Bazen çok zıt anlamlı kavramları birlikte yaşamamız gerekiyor. Meselâ hayatı anlamlı kılan en önemli kavram ölüm. İnsan ebede olan arzusu sebebiyle ölümü hatırlamak istemese de o hep yakınımızda ve hayatımız onu hatırlamakla anlamlı hale geliyor. Belki de şu anı değerlendirmenin ve anlamlı hale getirmenin en etkili yolu ölüm hakikatini tam idrak etmek ve sık hatırlamak. İnsan bir gün elinden çıkacağını bildiği şeylerin kıymetini çok daha iyi anlıyor. Meselâ her gün ölümü bekleyen bir kanser hastasının günleri ve hatta dakikaları o kadar kıymet kazanıyor ki, bir saniyesini bile boş geçirmek istemiyor. Aslında bu gerçek ile bağlantılı olarak değerlendirildiğinde hasta olan ile sağlam olan arasında bir fark yok. Farklı olduğu düşünülen haller zanlardan ibaret. Yani farklı durumda olduğumuzu zannediyoruz. Başımıza gelmeyeceğini zannediyoruz. Muhtemelen trafik kazalarında vefat edenlerin hemen hemen hepsi ölümlerinden birkaç saniye önce aynı zanları taşıyorlardı. Belki de zanlarla şekillenmiş hayatımızı yeniden sorgulamamız ve her şeye aslî gerçekliği ile şekillenmiş yeni bir tanım yüklememiz gerekiyor.
Depremler, tsunamiler, seller, salgın hastalıklar, trafik kazaları ve uçak düşmeleri aslında her an hayatın içinde var olan ancak çok net görülmediği için unutulan bir hakikati daha vurgulu şekilde önümüze koyuyor. Bu tip olaylar karşısında toplum genelinde ölüm vurgusu daha belirgin hale geliyor ve herkes şuur altında kendi ölümü ile ilgili irtibatlar kuruyor. Maddî alanın ve olayların acımasız olabileceği düşünülüyor. Varlık çarkları karşısında ezildiğini düşünen insan olaylarla bir irtibat noktası arıyor. Olay, yakınları ya da olaya maruz kalıp uhrevî âlemlere göç edenler kadar herkesi ve her insanın hayatını ilgilendirir hale geliyor. İnsanlar bu telâş ile olaylarla sağlam bir irtibat noktası kurmaya çalışıyorlar. Hava yolları şirketini, olayla ilgili ihmali olanları suçluyorlar ve bu olayın tekrarlamaması arayışı içinde ölümsüz bir hayat arzusu var. Herkes dünyanın daha güvenli bir mekân olmasını ve kazaların en az olmasını arzu ediyor.
Bunun için geliştirilen teknik imkânlar ve sıfır hata arayışı varlıkla, insanın yatay bağlantıları açısından ve yeryüzünde fıtrî şeriat kurallarına uymak arayışı açısından çok güzel. Ancak bütün bunları yürütürken, bu kuralları uyguladığımız ve uçakları üzerinde uçurduğumuz dünyanın sonsuz bir uzay boşluğunda sür'atle hareket eden küçücük bir nokta olduğunu ve bu küçücük noktanın dahi çok az bir noktasına hükmedebildiğimizi unutmamamız gerekiyor. Bu durumda acziyetimizi kabul etmekten, hem dünyaya, hem sonsuz uzay boşluğuna, hem de daha görmediğimiz gayb âlemlerine hükmü geçen Sonsuz Kudret Sahibi bir Zat’a dayanmaktan ve esas emniyeti O’nun ile hissetmekten ve alınan tedbirleri O’ndan talep etmenin fiillerle ortaya konan şekli yani fiilî duâ olarak kabul etmekten başka çare yok.
Ölüm, aslında hayatın çok net bir hakikati. Her gün vefat eden yüzbinlerce insan bu hakikatin güneşin doğması kadar net bir şekilde içinde olduğunu, vazgeçilmez olduğunu ortaya koyuyor. Teknoloji, tıp ve bilimler ne kadar gelişirse gelişsin ölümün tamamen ortadan kalktığı bir dünya hiç olmayacak. Belki geçici bir hayat rengi türünden çareler olabilir. O halde asıl arayışı içinde girilmesi gereken durum ölümsüz bir dünya değil, hayat ve ölüm bağlantısı ve ölümün hayattan ne istediğini anlamak olmalı. Geçen zaman ortaya koydu ki ölüm hayattan fazlasını istiyor. Yani bu kadar hayatla iç içe olan ölümün verdiği mesaj sadece biyolojik bir işleyişin sonlanması değil, farklı bir âleme ve Aşkın Olan’a ve Sonsuz Kudret Sahibi’ne nazarları yöneltmek olmalı. Yani şu an nazarlar sadece uçağın nasıl düştüğü ve kimlerin bu işte hatasının olduğuna değil, aynı zamanda bu hadiseyi bizlere yaşatan İlâhî iradenin muradının ne olduğunu ve bu olayla bize hangi mesajı vermek istediğini anlamaya da yönelmeli.
Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü hep hatırlamamız gerekiyor. Bu hayatın en net gerçeğini unutmak çözüm değil. Mezarlık girişine ‘Bütün nefisler ölümü tadacaktır’ mealindeki İlâhî ikazın yazılmasına itiraz edebilirsiniz, ancak kâinat kitabında çok vurgulu şekilde yazılan uçak kazaları, depremler gibi kevni âyetlerin yazılmasını ve gazete, televizyon ve radyolarda bunun dile getirilmesini engelleyemezsiniz. Bu gerçekten kaçamazsınız. O halde anlamak ve hayat içinde neyi ifade ettiğini çözmek gerekiyor. Bununda en kısa yolu vahye kulak vermek ve O’nun hayatımızdaki en açık yansımaları olan Kur’ân ve Hazret-i Muhammed’i (a.s.m.) dinlemek.
Şu kısa dünya hayatı gerçekten üzerinde niza etmeye değmiyor. Yaşanan kavga ve sıkıntılar pişmanlıktan başka bir şey bırakmıyor. Dostların birbirini kırmasını gerektirecek aslında hiçbir mesele olamaz. Yarın aynı dostunuzun yanınızda olacağının garantisi de yok. Tevhid eksenli yaşamanın gereği kırmamak ve dağıtmamak, her hal ve şartta birliği, bütünlüğü muhafaza etmek olmalı. Hangi dostumuzu kırdıktan sonra kendimizi iyi hissettik. Bu günü yaşarken yarın Peygamberimizin (a.s.m.) ve onun meclisinde yer alan salihlerin meclisinde utanç duyacağımız durumları fark etmeli ve dünyanın aldatıcılığı içinde göz ardı etmemeliyiz. Hele o mecliste mübarek nebinin huzurunda talebeleri olarak anılmayı umduğumuz Üstadımızın yüzünü kızartacak haller hayatımızda hiç yer almamalı. Çünkü bizler Nur talebeleriyiz. Nur dostunu değil, düşmanını dahi incitmez. Mesleğimizin esasları içinde birinci prensip birlik ve bütünlük. Yani sosyal hayata yansıyan şekli ile birlik ve bütünlük. Bunun için kalpleri kırmamak ve herkese şefkat ile muamele etmek.
05.05.2008
E-Posta:
hakyalman@yahoo.com
|