özgürlükçü bir tutum sergileyebilirdi. Ama yapmadı, yapamadı.
* * *
Hadisenin bir başka veçhesini "mâlûm medya" ile muhalefet partilerinin söz ve tavırları teşkil ediyor.
Bu veçhede, tam bir samimiyetsizlik ve ikiyüzlülük hali görünüyor.
Zira, yanlış bir karar olsa bile, meselâ Taksim Meydanında gösteri yapılması yasaklanmıştı. Ancak bu yasak, bile bile ve bağıra bağıra çiğnenmek ve yok sayılmak istendi. İşte, bu da ikinci bir yanlıştı ve iki yanlıştan bir doğru çıkmazdı.
Malûm medya ve muhalefet sözcüleri, tutturdular bütün suçu, günahı, kabahati hükümete ve emniyete yüklemeye çalıştılar. Tam bir insafsızlık örneği.
Bu insafsızlığın bir diğer yüzünde ise şu samimiyetsizliği görmek pekâlâ mümkün: 1 Mayıs günü yapılan bunca gösteri "dindar ve mütedeyyin" diye bilinen vatandaşlar tarafından, meselâ "başörtüsüne yapılan baskıları kınamak" için yapılmış olsaydı ve bunca tahribata onlar sebebiyet vermiş olsaydı şayet, acaba kartel medyası ile anamuhalefet partisinin tavrı, yaklaşımı nasıl olurdu?
Emin olun, öyle bir irtica yaygarası kopartacaklardı ki, bir küçük kıyamete belki de eşdeğer olacaktı.
Yani, dindarlar seslerini yükseltip haklarını aradıkları zaman, hiçbir zarar-ziyan olmasa bile, bu çevreler hemen teyakkuza geçiyor ve habbeyi kubbe yapacak bir neşriyat bombardımanını başlatıyor. Bu da yetmez, "zinde kuvvetler" başta olmak üzere, bütün devlet birimlerini de göreve çağırıyor.
1 Mayıs'taki olaylarda ise, hepimiz gördük ve şahit olduk ki, bu samimiyetsizler hükümet ile emniyet kuvvetlerini suçlamakla kalmadılar, ortalığı harabeye çeviren göstericilere de arka çıktılar.
Buna göre, yapılan onca tahribata onlar da ortak olma durumuna düştüler. Bakalım, bu günahkâr medya, düşmüş olduğu bu fecâatten ne zaman kurtulacak.
Tarihin yorumu
Kızılay Meydanında ihanet provası (555K)
Ankara Kızılay Meydanında düzenlenen bir miting, gizliden yürütülen bir ihanet planıyla tam tersi bir yöne çevrildi ve DP iktidarını protesto anlamını taşıyan bir gösteriye dönüştürüldü.
Oysa, başlangıçta düşünülen gaye farklıydı. 555K parolasıyla, 5. ayın 5. günü saat 5'te Kızılay'da yapılmak istenen bu mitingin esprisi, başta medya ve üniversiteler olmak üzere, DP iktidarını kasten yıpratmaya çalışan çevrelere bir cevap vermekti.
Ne var ki, meşrû iktidarı devirmeye ve bir darbe yapmaya niyetlenen karanlık mihraklar, gizlice ve ayrı bir koldan faaliyet yürüttüler ve mitingin maksadını provoke etmeye koyuldular.
Harbiyelilerin ve bir askerî cuntanın da işin içine girmesiyle, bu ihanet plânı uygulamaya konuldu ve hedefine ulaşmış oldu.
Mitingin yön ve mahiyet değiştirmeye başladığını haber alan Başbakan Menderes, yakın arkadaşlarıyla birlikte Kızılay'a geldi ve uzaktan da olsa olup bitenleri anlamaya çalıştı. Gösterinin iktidar aleyhinde bir protesto gösterisine dönüştüğünü görünce de, şaşkınlığını gizleyemedi.
Ancak, yine de bu gösterilerin darbeciler tarafından planlandığına bir türlü ihtimal veremedi. Ne var ki, aradan sadece üç haftalık bir zaman geçtikten sonra, çok zalimane yöntemlerle yapılan bir kanlı ihtilâlin çirkin çehresiyle yüzyüze geldi.
05.05.2008
E-Posta:
latif@yeniasya.com.tr
|
|
|
Süleyman KÖSMENE |
Muhtelif sorular |
 |
Manisa’dan okuyucumuz:
*“İslâm’ın vasiyet bırakma olayına bakışı nedir? Her Müslüman vasiyet yazıp bırakmalı mıdır? Böyle bir vasiyet bırakıldığında geriye kalanlar dinen bu vasiyeti yapmak zorunda mıdır?”
Vasiyet, sağlığında kendi sorumluluklarını bizzat yerine getirmekten aciz kalan kimsenin, bu sorumlulukların ifası için yakınlarının sağlığından yararlanması demektir. Başka bir ifadeyle, bize ölüm belirtileri geldiğinde, yapmak isteyip yapamadığımız işlerimizin yapılmasını veya takip edilmesini, hayatta olan yakınlarımızdan rica etmektir.
Üzerimizdeki kul hakkının ve Allah hakkının ödenebilir kısmının, bıraktığımız malın üçte biriyle ödenmesini vasiyet etmemiz vaciptir. Bıraktığımız malın üçte biri ile yerine getirilebildiği sürece, vasiyetimizi yerine getirmek varislerimiz üzerine de vaciptir. Eğer vasiyetimiz, malımızın üçte biri ile yerine getirilemiyorsa, vasiyetimizi yerine getirmek vârislerimiz üzerine vacip olmaz. Yerine getirirlerse iyi olur. Fakat maddî imkânları yoksa bizim vasiyetimizi yerine getirmeye zorlanamazlar.
Her Müslüman’ın mutlaka vasiyet yazıp bırakması şarttır denemez. Esas olan, kişinin mümkün mertebe kendi sorumluluklarını bizzat kendisinin üstlenmesi ve öldükten sonra geriye vasiyet konusu bir şey bırakmamasıdır. Fakat hayatın olumsuz sürprizleri bazen buna izin vermeyebilir. Ve vasiyet yapmak bir zorunluluk halini alabilir.
Her şeyi vasiyet konusu yapmamalıdır. Vasiyet konusu yapacağımız şey hüküm olarak farz şiddetinde olmalı ve geride kalanları sıkıntıya sokmayacak cinsten olmalıdır. Meselâ, mezarının şuraya değil, falan yere kazılması; namazının falanca tarafından kıldırılması; evinin falancaya satılması gibi yapılması imkân ve tercih meselesi olan işlerde bağlayıcı şekilde vasiyet bırakıp varislerin elini kolunu bağlamak doğru olmaz. Farz olmayan işlerin vasiyeti “Mümkünse...” gibi nezaket ifadeleriyle yapılmalı; imkân nisbetinde yapılmasının yeterli olduğu belirtilmelidir. Yapılamadığı takdirde geride kalanlara gönül koymamalıdır.
Konusu günah olan işleri vasiyet etmek günah olduğu gibi, böyle vasiyetleri yapmak da günahtır. Meselâ, falanca kişiyle asla konuşulmaması veya falanca kişinin öldürülmesi gibi günah şeyler vasiyet edilmişse, bu vasiyete uyulmaz.
Keza kişi sadece bedenen yapılan şahsî farzları vasiyet konusu yapamaz. Meselâ kazâ namazı olan birisi, bunun kendisi için kılınmasını varislerine bırakamaz. Bunun fidyesinin verilmesini de isteyemez. Çünkü namazda fidye yoktur. Kaza orucunun tutulmasını da vasiyet edemez.
Fakat kişi, malî olup kendi sağlığında yapmaya fırsat bulamadığı–sıhhatinin bozukluğu sebebiyle ilgilenemediği—yükümlülüklerin yerine getirilmesini, yeterli derecede mal bırakmış olmak şartıyla, vasiyet edebilir. Yeterli derecede mal bırakmamışsa yaptığı vasiyetin yine bir anlamı olmaz.
Meselâ zekât borcu, oruç veya yeminle ilgili fidye borcu, hac borcu, kul borcu gibi malî borçlarının ödenmesini, eğer yeterli derecede mal bırakmışsa, vasiyet etmek vaciptir.
Ölenin bıraktığı malın üçte biriyle, yaptığı vasiyetleri yerine getirmek varisler üzerine vaciptir.
05.05.2008
E-Posta:
fikihgunlugu@yeniasya.com.tr
|
|
|
Mustafa ÖZCAN |
‘Bizim çocuk Londra’yı ele geçirdi’ |
 |
Kızıl Ken Londra’nın ilk seçilmiş belediye başkanı idi. İkinci kez seçilmek ise Ali Kemal’in torunu Boris Johnson’a nasip oldu. Muhtemelen Boris herkese mavi boncuk dağıtan birisi, ama Yahudileri biraz daha fazla kayırıyor gibi. ‘Damarlarımdaki Müslüman kanımla iftihar ediyorum’ dese de konuşma ve açıklamalarında daha fazla İsrail’i gözettiği anlaşılıyor. Yahudilerin Kızıl Ken’le ise yıldızları hiç barışmamıştı. Suçlarının çetelesini tutmaktan bizar oldukları dahi söylenebilir. Bundan dolayı seçimleri kaybettiğinde derin bir iç geçirdikleri ve bir oh çektikleri şüphe edilemez. Zira Kızıl Ken onlara çok çektirdi. Haklarında demedik bırakmamıştı. 2005 yılında bitkisel hayata girmeden “Şaron’un yeri başbakanlık koltuğu değil, hapishane hücresi. Kodes. Adam savaş suçlusu” demişti. Aynen Senegal’de İKÖ’nün İsrail’i savaş suçlusu ilân etmesi gibi Kızıl Ken de Şaron’u savaş suçlusu ilân etmişti. Bu sözler yenilir yutulur cinsten değildi ve Yahudi belleğine kazındı ve büyük bir infial uyandırdı. Şimdi gidişini teşeffii gayz/hınç alma suretinde kutluyorlar.
Bunlara zafer sarhoşluğunu yaşatan da ‘bizim Boris’ veya namı diğer Osmanlı Boris. Nesi Osmanlı diye de sorabilirsiniz? Dedesi Mustafa Kemal’in muhaliflerinden olduğu için İzmit’te linç edilmişti. Bugüne kadar da ‘hain’ damgasından kurtulamadı. Şimdi Boris nedendir bilinmez, İsrail’e dost olmasından mı nedir bizim de dostumuz oluverdi. Vatan gazetesinin Boris’in zaferiyle alâkalı başlığı şuydu: “Dedesi hain, torunu Atatürk’e hayran...” Bu hayranlık her türlü kusurunu örtmüş olmalı. Zaferini İsrail basını da dörtköşe olmuş bir vaziyette izledi. Jerusalem Post gazetesinde Jonny Paul isimli muhabir Boris’in zaferini duyurmak için şu başlığı seçmiş: “Pro-Israel Conservative sworn as London mayor” yani İsrail yanlısı muhafazakâr Londra belediye koltuğuna oturdu. Gözümüz yok, otursun oturabildiği kadar, ama Yahudilerin o koltukta gözü olanlarda gözlerinin olduğu da bir vakıa. Zira Londra belediyesinin yıllık bütçesi 11 milyar sterlini buluyor da aşıyor bile. Küçük bir para değil.
***
Kızıl Ken ise Londralı aç gözlü bazı Yahudi işadamlarına zırnık koklatmamış. Bunlardan birisi de Saatçi-Saatçi kardeşlere benzeyen emlakçı iki Yahudi kardeş. Bunların kökeni de Hindistan ve Irak. Saatçiler gibi. Kızıl Ken “Emlakçı kardeşler bizim düzenimizi beğenmiyorlarsa ayetullahların ülkesinde şanslarını deneyebilirler” demişti. Bu sözler haliyle antisemitizm tarassutuna takıldı. Sen misin böyle konuşan? Ertesinde, “Ben bunu Yahudi oldukları için söylemedim. Böyle bir maksadım yoktu” dese de Yahudilerin zihninde yer etmeye yetti. Simon ve David Reuben’e yönelik bu sözleri Yahudi maşerî vicdanını derinden yaralamıştı. Emlakçı kardeşlere Irak’ın yerine İran’ı göstermesi de tepkileri teknik olarak haklı çıkarıyordu. Kendisinin Yahudi aleyhtarı olmadığını deklare etti. Yahudiler bu özrünü kabul etmekle birlikte kendisini ‘ağzına geleni söyleyen küfürbaz’ ilân ettiler. Bazıları daha da ileri giderek onu Nazi Propaganda Bakanı Josef Goebbels’e benzetti. Benzeri bir sahnede Evening Standart’ta çalışan bir Yahudi muhabiri için Nazi Toplama Kampı gardiyanı benzetmesinde bulundu. `Kızıl Ken` lâkaplı Belediye Başkanı Ken Livingstone’un seçim hezimetiyle, 1930`larda faşizme desteğinden ötürü nefret ettiği Evening Standard`ın Yahudi asıllı muhabiri Oliver Finegold`u `Nazi kampı gardiyanına` benzetmesinin bedelini ödediği de söyleniyor. Yahudileri kızdıran hususlardan birisi de istişhad eylemlerine fetva ile meşruiyet sağlayan Yusuf Kardavi’nin Kızıl Ken tarafından Londra’da ağırlanmasıydı. Fransa’nın İslâm’da Helâl ve Haram gibi kitaplarını dahi yasakladığı ve zaman zaman Tarık Ramazan gibi giriş izni vermediği bu zatı bağrına basıyordu. O sıralarda Yahudilere yakın basın ziyareti engelleme kampanya başlattı. Ama Ken Livingstone’un iradesini aşamadı. Bu da Yahudilerle Kızıl Ken arasındaki münasebetlerin biraz daha kırılmasını yol açtı.
***
‘Bizim Boris’ ise İsrail’in gönüllü avukatlığına soyundu. Münasebetli münasebetsiz “Ben sizin arkanızdayım” mesajı veriyor. Ne de olsa Muhafazakâr Patronu David Cameron da Yahudi o da Kardavi aleyhindeki kampanyaya iştirak etmişti. ‘Bizim Boris’ İngiliz akademisyenlerin (UCU) İsrail’in akademik kurullarını boykot etmelerini içine sindirememiş ve “İran’ı neden boykot etmiyorsunuz ve Chavez’i niye boykot etmiyorsunuz da illa İsrail’i boykot ediyorsunuz?” diye çıkışmıştı. 2004 yılında, İsrail’e yönelik Filistinlilerin eylemlerinden sonra da hedef alınan mekânları gezerek geçmiş olsun ziyaretinde bulunmuştu. İsrail-Filistin barışını savunmakla birlikte İsrail’in güvenlik kaygılarını da sonuna kadar anlıyor ve anlayışla karşılıyormuş. Yani Filistinlilerin yaptıklarını onaylamıyor, onların güvenlik kaygılarını veya bağımsızlık arzularını paylaşmıyor ve onun ötesinde anlayışla karşılamıyor, ama İsrail’inkini geniş bir yüreklilikle anlayışla karşılıyor. Anlayacağınız ‘bizim Boris’ güçlüden yana ve güçlünün borusunu veya şaforunu öttürüyor. Belki de ondan dolayı Boris demişlerdir. Dedesi Ali Kemal Türkiye’nin kurtuluş savaşına, o da Filistinlilerin kurtuluş savaşına muhalefet ediyor. Soya çekim kanunu gereği şıp demiş dedesinin burnundan düşmüş anlaşılan. Dedesini linç eden Kemalistler bugün/şimdi torununa sahip çıkıyorlar. Garip bir dünyada yaşıyoruz vesselâm.
05.05.2008
E-Posta:
mustafaozcan@yeniasya.com.tr
|
|
|
Faruk ÇAKIR |
Madde değişti, sıra uygulamada |
 |
Yıllardan beri, yanlışlarda ısrar etmenin faturasını ödüyoruz. Dünya nezdinde ‘fatura’ ödediğimiz bir konu da TCK 301. madde idi. Bu madde sebebiyle bu güne kadar çok sayıda kişi yargılandı, bazıları mahkûm oldu, bazıları da beraat etti.
Herkesin kabul ettiği bir gerçek var: Asrımız, bir anlamıyla ‘cilalı imaj’ devri. Kişiler ve ülkeler, (iyi) ‘imaj’larını korumak için bazen servetlerini feda ediyorlar. Haklılar, çünkü kaybedilen imajı elde etmek, servet elde etmekten daha zor, bazen de imkânsızdır.
Türkiye’nin pek çok konuda ‘imaj’ının bozuk olduğu bir vakıa. Bunun pek çok sebebi olmakla birlikte, önemli bir sebebi de ‘yanlış’lardaki mânâsız ısrardır. TCK 301. madde de bunlardan biriydi. Bakınız, bir kaç hafta önce değişen bu maddeyi, 3-5 ay ya da yıl önce hükümet mensupları canhıraş bir gayretle savunuyorlardı. Öyle ki, bu maddeyi değiştirmeyi teklif edenlere her türlü tepkiyi gösteriyorlardı. Bir anlamda bu konuda ‘taş’a dişlemiş haldeydiler.
Aradan zaman geçti, çok eksik de olsa TCK 301. maddede kısmî bir değişiklik oldu ve meselâ bugün itibarıyla dahi olsa kıyamet kopmadı. Hiç kimse, “TCK 301. madde değişti” diye ‘fırsatı değerlendirme’ gayretine girmedi, birilerine hakaret etmeye çalışmadı. O halde sormak lâzım: TCK 301’deki bu anlamsız ısrar niçin bu güne kadar sürdü?
Sürdü, çünkü yanlışta ısrar ve inat etmek Türkiye’yi idare edenlere; birilerinden miras kalmış. Israr edilen yanlış bir değil, bindir. Millet bunun da farkında. Şu anda ısrar edilen ‘başörtüsü yasağı’ da bu yanlışların şahı, hatta padişahıdır. Yanlışta ve yasakta ısrar edenlerin iddiasına göre bu yasak kalkarsa Türkiye ‘geri’ye gider, kaos olur, kargaşa yaşanır. İnşaallah yaşayan görecek ve bu anlamsız yasak bir gün kalkacak. Yine görülecek ki ne Türkiye ‘geri’ye gidecek, ne de kaos ve kargaşa yaşanacak. Aksine, ülkemize huzur ve sükûn gelecek.
Bu tesbitler elbette ‘temenni’dir, ama Türkiye ve dünya şartlarına uygun bir temennidir. Nasıl ki TCK 301. maddedeki mânâsız ısrar sona erdi, çok yetersiz de olsa bir değişikliğe gidildi, yarın bir gün; kanunsuz başörtüsü yasağı da fiilen sona erecek.
Her fırsatta, 301. maddedeki değişikliğin ‘yetersiz’ olduğuna vurgu yapmamız boşuna değil. Çünkü 301. maddede sadece bir iki ‘kelime oyunu’ yapıldı. Aslında tamamen kalkması gereken bu madde, kısmen değiştirilmek şartıyla varlığını sürdürüyor. En belirgin değişiklik, ceza üst sınırının 2 yıla indirilmesidir ki bu şekilde verilen cezaların ertelenmesi ya da para cezasına çevrilmesi mümkün olacak. Bir de soruşturma açılması öncesinde Adalet Bakanından ‘izin’ alma şartı getirildi.
Bütün bunlar ‘kâğıt üzerinde’ki değişiklikler. Asıl merak konusu, uygulamanın nasıl olacağı. Çok ‘iyi’ kanunlar, yanlış yorumlar ve ‘konjonktür’ gereği hatalı uygulanabileceği gibi, ‘kötü’ kanunlar da adil hakimlerce ‘iyi’ şekilde uygulanabilir. Bu bakımdan, içeriden ve dışarıdan dile getirilen; “TCK 301. madde değişti, ama önemli olan uygulama. Uygulamayı bir görelim” temennisi haksız değil.
Madde değişikliğini, uygulama değişikliğinin takip etmesini dileriz.
05.05.2008
E-Posta:
cakir@yeniasya.com.tr
|
|
|
Cevher İLHAN |
Hatalar zincirinin son halkası |
 |
Ankara’nın ikircikli hali, tam bir çelişkiler yumağı. Bir yandan yetersiz de olsa eleştiri hakkını suç sayan kısıtlamalar kaldırılırken, diğer yandan 1 Mayıs gösterilerinin engellenmesiyle ortaya çıkan tablo, tam bir karmaşa meydana getiriyor.
Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı Joost Lagendik’in hafta sonu İzmir’deki açıklamaları, dikkat çekici.
“CHP ve MHP AB ve reformlara karşı; CHP bir felâket, Avrupalı sosyal demokratlar CHP’den utanç duyuyor” diyen Lagendik’in, iktidar partisine açılan “kapatma dâvâsı” hakkındaki “AKP kapatılacak; Türkiye AB’den yana partilerle yola edecek” yorumu ise oldukça enteresan.
Cumhurbaşkanı seçim sürecine müdahâle edilmesine ve 27 Nisan gece yarısı “e-muhtıra”ya atıfla, bunun yüzde 47 oydaki etkisini nazara veren Lagendik’in, çarpıcı değerlendirmeleri, AKP’nin bu süreçte yaptığı hatalarla ilgili. Lagendik’in analizleri, hatalar zincirini gözler önüne getiriyor. AKP’nin “kapatılması”nda dair güçlü işâretler bulunduğunu, buna rağmen siyasî iktidarın göz göre göre Anayasa’yı değiştirerek bunun önünü alamadığını ve başta başörtüsü olmak üzere ciddî stratejik hataları yaptığını söylüyor…
Lagendik’in de belirttiği gibi, iktidar partisinin bu dönemdeki en baş hatası, seçimlerden güçlü çıktığı son seçimlerden sonra ortaya attığı “yeni anayasa”yı askıya alması. Bilindiği gibi baştan beri iktidarı destekleyen mâlûm medyanın marifetiyle “yeni anayasa”nın “din dersleri”ne ve “başörtüsü”ne odaklandırılması üzerine, büyük bir iddia ile ortaya attığı, komisyonlar kurup taslaklar hazırladığı “yeni anayasa” çalışmadan vazgeçti. Cemil Çiçek’in ifâdesiyle, “yeni anayasa” sivil toplum kuruluşlarına havale edildi. Her defasında olduğu gibi “tıkanan” noktada bırakılarak rafa kaldırıldı.
Siyasî iktidar, başta inanç ve ifâde hürriyeti olmak üzere, AB müktesebatının üstlenmesine ilişkin Ankara’nın taahhüd ettiği demokratikleşme ve özgürlükleri bir bütünlük içinde sağlayacak düzenlemelerin arkasına irâdesini koyamadı. Milletin haklı taleplerine millet adına sahip çıkmaktan çekindi, caydı…
301’deki makyaj tâdilatın dışında şimdiye kadar bir iyileştirme yapılmadı. İçinde “parti kapatmayı zorlaştırmayı” hedefleyen değişikliklerin bulunduğu 10-15 maddelik “yeni anayasa paketi” benzerî tasarılar, AKP’lilerce bile sakıncalı bulunuyor. Zira bu tür “yamalı demokratikleşme” taktikleri, Lagendik’in de söylediği gibi “AKP’nin genel reformlarda değil, sadece kendi gündemiyle ilgilendiği izlenimi”ni oluşturmaktan başka bir işe yaramıyor.
Lagendik, son dönemde en vâhim yanlışın, başörtüsü konusunda “AKP’nin MHP’nin tuzağına düşerek” Meclis’te tartışmadan, karşıt görüşlerle uzlaşman Meclis’te tartışmadan geçirdiğini sayıyor.
Gerçek şu ki, insan haklarının en başından gelen bir inanç hakkı olan ve hakkında hiçbir yasaklayıcı yasa bulunmayan, yasadışı tepeden inme yasaklarla yasaklanan başörtüsünün yasayla serbest bırakılması, yanlışlar zincirinin son halkası oldu.
Hükûmetin, bir “dinî vecîbe” olduğu Diyanet’in fetvalarıyla sabit olan başörtüsünü tartışma konusu yapması, meseleyi daha da çıkmaza sürükledi. Gelinen noktada Anayasa Mahkemesi’nin iki maddelik düzenlemeyi “iptal”inin çarpıtılarak yasağı “yasallaştırma”da istimal edileceği tedirginliği sürüyor. “Velev ki siyasî simge” çıkışıyla, bir inanç hakkı olan başörtüsü, yine en temel hakların başında yer alan eğitim hakkının engellenmesinde kullanıldı; yasak yaygınlaştırılıp azdırıldı…
AKP iktidarı, diğer mânevî meselelerde de güçlü bir irâde ortaya koyamadı. Başörtüsü bir yana; mevhum “irtica” ile mücadeleyi “birinci vazife” edinen 28 Şubat “postmodern darbe”den kalma Kur’ân kurslarındaki “yaş yasağı”na dair yasayı düzeltemedi. İmam hatipleri hedef alan ve yüzbinlerce meslek okulu mezununu mağdur eden “katsayı yanlışı”nı tashih edemedi. 12 Eylül ihtilâlinin ürünü YÖK yasasını çıkaramadı…
Doğrusu son beş yıla dönüp bakıldığında Lagendik’in dışarıdan yaptığı tesbitleri, Türkiye bütün ağırlığıyla yaşıyor. Siyasî iktidar, milletten aldığı desteğin hakkını vermedi, veremedi. Ve ne yazık ki bu siyasî ve stratejik yanlışların faturası da yine millete ve demokrasiye ödetiliyor.
05.05.2008
E-Posta:
cevher@yeniasya.com.tr
|
|
|
|