"Gerçekten" haber verir 03 Aralık 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 

Röportaj

Mustafa GÖKMEN

Devlet önce kendi yanlışını düzeltmeli

Yeni Asya’ya konuşan ASDER Başkanı Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi, Doğu illerinin devlet görevlerinde bir “sürgün” değil, “terfi” yeri olması gerektiğini kaydetti. Bir yerde sorun varsa evvelâ oranın yöneticilerine bakılması gerektiğini dile getiren Tanrıverdi, şöyle dedi:

“Evvelâ devleti temsil edenler orada sorunun çıkmasına sebep olmuşlardır. Yani sorun çıkmışsa birinci sebep devletin yöneticileridir. İkinci sebep de bölgenin insanıdır. Buna böyle bakmak lâzım. Evvelâ devlet kendi yanlışını düzeltmek mecburiyetindedir.”

Ülkemiz uzun bir süredir terör belâsıyla uğraşıyor. Terör ülkemizin maddî ve manevî kalkınmasının önünde büyük bir engel. Siz de bir dönem Doğu ve Güneydoğu bölgesinde görev yapmış bir isim olarak oralarda neler dönüyor. Gözlemleriniz nelerdir? Tecrübelerinize dayanarak neler söylemek istersiniz?

Terör ile terörizmi mutlaka ayırmak lâzım. Bence mücadeleyi sadece silâhlı kuvvetlerin sorumluluğuna terk etmek sorunu çözümsüzlüğü götüren sebeplerden birisi. Bu sorun sadece askerî bir mesele değildir. Orada terörü mutlaka bütün boyutlarıyla inceleyen millî bir tavır gerekiyor. Yani sosyal yönü var. Siyasî ve ekonomik yönü var. Askerî yönü de var tabi. Devletin yöneticileri, bütün bunlarla beraber meseleyi incelerse eğer bu buna öncelik verirse netice alınır. Yani bu meseleye öncelik vermek demek, bizde meselâ bir komutan bir harekâtta öncelik verdiği yerde bulunur ki o bölge daha güçlü olsun. Bu şu demektir: Diyelim ki hükümet, Bakanlar Kurulu haftada bir mi olur, 15 günde bir mi olur belirli periyotlarda toplantılarını bu hassas olan illerde yapsa. Ve bu illerin sorunlarını yerinde alsa. Çözümlerine de orada karar verip bir dahaki toplantıya kadar olan gelişmeleri de görev olarak verse. Bir kere o bölge insanı ile devlet arasındaki sorunların büyük bir bölümünü çözme imkânına sahip olur.

Bizim gözlemlediğimiz bir takım hususlar var. Biz Güneydoğu’da bulunduğumuz süre içerisinde insanların büyük bir bölümü yüzde 80 diyebiliriz buna PKK’nın zihniyetini benimsemiyor. Ona destek de veremiyor. Ama zor karşısında onun şerrinden çekindiğinden dolayı hem maddî destek hem de evlâdını göndermek mecburiyetinde kalarak desteklemek durumunda bulunuyor. Bölgenin insanını teröre karşı korumak devletin görevi.

Devlet bölge halkını teröre karşı koruyamıyor mu? Bölgedeki idarecilerin tavrı halka karşı nasıl?

O bölgeye gönderilen yöneticilerin gerek mülkî yöneticiler, gerekse devletin oradaki temsilcileri, işte güvenlik güçleri asker-polis emniyet güçleri, sivil bürokratlar, bunların idealist ve enerjik olanları oraya gönderilmeli. Ve Güneydoğu Anadolu bu kadrolar için başarılarına göre bir terfi yeri olmalı. Oraya kaymakam olarak giden bu tarafa vali olarak dönmeli. Vali olarak gidenler bu tarafta büyük şehirlerde vali olabilecek şekilde terfi ettirilmeli.

Silâhlı Kuvvetlerde belli bir kalma süresi var, garnizonları da bir sisteme sokmuş. Herkes sırayla dönüşümlü bir şekilde gidiyor. Ama sivil bürokrat kamunun ve merkezî idarenin sivil kesimlerinde burada (Batıda) 10-15 sene kalmış. Bir yanlış yapmış. ‘Bunun yerini değiştirelim’ demişler. ‘Nereye gönderelim’ tabi daha ‘kötü bir yere gönderelim’ demişler. Tabi Güneydoğu imkânlar bakımından kısıtlı olan yerler. Modern imkânları çok değil. İklim şartları iyi değil. Teknik ve ulaşım imkânı çok değil. Sosyal imkânları zayıf olan mahrumiyet bölgeleri buralar. Mahrumiyet bölgeleri görüldüğü için buralar, bu insanlar oralara gönderilmiş.

Bilâkis oralar idealist insanların daha enerjik insanların, halkla camide cemaatte her yerde beraber olabilecek insanların oraya gönderilmesi lâzım ki halkla bütünleşsin. Yani o insanların içine girdiğin zaman nereye gidiyorlar camiye. Eğer o insanlarla camide beraber olursanız, rütbeniz, mevkiniz, makamınız, ne olursa olsun, size itibar ediyorlar sizinle bütünleşiyorlar. Bu bence çözümün en önemli kısmı. Yani gönderilen yöneticinin kendini bölgenin insanı gibi hissedip, bölgenin insanıyla beraber hareket edebilmesi ve bölgenin sorunlarına o bölgenin insanlarıyla çare bulacak gayretin içerisine girebilmesidir. Çok bir şey yapmadan ama dikkatli atamalarla yapılabilecek, ulaşılabilecek bir sonuç bence.

TERÖRLE MÜCADELEDE

EVVELÂ DEVLET

KENDİ

YANLIŞLARINI DÜZELTMELİ

Bediüzzaman Hazretleri’nin I. Meclis’te 1922’de yaptığı bir konuşma var. Bu konuşmanın bir yerinde günümüze de ışık tutan şöyle ifadeler geçiyor: “Bu millet-i İslâmın cemaatleri, her ne kadar bir cemaat namazsız kalsa, hatta fasık da olsa, yine başlarındakini mütedeyyin görmek ister. Hatta, umum Şarkta, umum memurlara dair en evvel sordukları sual bu imiş: “Acaba namaz kılıyorlar mı?” derler. Namaz kılarsa, mutlak emniyet ederler, kılmazsa, ne kadar muktedir olsa, nazarlarında müttehemdir. Bir zaman, Beytüşşebap aşairinde isyan vardı. Ben gittim, sordum: “Sebep nedir?” Dediler ki: “Kaymakamımız namaz kılmıyordu; öyle dinsizlere nasıl itaat edeceğiz?” Halbuki, bu sözü söyleyenler de namazsız, hem de eşkıya idiler.” Bu ifadelerden hareketle ne söylemek istersiniz?

Bunlar doğru tesbitler. Şahsen benim de bir değerlendirmem var. Bir yerde sorun varsa evvelâ oranın yöneticilerine bakacaksınız. Evvelâ devleti temsil edenler orada sorunun çıkmasına sebep olmuşlardır. Yani sorun çıkmışsa birinci sebep devletin yöneticileridir. İkinci sebep de bölgenin insanıdır. Buna böyle bakmak lâzım. Evvelâ devlet kendi yanlışını düzeltmek mecburiyetindedir. Onlar da bizim vatandaşımız.

Bu tesbitinizden hareket edersek, asker ve sivil bürokratların sorun çıkmasında ne gibi katkıları oluyor? Acaba bölgedeki gösteriler ve yürüyüşlerde müdahale noktasında taktik hatalar mı söz konusu?

Bir kere devletin bu sosyal tepkilerin üzerine güvenlik güçleriyle gitme taktiği yanlış. Meselâ zannediyorum Doğubeyazıt’daydı. Belediye Başkanı dedi ki “biz şu meydanda toplantı yapmak istiyoruz.”

Mülki amir kaymakam veya emniyet müdürüydü. “Hayır o meydan değil şu meydanda yapacaksınız” dedi. Bu bence yanlış. Amaç engellemek mi, bir olay çıkmasını önlemek mi? Tabi ilk baştan gerginliğe sebep oldu bu arkasından da bir kişinin ölmesine sebep oldu. Halbuki nerede istiyorlarsa toplantıyı yapsınlar. Devletin güvenlik güçlerinin de o toplanan kişilerin etrafa zarar vermemesini engelleyecek tedbirleri alması lâzım. Ama alırken de İl İdaresi Kanunu’na göre böyle bir olay olduğu zaman önce polis müdahale eder, arkasından jandarma müdahale eder, yetmezse arkasından İl Garnizon Komutanlığı’ndan asker desteği istenir. Bunlar böyle damla damla konur gibi, az az kuvvetlerle bu tedbirler alınmaya çalışıldığı için de sonuçta esas devletin gücü tam olarak orada gösterilemeden, toplanamadan olaylar çıkmış olur. Bu nedenle devletin o tahmin edilen toplantı, yürüyüş vs. gibi durumlarda bir emir komuta birliği içerisinde polisi, jandarmayı, askeri aynı anda kanunî yetkilerini vermek suretiyle kullanmak gerekir. Meselâ Ben Malazgirt’te alay komutanı iken, ilk 1992 Nevruz Olayları olmuştu. Bu nevruz olaylarının amacı bir halk ayaklanmasının başlatılma tarihiydi. Dönemin Muş Valisi Malazgirt’te bir toplantı yaptı. Kaymakam, Emniyet Müdürü, Jandarma Komutanı, biz de bulunduk Garnizon Komutanı olarak. Aldıkları bilgileri naklettiler orada. Ve ertesi gün olabilecek olayları değerlendirdiler. Ben de kendilerine dedim ki: “Sabah saat 07:00’den akşam 19:00’a kadar buradaki çıkacak olayları önlemek için emir komuta sizdedir” diye bir yazı ile bildirirseniz. Böyle bir düzen isterseniz, ben sabahtan itibaren tertibatımı alırım. Ve akşama kadar herhangi bir şey olmaz” dedik.

Hemen Muş Valisi, Sabah 07:00’den itibaren tedbir almamız için bir yazı ile bizden talepte bulundu. Biz de gerekli tedbirleri aldık. Elhamdülillah kimsenin burnu kanamadan o gün geçti. Yani bu tür olaylarda emniyet yani polis, jandarma, askerin haber alınan veyahut da yapılacak toplantıların kontrol altında bulunması için başlangıçtan itibaren tedbir alması gerekir. Toplanan insanlar söyleyeceklerini söylesinler. Efendim propagandalarını yapsınlar. Tepkilerini göstersinler. Onlar sakince dağılana kadar onlar kontrol altında tutulması lâzım. Etrafa sıçrayıp zarar vermesinin önlenmesi lâzım.

Adaleti Savunanlar Derneği’nin (ASDER) faaliyetleri nelerdir?

Derneğimiz esas itibariyle, öncelikle 28 Şubat süreci öncesinde silâhlı kuvvetlerden dinin inançları nedeniyle tasfiye edilen arkadaşların kurduğu bir dernek. Tabi Yüksek Askerî Şûrâ (YAŞ) kararlarıyla herhangi bir yasal suç isnad edilmeden ve yüklendiği suçla ilgili bir savunması alınmadan Silâhlı Kuvvetlerin disiplinini teminle görevli yargı mercilerinin herhangi birisinde suçlanarak yargılanmadan ve de yargılanma hakkı da verilmeden Silâhlı Kuvvetler’den bir noktada zamanın ideolojik saplantılı yönetim tarafından tasfiye edilen arkadaşlar.

Bunların sayısı ne kadardır?

Yaklaşık 1990’dan bugüne kadar 1621 kişi subay ve astsubay bu şekilde silâhlı kuvvetlerden çıkarıldı. Tabi bu arkadaşlar uğradıkları bu haksızlık nedeniyle bu derneği kurdular. Ben bu derneğin kurulmadan önceki çalışmalarında da bulundum. Toplantılarında da bulundum. Çok büyük mağduriyet içerisinde bulunan arkadaşlarımızı gördük ve 2000 yılında dernekleştiler. 2004 yılına kadar kendisi de bir YAŞ mağduru olan Prof. Dr. Albay Ahmet Alper derneğimizin başkanlığını yaptı. Şimdi de kendisi derneğin onursal başkanıdır. Çok değerli bir arkadaşımız. 2004 yılından buyana da derneğin faaliyetlerini ben sürdürüyorum.

Derneğimiz esas itibariyle bu mağduriyetlerin her şeyden önce Silâhlı Kuvvetlerde benzeri mağduriyetlerin olmaması için gayretlerini teksif etmiş vaziyette. Önce bunun temin edilip arkasından da kaybedilmiş hakların kendilerine verilmesi için mücadelelerini sürdürüyorlar. Ama esas itibariyle bu arkadaşlarımız hem silâhlı kuvvetlerin içerisinde bulunmuş olmalarının hem de milletin manevî değerlerine sahip olmaları bakımından önemli bir boşluğu da dolduruyorlar. Yani fikir bakımından ülkemizdeki sivil kesimde ve basında oluşan bazı yorumlara daha değişik yorumlarla bence önemli bir katkıda bulunuyorlar.

İçeriden bir bakış açısıyla yani...

Evet. Hem silâhlı kuvvetleri bilen hem de dinî inançlarla donanımlı olan bu arkadaşların bence ülkemiz meseleleri üzerindeki tesbitleri daha gerçekçi. Ben şunu da vurgulamak istiyorum. Tabi çıkartılış gerekçeleri hem 926 Sayılı Kanunun ilgili maddelerinde hem de sicil yönetmeliğinde “disiplinsizlik” ile suçlanarak çıkartılıyorlar. Fakat bu arkadaşlarımızın askerî hayatlarını incelediğimiz zaman hiçbirinin ne disiplin amirlerinden, ne de silâhlı kuvvetler bünyesinde bulunan disiplin mahkemesi ya da askerî ceza mahkemesi gibi herhangi bir mahkemede ceza almamış arkadaşlar. Bunun karşılığında çoğunun 30-40 yakın amirlerinden aldıkları “takdirnameleri” var. Yani zannedildiği gibi disiplinsiz değiller. Sadece ya kendi inançlarından dolayı silâhlı kuvvetler bu arkadaşları hazmedemedi veyahut da eşlerinin giyim kuşamı ve başörtüsü sebebiyle hazmedemediler.

Arkadaşlarımız Silâhlı Kuvvetlerde disiplinsiz değildi. Bir de inançları sebebiyle devlete zararlı olabileceği düşüncesiyle tasfiye edildiler. Hiçbir arkadaşımızın bu işleme tabi tutulduktan sonra aradan bunca zaman geçti hiçbirinin ne adi bir suçu,ne de devlete karşı organize bir girişimi, ne de silâhlı kuvvetler aleyhine herhangi bir hareketi olmamıştır. Bunu bir kader olarak kabul edip kendilerine yeni bir hayat kurmuşlardır. Yani ne disiplinsizdirler ne de devlet için tehdittirler. Bilâkis silâhlı kuvvetlerin içerisinde bence millî menfaatlerin sağlanabileceği kilit insanlardı. Bunların silâhlı kuvvetlerden çıkartılması silâhlı kuvvetleri ülkenin inanç ekseninin tersine itmiş oldu diyebiliriz.

EMEKLİ TUĞGENERAL ADNAN TANRIVERDİ KİMDİR?

1944 yılında Konya’nın Akşehir kazasında doğdum. Orta öğrenimimi sivil liselerde yaptım. Hatta Fen Fakültesi’nde okurken ayrılıp 1964 yılında Harp Okulu’na girdim. 1966’da mezun oldum. Harp Okulu dahil 32 yıl hizmet yaptıktan sonra 1996 yılında kadrosuzluktan Tuğgereral rütbesinden emekli oldum. 12 yıldır emekliyim. 2004 yılından itibaren ise Adaleti Savunanlar Derneği (ASDER) Genel Başkanlığı görevine arkadaşlar bir nöbet hizmeti olarak beni çağırdılar. Bu görevi yürütüyorum. Başka bir meşgalem yok. İstanbul’da oturuyorum. İki çocuğum var.

YARIN: PKK, ABD ve İsrail’in gizli ordusu

Mustafa GÖKMEN

03.12.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Röportaj

  (01.12.2008) - KRİZ LOBİSİ, YALILARINI SATSIN, BORÇLARINI ÖDESİN!

  (24.11.2008) - ZAFERDEN SONRA YOLLAR AYRILDI

  (17.11.2008) - MUSTAFA KEMAL LOZAN’DA İNGİLİZLERE NE SÖZÜ VERDİ?

  (12.11.2008) - “AKP’ye karşı CHP’nin yanında olamayız”

  (11.11.2008) - Cemaatler sivil toplum yapılarıdır

  (10.11.2008) - Statüko, DP’yi “terbiye” edemez

  (09.11.2008) -

  (03.11.2008) - Eruygur’a ne oldu?

  (02.11.2008) - Karikatür, yasakçının korkulu rüyasıdır

  (31.10.2008) - Başarılı temsilcimize ödül

 
Ufo ısıtıcılar, infrared ısıtıcı, kumtel ısıtıcılar.
GAZETE 1.SAYFA

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır