Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 06 Mayıs 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Görüş

OTİZM TEHLİKESİ BÜYÜYOR

Birleşmiş Milletler’in 1 Kasım 2007 tarihli Genel Kurul toplantısında alınan bir kararla, 2008 yılında başlamak üzere, bütün dünyada otizm konusunda farkındalık oluşturmak ve sorunlara çözüm bulmak amacıyla, her yıl 2 Nisan tarihi “Dünya Otizm Günü” ( 2 April World Autism Awareness Day) olarak kabul edildi. 2 Nisan günü başlayan “Otizm Ayı” çerçevesinde araştırmaların teşvik edilmesi ve muayenelerin yaygınlaştırılması hedefleniyor. Türkiye’deki otizmli bireylerin ekonomik, sosyal ve kültürel hayata tam katılımlarının sağlanması amacıyla bu alanda çalışan 14 sivil toplum örgütünün bir araya gelerek kurduğu OTİZM PLATFORMU; 2 Nisan’ın Birleşmiş Milletler tarafından “Dünya Otizm Günü” ilânı dolayısıyla, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de giderek artan otizm tehlikesine dikkat çekmektedir.

OTİZM NEDİR?

Otizm, doğuştan olan, beynin ve sinir sisteminin farklı yapısından ya da işleyişinden kaynaklandığı kabul edilen nörobiyolojik bir bozukluktur. Başkalarıyla etkileşimde bulunmayı engelleyen ve kişinin kendi iç dünyasıyla başbaşa kalmasına yol açan otizm, genellikle 3 yaştan önce ortaya çıkmakta ve bireylerin sosyal iletişim, etkileşim ve davranışlarını olumsuz olarak etkilemektedir. Bunun sonucunda çocuklarda: Göz kontağı kurmama, konuşulan dilin gelişiminde gecikme olması ya da konuşmanın hiç gelişmemiş olması, konuşması yeterli olan kişilerde, başkaları ile söyleşiyi başlatma ya da sürdürmede belirgin bir bozukluğun olması, basmakalıp, yineleyici (ekolali) ya da özel bir dil kullanması, Streotip hareketler (ellerini kanat gibi çırpma, parmak uçlarında yürüme, kendi çevresinde dönme şeklinde yineleyici hareketler), gelişim düzeyine uygun çeşitli, imgesel, ya da toplumsal taklitlere dayalı oyunları kendiliğinden oynamama, kendilerine ve çevrelerine yönelik zarar verici davranışlar, çeşitli ilgi takıntıları, davranış takıntıları (bir şarkının bir bölümünü tekrar tekrar söyleme, dolapların kapaklarını sürekli olarak açıp kapatmak, ayak parmaklarının ucunda odanın bir ucundan öbür ucuna koşturmak v.b.). Otizme sahip çocukların önemli bir bölümünde, çeşitli düzeylerde zekâ gerilikleri, epilepsi nöbetleri, sindirim ve boşaltım sistemi sorunları gibi sağlık sorunları ile uyku ve beslenme bozuklukları gibi günlük hayat sorunları da görülmektedir.

Amerikan Psikiyatri Birliği’nin 1994 yılında öne sürdüğü ölçütlere (DSM-IV) göre otizm, sosyal ve iletişim alanlarında yaşam boyu süren güçlükleri tanımlaması sebebiyle, yaygın gelişimsel bozukluklar ana başlığı altında bulunur. Bu ana başlık altındaki diğer bozukluklar; Asperger bozukluğu, çocukluk dezentegratif bozukluğu, Rett bozukluğu ve başka türlü adlandırılamayan yaygın gelişimsel bozukluktur.

Günümüzde çocuklara otizm teşhisi üç yaştan önce konabilmektedir. Dolayısıyla, erken eğitimin en önemli önşartlarından birini yerine getirmek imkânlıdır. Ancak, otizm teşhisi alan çocuklara yoğun özel eğitim verme konusunda ülkemizde önemli yetersizlikler bulunmaktadır. Otizm Platformu Bildirisinde amaç, otizmli çocuklara bütün eğitim hayatları boyunca daha kaliteli eğitim imkânı sunmak, geleceklerini güvence altına almak ve onları topluma kazandırmak için farkındalık oluşturmaktır. Bu amaç diğer engel grupları için de geçerli gibi gözükse de, otizmi diğer engel gruplarından ayıran çok önemli farklar vardır. En önemli fark; erken teşhis ve erken eğitimle otizmli çocukların sorunlarına ilişkin çok büyük kazanımların olması, sosyal hayat içinde yalnız tüketici konumundan çıkıp üreten ve değer katan yurttaşlar olabilmelerinin mümkün olmasıdır.

Ülkemizde sağlıklı istatistikler olmamasına rağmen, 1/150 oranı temel alınarak bütün ülke nüfusu içinde yaklaşık 450.000 otizmli birey olduğu tahmin edilmektedir. Aynı oran temel alındığında, 0-14 yaş grubunda 125.000 civarında otizmli çocuk olduğu öne sürülebilir. MEB verilerine göre, Türkiye genelinde devlet okullarında sadece 2114 otizmli çocuğun eğitim aldığını göstermektedir. Bu çocukların ve ailelerinin eğitim ihtiyaçlarının karşılanmasının önündeki en önemli engel, ülkemizde otizmli çocuklara eğitim ve terapi verecek donanımda ve yeterli sayıda öğretmen ve terapist olmaması ve yetiştirilememesidir. Bu engelin en önemli kaynağı ise, üniversitelerimizde yeterli sayıda program ve öğretim üyesi bulunmamasıdır.

Eğitsel değerlendirme yapabilecek personelin, otizmli çocuklara uygun ve nitelikli özel eğitim hizmetlerini verebilecek öğretmenlerin, dil ve konuşma terapistlerinin, uğraşı terapistlerinin ve sosyal hizmetlilerin yetiştirilmesi en öncelikli hedef olmalıdır. Bunun için; acilen üniversitelerimizde ilgili bölümler ve bu bölümlerde lisans ve lisansüstü programları açılmalıdır. Bunun gerçekleştirilebilmesi için ise öncelikle öğretim üyesi boşluğu doldurulmalıdır. Mevcut öğretim üyesi açığı bugün bazı üniversitelerimizin özel eğitim bölümlerinde yürütülen lisans programlarını kapanma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştır. Ne yazık ki, ülkemizde son yıllarda özel eğitimde meydana gelen olumlu yasal gelişmeler uygulamaya yeterince yansıyamamıştır. Bu noktadan hareketle, kurumlar üstü bir öneme sahip olduğunu düşündüğümüz bu konunun ivedilikle çözüme kavuşturulabilmesi için başta MEB ve YÖK olmak üzere bu konuyla ilişkili bütün kurumların etkin biçimde işbirliği yapmaları, geçici basit çözümlerden kaçınarak kalıcı orta ve uzun dönemli yöntemlerle bu eğitim açığı doldurulmalıdır.

Unutulmamalıdır ki, ülkelerin gelişmişlik düzeyi, ekonomik kalkınmanın yanı sıra, eğitimin niteliğiyle de ölçülmektedir. Özel eğitimdeki gelişmişlik düzeyi ise, ülkelerin eğitim düzeylerinin en önemli belirleyicisidir. Otizm Platformu Bildirgesi’nin tamamını, Türkiye Otizm Platformu’nun (http://www.otizmplatformu.org) web sitesinde okuyabilirsiniz. Çalışmalarınızı, düşünce ve eleştirilerinizi eğitim sayfamıza elektronik mektup olarak iletebilirsiniz.. Mutlu bir hafta geçirmeniz dileğiyle, sevgiyle kalın…

Mustafa OĞUZ

06.05.2008


Okullarda din öğretimi ve eğitimi

Son yıllarda belirgin bir şekilde ortaya çıkan okullarda zorunlu Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersi’nin verilmesi ile ilgili tartışmalarda bir orta yol bulunabilir. Şöyle ki;

Anayasamıza göre zorunlu olan Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersi’nin muhtevası iki şekilde düzenlenerek değiştirilebilir. Bunlar;

1. Değerler ve Din Kültürü Dersi,

2. Değerler ve Din Eğitimi Dersi, şeklinde olabilir (Bu arada gerekli Anayasal değişiklikler de göz önüne alınmalıdır).

Bu dersler zorunlu seçmeli hale getirilerek öğrenciler ve velilerden bu derslerden birini seçmeleri istenebilir.

Bu derslerin muhteva farklılığı nasıl olacak?

Bu konuda kısaca şöyle açıklama getirilebilir:

1. Değerler ve Din Kültürü Dersi muhtevası: Toplumumuzun ve insanlığın ortak değerleri olan sevgi, saygı, yardımlaşma, iyi komşuluk, dürüst olma, hırsızlık yapmama gibi ortak değerler her iki derste de ortak muhtevada düzenlenmeli. Faklılık arz eden durum Din Kültürü kısmında olmalı. Bu kısımda çocukların herhangi bir dinî eğitim almasını istemeyenler Din Eğitimi yerine bütün dinlerin özelliklerinin ve inanç sistemlerinin tanıtıldığı genel kültür düzeyinde bilgilerden oluşan bu dersi seçmelerinin yolu açılmalı. Çocuklar dinî tercihlerinde serbest bırakılmalı. Bu İslâmiyet’in özüne de uygun düşmektedir. Çünkü Kur’ân-ı Kerimde “dinde zorlama yoktur”, “ doğruyla yanlış iyice birbirinden ayrılmıştır” şeklinde âyetler vardır. Cüz'i iradesinin hakkını vererek isteyen istediğine inanabilir, sonucuna da kendisi katlanır. Burada çocukların henüz o çağlarda bu konuda bir fikirleri olmayacağı düşünülebilir. Bu durumda da Peygamberimizin (a.s.m.) “her çocuk İslâm fıtratı üzere doğar, onun annesi, babası sonradan Hıristiyan, Yahudi ya da Mecusi olmasına sebep olur” mânâsındaki hadisi hatıra gelmeli. Buna göre okulöncesi ve ilköğretim düzeyinde çocuklarının hangi dersi seçeceklerine de yasal velileri karar vermeli. Ortaöğretim düzeyinde ise çocuğun kendi seçimine bırakılmalı.

2. Değerler ve Din Eğitimi Dersi muhtevası: Bu derste de Değerler bölümü yukarıda da belirtildiği üzere ortak konulardan oluşmalı. Bu dersin farklılığı da Din Eğitimi konusunda ortaya çıkmaktadır. Burada herhangi bir dinî inanca göre inandığı dinin emir ve yasaklarının, uygulama ile ilgili kurallarının ve ders saatinin imkân verdiği ölçüde ana konularla ilgili düşünce ve inanışlarla birlikte detay bilgilerin de öğrenildiği bir bölüm olarak düzenlenmeli. Velilerin çocuklarına dinî eğitim aldırma talepleri de böylece karşılanmış olacak ve dinî eğitim konusunda okul dışına yönelme de böylece en asgarî seviyeye inmiş olacaktır.

Ders sınıf ve saatlerinde de çeşitli düzenlemelere gidilmelidir. Meselâ; seçmeli olarak okul öncesi kurumlara konulabileceği gibi zorunlu olarak ilköğretim ve ortaöğretimin bütün sınıflarında haftada iki ders saati olarak uygulanabilir. Bu arada her iki dersi de Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Öğretmenleri vermelidir.

Bir sınıfta meselâ 10 öğrenci “Değerler ve Din Kültürü Dersi” ni, 20 öğrenci de “Değerler ve Din Eğitimi Dersi”ni seçtiğini düşünelim. Bu dersler nasıl uygulanacak? Bu durumda çok öğrencinin seçtiği ders kendi sınıflarında yapılabilir, az öğrencinin seçtiği ders okulda farklı bir bölümde (kütüphane gibi) yapılabilir. Ya da her okulda bir “Değerler ve Din Eğitimi Dersi Laboratuvarı” açılarak bu dersi seçenler bu laboratuvarda diğer dersi seçenler de kendi sınıflarında ders işleyebilirler. Buna göre aynı ders saatinde iki öğretmen derse girerek ders saatlerinin çakışması ve karışmasının önüne geçilebilir.

SBS, ÖSS, KPSS gibi sınavlarda da ortak konulardan sorular sorularak öğrencilerin bu derslerle ilgili bilgi düzeyleri ölçülebilir, böylece bu tür sınavlarda da haksızlık yapılmamış olur. Konu ile ilgili soru ve öneriler olursa bu sayfada imkânlar ölçüsünde yer verilmeye çalışılacaktır.

Mesud AK - Said BAL

06.05.2008


Merhaba küreselleşme

"Bıyık” isimli erkek giyim mağazasının karşısında, Starbucks kafede sabah kahvemi yudumlayıp, günlük gazetemi okurken, bir an için dünyanın hangi köşesinde olduğumu düşündüm. Kardeşimin elinden Türk kahvesi içmiyordum ve onu çok özlüyordum. Öyleyse Bursa’da değildim. İstanbul’da da değildim; Madrid’de hiç değildim; Roma da olamazdı burası, İtalyanların kendi kahvesi vardı; peki ben neredeydim?

Bu düşüncelerden bir korna sesiyle sıyrıldım. Keskin güneş ışıklarının ısıttığı tramvay rayları parıldıyordu yolun ortasında. Rayları takip ettim, zaman zaman “Küçük Ayasofya” dedikleri büyük bir kiliseye çıktı yolum. Öte yandan ezan sesi semalarda yankılandı. Birden bazı sabahlar 2 kere uyandığımı hatırladım, ezan sesi ve çan sesiyle. Sömürgeciliğin eseri İngiliz mimarisi binaların arasında belli belirsiz gülümsedim kendime. Annemin yaptığına hiç benzemeyen “yaban mersinli” kekimden bir parça aldım. Annemi bir kere daha özledim.

Sonra diğer masalara kulak misafiri oldum. Ben yoksa Londra’da mıydım? Ne de olsa konuşulan her şeyi anlıyordum, ne de olsa etrafımdaki anneler, çocuklar, genç kızlar, erkekler, amcalar, teyzeler İngilizce konuşuyorlardı. “Ah” dedim yine, hayır. Ben, kimi zaman ve kimi yerlerde ana dillerinden çok İngilizce konuşanların olduğu bir yerdeyim. Sonra “Vallahi “ dediler, “İnşallah” dediler; rahatladım, gülümsedim.

Yan masaya anneannem yaşlarında bir teyze geldi. Desenli eteğini kırmızı ceketle, üç tane farklı renkteki iğneyle süslediği başörtüsünü ünlü bir tasarımcıya ait büyük güneş gözlükleriyle tamamlanmıştı. Meraktan ya da alışkanlıktan o da Starbucks’ta kahvesini yudumluyordu. “Anneannem” dedim, hayır! Bunu mu anneanneme yakıştıramadım, anneannemi mi buraya yakıştıramadım; bilemiyorum. Ben beyaz başörtülü, mütevazı elbiseli, yine de inadına uyumlu ayakkabı&çanta giyen ve elleri hep tesbih çeken anneanne figürüne alışmıştım bir kere, başkası anneanne olamazdı.

Saatime baktım, ikinci derse yetişmek için daha zamanım vardı. Bu hiç baharı olmayan ülkede, sıcak bir (sözde) bahar günü dersime yetişmeliydim. Petrarch ne yazmış, Shakespeare ne söylemiş, Marlowe ne demiş öğrenmeliydim. “Senin geldiğin yerlerde bunları bilmezler, öğretmezler de, sen o yüzden mi buraya geldin?” diye sormaktan bıkmayanlara bir kez daha gülümsemeliydim. Çünkü neticede gurbetteki herkes gibi, kendisini gurbete sürükleyen sebep her ne olursa olsun, ülkem daha bir önemliydi, daha bir savunulasıydı. Ama ben susup, gülümsemeliydim. Bazen savunmak, çok yoruyordu.

Diyordum ya, edebiyat okuyordum. Her derste inadına Türk edebiyatından örnekler vererek, kimse anlamasa bile ayağa kalkıp, Türkçe şiir okuyarak edebiyat okuyordum. Babamın küçükken “edebiyatçı kızım” deyişleri geldi aklıma. Ben hep onun gibi mühendis olmak isterdim o zamanlarda. Ta ki babamın çok daha önce keşfettiği sözel yeteneğimin farkına varana dek. “iyi ki de” dedim, “babam edebiyatçı kızım demiş bana!” Babamı özledim, hüzünle karışık gülümsedim.

Başımı kaldırdım bütün bu düşüncelerden. Otobüslerin üzerindeki Arapça yazıları okudum. Starbucks’ın yanında daha ucuz ekmek alabilmek için insanların önünde kuyruk olduğu dükkâna baktım. Fincanımı alan garson kıza “şükran” dedim. Merhaba küreselleşme dedim. Merhaba Kahire, Merhaba Ya Mısır!

Fatma Nur ZENGİN

06.05.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri