30 Ekim 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Elif Eki

“ATATÜRK’Ü KORUMA KANUNU”NA ADNAN MENDERES DE MUHALİFTİ

İSLÂM YAŞAR - islamyasar@yeniasya.com.tr

TAHSİN TOLA

“Tahsin Tola’nın ehemmiyetli çalışmasıyla Sözler mecmuâsı resmen Ankara’da tâb’ edilmesiyle hem âsâyişe, hem Demokrata, hem bu vatan ve millete yüz sene mebusluk etmek kadar fâidesi oldu.”

Milleti temsil etmek.

Bir millete mensup olan her ferdin hedefidir bu. Bilhassa milletini seven ve onu meydana getiren değerleri taşıyıp yaşayan insanlar hep milletlerini temsil edecek bir şeyler yapmaya çalışırlar. Bu maksatla bazıları san'at dalları ile meşgul olur, bazıları spor müsabakalarına çıkar. Tıbbî keşif ve ilmî icatlar yapanlar, siyaset sahasına atılıp milletvekili seçilerek millet meclisine girmeye gayret edenler de vardır.

Bunların içinde en kolay olanı, seçim zamanlarında bir kitle partisinden aday olup milletvekili seçilmektir. Lâkin o sıfatı almak kolay olsa da icaplarını yerine getirip milleti lâyıkıyla temsil etmek biraz zordur.

Zîra bir milleti hakkıyla temsil etmenin yolu, onu meydana getiren maddî mânevî değerleri bilip yaşayarak yaşatmaktan geçer. Öyle engebeli bir yolda başarı ile yürümenin bazı zorlukları vardır.

Milletin vekilinin, her şeyden önce milletin bütününü temsil etme ideali ile hareket etmesi; seviye, sınıf, bölge, şehir, soy, sülâle ayrılığı; fikir, düşünce, dünya görüşü, parti, grup farkı gözetmeden herkesin haklarını korumaya çalışması gerekir.

Bunu yaparken kendi siyasî, mahallî, içtimaî, fikrî husûsiyetlerini de kaybetmemeli, onları milletin mânevî zenginliği olarak meclise taşırken, milletin içinde meclisin itibarını korumayı da aslî vazife addetmelidir.

Herhangi bir seçimde milletvekili seçilmek, mümessil vasfını yerine getirmeye yetmez. İnsan, milletvekili sıfatı taşırken de vatandaş kimliğiyle yaşarken de milleti meydana getiren değerleri yaşatma hassasiyeti içinde hareket ettiği takdirde; devlet nezdinde milleti, millet nazarında devleti temsil eder.

Zaten, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin varlığının sebebi de budur. Bu zamana kadar, çeşitli askerî darbelere ve siyasî müdahalelere maruz bırakılan Meclis’in çatısı altında; sadece o sıfatı taşıyanların yanında, hayatı pahasına milleti temsil ederek vazifesini hakkıyla yapmaya çalışan milletvekilleri de oldu.

Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın hayatlarına mâlolan milleti hakkıyla temsil etme hasletinin ceremesini, yüzlerce Demokrat Partili Yassıada Zindanlarında ödedi. Isparta milletvekili Dr. Tahsin Tola gibi bazı mümtaz şahsiyetler de, sadece Meslis’te bulundukları zaman içinde değil, hayatları boyunca demokrasi mücadelesi verdiler.

***

Hasan Tahsin Tola.

Isparta’nın Senirkent ilçesinde, Tolazadelerden Abdullah Nail Beyle Gülsüm Hanımın kurdukları ailenin ilk çocuğu olarak, 1 Mart 1911 yılında doğdu. Kendisini yıllarca bekleyen annesinin, babasının ihtimamı sayesinde çocukluk yılları oldukça rahat geçti.

İlkokula Senirkent’te başlayan Tahsin, devlet parasız yatılı okulu imtihanlarını kazanarak Konya Lisesi’ne girdi. Orada liseyi bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kaydoldu. Aynı yıl, 18 yaşında iken Havva Hanımla evlenen ve evlilik hayatı ile tahsil hayatını birlikte yürüten Tahsin Tola’nın siyasî temayülleri talebelik yıllarında başladı. İstanbul’da Millî Türk Talebe Birliği ve Milliyetçiler Derneği gibi talebe derneklerine girip gençlik hareketlerine katıldı.

1936 yılında fakülteyi bitirdi ve hükümet tabibi olarak Muş’un Varto ilçesine tayin edildi. Orada bir süre çalıştıktan sonra, önce Balıkesir’in Manyas ilçesinde, ardından da memleketinde hükümet ve belediye tabipliği yaptı.

Melek mizaçlı bir insan olduğundan herkesin mala, mülke, paraya, makama, mevkiye, şana, şöhrete tamah ettiği bir zamanda, o insanların gönüllerini kazanarak sevgilerine ve duâlarına talip olma yolunu seçti.

Bunu yaparken bir yerden ‘imdat’ çığlığının yükselmesini beklemedi. Kasaba, köy, dağ, bayır demeden kendisine ihtiyaç hissedilen her yere koştu, gecesini gündüzüne katarak çalıştı. Çaresiz insanların dertlerini dindirdi, hastalıklarını iyileştirdi, eksikliklerini tamamladı, ihtiyaçlarını giderdi.

Millete hizmet yolunda bazen tabiî engeller, maddî zorluklar çıktı karşısına, bazen resmî tavırlar, keyfî muameleler. O kendisine ve ailesine reva görülen hasımane hareketlere de karşı çıktı, masum köylülere yapılan zulümlere, çektirilen eziyetlere de.

‘Senirkent Fâciası’ adıyla tarihe geçen meş’um hadise de onlardan biriydi. Gerçi hadise sırasında can alınmamış, kan dökülmemişti, ama yapılan melânet ve revâ görülen mezâlim, ölümü aratacak kadar dehşetliydi.

1946 yılının Eylül ayında başlayan hadisenin asıl feci ciheti, dinî kitap okumanın ağır bir cürüm addedilmesi, yetmiyormuş gibi bir de maznunlara düzmece suçlar isnat edilerek zulmün mâzur gösterilmeye çalışılması idi.

Yıllardır, her yolu denemelerine rağmen durduramadıkları Nur hizmetlerinin hız kazandığını, gelmesinden korktukları demokrasi şafağının sökmeye başladığını gören zamane zalimleri, son bir gayretle melânet kusarak memleketin efkârını kirletme cihetine gittiler.

‘Güneşi üflemekle söndürmeye çalışma’ hamakatından başka bir şey değildi yapmaya çalıştıkları hareket. Hedef güneş olunca, yapılan mezâlimden en büyük zararı da nura müheyya olan pervane fıtratlı, kelebek mizaçlı masum insanlar gördü.

Gece yarısına doğru başladı baskınlar. Sîmasının seciyesi silinmiş, kalbinde merhametin, vicdanında insafın izi kalmamış, gözünü kin bürümüş ceberut tıynetli insanlar, üzerlerindeki resmî üniformaların himayesinde, kirli vicdanları ile hânelerin mahremiyetini ihlâl ettiler. Önlerine çıkan her insana namlu doğrulttular, süngü tehditleri, dipçik darbeleri ile yataklarından kaldırdılar ve günlük elbiselerini giymelerine bile fırsat vermeden karakola götürdüler.

Ancak üç beş kişinin sığabileceği daracık nezarethânelere elleri, gözleri bağlı onlarca insanı doldurdular ve günlerce aç susuz bırakmaları yetmiyormuş gibi zarurî ihtiyaçlarını gidermelerine bile izin vermediler. Mecbur kalıp etrafı kirletenleri de bundan dolayı ayrıca ve daha şiddetli bir şekilde cezalandırmakla tehdit ettiler.

Altı ay kadar devam eden Senirkent Faciası’nın her safhasında Dr. Tahsin Tola da vardı. Taşıdığı sıfatlardan korkup medenî cesaretinden çekindiklerinden onu nezarete atamadılar. Mahkemeye verdilerse de mahkûm ettiremediler.

Lâkin; melek mizaçlı, munis bir insan olduğundan; kardeşlerine, akrabalarına, arkadaşlarına ve onlardan ayırmadığı masum insanlara revâ görülen kötü muamelelere karşı koymak için zelil insanlarla muhatap olmak zorunda kalması, ona en az içerdekilerin çektikleri kadar ağır geldi.

Bilhassa sabi denecek yaşta çocukların ve yetmişlik gazilerin bile aynı muamelelere tâbi tutulmaları karşısında sesini duyuracak bir merci bulamaması, masum insanların haklarını aramak istedikçe haksızlığa uğraması ve zulüm görmesi, hissettiği azabı dayanılmaz bir hâle getirmeye yetti.

Tahsin Bey bu gibi hezeyan hadiseleriyle boğuşurken, kendisini içlerinden biri sayıp hâlleriyle hâllendiği, dertlerini dert edinip sıkıntılarını giderdiği ve acılarını bölüşüp sevinçlerini paylaştığı köylüler defalarca yanına gelip yalvardılar.

“Emret, bir gecede o mel’unların dairelerini başlarına yıkıp canlarını cehenneme gönderelim.” Zahiren halim selim görünmelerine ve şahıslarına yapılan eziyetler karşısında mütehammil olmalarına rağmen; vatan, millet, din ve nâmus değerlerine müdahale edilmek istendiği zaman hepsinin birer aslan kesildiğini bilirdi. Köylüler, zalimlere dünyayı dar edecek cesaret, güç ve imkâna sahip olduklarından, kendisi izin verdiği takdirde hemen harekete geçip söylediklerinin çok daha fazlasını yapacaklarından da emindi.

Fakat o, hadiseler karşısında tehevvüre kapılmayan bir fıtrata sahip olduğu ve henüz kendisini görmediği Said Nursî’nin eserlerinden, müsbet hareket etme dersi aldığı için, menfî yollara tevessül etmedi. Mel’unlara, meşrû yollarla mukabele etmeye karar verdi ve zalimlerin tehditlerine, baskılarına, zulümlerine rağmen; aylarca süren mücadeleler neticesinde maznunların suçsuzluğunu ispatladı.

Tahsin Tola’yı müstesnâ kılan bir başka hususîyeti de ondan sonra tezâhür etti. Köylülerin, kendilerine zulmeden zalimleri evlerinde ağırlamalarını istedi. Götürülürken karda mahsur kaldıklarını öğrenince de yardımına koştu.

Böylece, insanlığa örnek olacak güzel bir insanlık dersi vererek zalimi de, mazlûmu da insan olan korkunç bir fâciadan, milletin iftihar edeceği mükemmel bir zafer çıkardı. İnsanın ve insanlığın zaferi.

Hadiseye şahit olup hayran kalan Nureddin Topçu da bir yazısında, “Senirkent köylüleri gibi olunuz; size zulmeden candarmaları doyurunuz. Muvaffak olursunuz. Gandi dünyaya, Dr. Tola Anadolu insanına ruhunu tanıtmak istedi” 1 diyerek takdir hislerini ifade ettiği gibi fazilet mücadelesinde muvaffak oldu.

İnsana ruhunu tanıtmak!..

O günlerde memleket ve millet için yapılabilecek en isabetli hareketti bu. Çünkü milletin yaşadığı hayat şartları fâciadan farksızdı. Yıllardır çekilen yoksulluk, açlık, kıtlık ve salgın hastalıklarla iflâhı kesilen ahâli, en temel insan haklarından bile mahrum bırakılmasının yanı sıra devlet dairelerinde, karakollarda ve benzer yerlerde olmadık eziyetlere de maruz bırakılıyordu.

Bu handikabı aşıp mâkus tâlihi yenerek müreffeh bir millet meydana getirmenin yolu, Anadolu insanına ruhunu tanıtıp varlığının sebebi olan değerleri anlatmaktan ve milleti meydana getiren unsurların kaynaşmalarını sağlamaktan geçiyordu.

Medenî cesareti ile güçlenen insanî hasletleri sayesinde Senirkent sakinlerini, yaşadıkları fecî fâciadan kurtaran ve suçluların cezalarını, bizzat onları zulmetmeye zorlayan zalimlere verdiren Tahsin Bey, artık millet için de harekete geçmenin zamanının geldiğinin farkındaydı.

Nitekim çok geçmeden, milleti içine düştüğü zarûret hâllerinden kurtarmak isteyen Menderes ve arkadaşları Demokrat Partiyi kurdular ve katıldıkları ilk demokratik seçimde halkın kahir ekseriyetinin reyleriyle iktidara geldiler.

Kurulduğu günden itibaren demokrasi kahramanları arasındaki yerini alan ve Sernirkent’te Demokrat Parti teşkilâtını kuran Tahsin Bey, bu sefer milleti ve devleti barıştırıp kaynaştırma misyonunu üslendi.

1950 seçimlerinde Demokrat Parti listesinden 9. dönem Isparta milletvekili olarak meclise girdi. Mecliste milleti hakkıyla temsil etmeye çalıştığı için, “Sadece Mustafa Kemal için koruma kanunu çıkarılamaz” diyerek birkaç arkadaşı ile birlikte, Atatürk’ü Koruma Kanunu’na muhalefet etti. Bu demokratik hareketi, “Ben böyle bir kanunun meclisten geçeceğini tahmin etmiyordum. Böylesine antidemokratik bir kanunun çıkışına mani olmaya çalıştınız. Sizi tebrik ederim” diyen Başbakan Adnan Menderes tarafından takdir edildi. 2

1954 yılında yapılan seçimleri de kazanan Tahsin Tola, meclisteki vekillik vazifesini aksatmadan, zamanının çoğunu halkın arasında geçirerek devlet-millet kaynaşmasında katalizör vazifesi görmeye çalıştı.

Bediüzzaman Said Nursî ile de ilk defa milletvekili sıfatını taşıdığı yıllarda görüştü. Önceden de onun Isparta’da olduğunu biliyor, eserlerini okuyor ve Risâle-i Nur’un intişarına hizmet ediyordu. Halk tarafından çok sevilmesinde, çalışmaları kadar Nurculuğunun da tesirinin olduğunu biliyor ve ilk fırsatta ziyaret etmek istiyordu. Milletvekili olunca bu ziyaretin şahsî bir istek olmaktan çıktığını, milletle devletin kaynaşmasına vesile olacak millî bir vazife, hatta vecibe hâline geldiğini düşünerek hemen Isparta’ya hareket etti. Said Nursî’ye yapacağı ziyaretin millî ve uhrevî bir mahiyet kazandığını hissedince hassasiyeti daha da arttığından abdest alarak kendisine mânevî yönden de çeki düzen verdi ve şapkasını çıkarıp odasına girdi.

Onun niyetini bilen ve hassasiyetine muhabbetle mukabele eden Bediüzzaman da şapka meselesinde verdiği fetvayı hatırlatarak hem o anda onun yaşadığı sıkıntıyı azalttı, hem de devletle milletin kaynaşmasında milletin üzerine düşeni yaptığını, sıranın devlete geldiğini ihsas etti.

Ondan sonra sıklaşan müteakip görüşmelerde Bediüzzaman ona hep Risâle-i Nur’u anlattı, neşredilmesinin ehemmiyetine dikkat çekti. Bu işi devletin yapmasının gerektiğini söyledi ve “Adnan Menderes’e selâm söyle. Risâle-i Nur’ları neşretsin” diyerek haber gönderdi. Menderes ve Tola için tavzif mânâsı taşıyordu bu ifadeler. Verilen vazifeyi yerine getirmeyi, dine ve millete hizmet etme fırsatı olarak değerlendiren Tahsin Bey, Ankara’ya gidince Menderes’le görüştü ve Bediüzzaman’ın selâmını söyleyip talebini tebliğ etti. Selâmı hürmet ve tazimle alıp talebini memnuniyetle kabul eden Menderes de kendisine döndü ve “Risâlelerin neşri için sizi vazifelendiriyorum. Hemen faaliyete geçin, Diyanet İşlerine gidip başkanla görüşün ve risâleleri neşredin” dedi.

Bunun üzerine hemen harekete geçen Tahsin Bey, Diyanet İşleri Başkanı ile yaptığı müteaddit görüşmelere ve ısrarlı teşebbüslere rağmen netice alamayınca olanları gelip Üstadına anlattı.

“Risâleleri biz neşredelim Üstadım” dedi ardından da.

Bediüzzaman bu talebi makul karşılayınca, Âtıf Ural, Said Özdemir, Mustafa Türkmenoğlu gibi Nur Talebelerinin gayretleriyle Risâle-i Nurlar devletin merkezinde serbestçe neşredilmeye başlandı. Said Nursî de “Tahsin Tola’nın ehemmiyetli çalışmasıyla Sözler mecmuâsı resmen Ankara’da tâb’ edilmesiyle hem âsâyişe, hem Demokrata, hem bu vatan ve millete yüz sene mebusluk etmek kadar fâidesi oldu” diyerek onun bu husustaki gayretlerini takdir etti.

O günlerde, açlığa ne kadar dayanabileceğini merak ederek iftarsız sahursuz oruç tutan ve yetmiş gün aç duran kardeşi mesabesindeki akrabası Ali İhsan’ı göstermek için onunla birlikte Said Nursî’yi ziyarete gitti. Maksadı, hem onu tedavi ettirmek, hem de mahir bir orman yüksek mühendisi olan ve organik tarım, ekolojik denge hususlarında ihtisas yapan Ali İhsan’ın Nur hizmetine girmesini sağlamaktı.

Önceleri Nur hareketine karşı biraz mesafeli duran Ali İhsan, Bediüzzaman’ı tanıyınca hizmetine intibak etti. Zaman zaman Ankara’ya gidip onun adına bazı siyasî görüşmelerde bulundu ama asıl hizmetini Nurların yazılması ve tashihi hususlarında yaptı. Said Nursî, annesinden Ali İhsan’ı kendisine talebe olarak vermesini istedi ise de o vermedi. Bu talebini çeşitli vesilelerle birkaç sefer tekrarladığı hâlde müsbet cevap alamayınca ‘Benim hizmetim senin evinde olacak’ dedi.

Bu sözü bir tavzif sayan Ali İhsan Tola, Senirkent’ten hiç ayrılmadı. 82 yaşında Hakkın rahmetine kavuştuğu 13 Mayıs 2009 tarihine kadar da tedavi ve ziyaret maksadıyla her gün evine gelen yüzlerce insana Bediüzzaman’ı anlatıp Risâle-i Nurları okudu. Ali İhsan’ın iyileşip hizmete girmesinden çok memnun olan Dr. Tahsin Bey, verilen her işi yaptığı hâlde kendisini, hedefine ulaşmış bir insan olarak görmüyor, devleti milletle kaynaştırma misyonunu gerçekleştirerek risâleleri bizzat devletin sahiplenip neşretmesini sağlamak istiyordu.

Mebus sıfatını taşımaya devam etmenin, bu millî idealini gerçekleştirmesini kolaylaştıracağını düşünerek 1957 seçimlerinde yeniden aday oldu. Parti idarecileri, onu Isparta yerine Bingöl’den aday gösterdikleri için seçilemedi.

Hazırlıkları hızlandırılan Altmış İhtilâlinin dehşetini mânen hissettiği, Halkçıların yaygaraları yüzünden hükümete de sesini duyuramadığı için o seçimde kazananları değil, kazanamayanları tebrik eden Said Nursî’nin; “Tahsin Tola’nın tekrar mebus olmasını istedim, tâ Nurlara hizmet etsin; fakat onun evvelki hizmeti kâfî geliyor. Kapıyı açmış, daha ihtiyaç kalmadı” ifadeleri onun için yegâne teselli kaynağı oldu.

Sıfatların bir yerlere getirdiği insan değildi Tahsin Tola. Aksine, sıfatları bir yerlere getiren insandı. Kimseden unvan isteyip imkân beklemez, verildiği zaman da itibar görüp imkân kazanmak için değil, hizmet edip netice almak maksadıyla taşır ve sonunda hedefine ulaşırdı.

Said Nursî ve eserleri sayesinde kazandığı bu vasfını, milletvekilliği yaptığı yıllarda müessir bir şekilde kullandı. Meclise giremeyince milletvekilliği sıfatını kaybetti ise de milletin vekili olma vasfını kaybetmedi. Yine bütün imkânları ile başı dara düşenlerin yardımına koştu. Bediüzzaman’ın hizmetkârları, 1958 yılında Ankara Hapishanesi’ne atıldıklarında yanlarına ilk giden o oldu. Kendisi gibi hareketli ve heyecanlı bir fıtrata sahip olan arkadaşı Avukat Bekir Berk’in onların vekâletlerini almasını sağlayarak hem maznunların beraatine, hem de Bekir Beyin Said Nursî’yi ve Risâle-i Nurları tanımasına vesile oldu.

Zira, vekil sıfatı ile milleti temsil etmek millî bir mazhariyet olsa da yegâne şart değildi. Hatta o vasfı taşımadan hizmet etmek, millet nezdinde daha makbul ve muteberdi. Bu yüzden o, ihtilâlin kanlı ve karışık günleri geçip şartlar normale döndükten sonra da milletvekili olmaya teşebbüs etmedi. Nur Talebeliği vasfını, milletvekilliği sıfatından çok daha muteber addeden Tahsin Beyin o sahada açmış olduğu kapı, bir daha hiç kapanmadı. O kapıdan giren başka Nur Talebeleri ve Nurlara dost insanlar, onun başlattığı mecliste Nurları temsil hizmetini kaldığı yerden devam ettirdiler.

Tahsin Tola, milletvekili olmadan önce faal bir Nur Talebesi idi. Milletvekilliği sırasında ve Meclis’ten ayrıldıktan sonra da Risâle-i Nurlarla meşgul oldu ve sıfatı gibi ahvâli de nuranîleşti.

Devlet ona milletvekili sıfatını vermiş, millet ‘Kara melek’ demişti. Tahsin Beyse bu sıfatları Nurculuk vasfında mezcettiğinden, kendisinin hep Nur Talebesi olarak bilinip anılmasını istemişti. Öyle de oldu.

Hayatı boyunca hep ‘melek fıtratlı Nurcu vekil’ olarak bilindi. 23 Mayıs 1983 tarihinde; aralarında Süleyman Demirel’in de bulunduğu milletvekili arkadaşlarından, Mustafa Sungur, Said Özdemir, Mehmed Kutlular, Osman Demirci gibi Nur Talebesi kardeşlerinden, vatandaşlarından ve melek yoldaşlarından müteşekkil, beş bin kişilik muazzam bir cemaat tarafından ruhlar âlemine teşyi edildi.

Dipnotlar:

1- N. Topçu, Yarınki Türkiye, İstanbul Yağmur Yayınları, s. 345 / 2- Senirkent Gazetesi, Tahsin Tola özel eki, s. 9-10.

Ahiret için tedarikte bulunun

SELİM GÜNDÜZALP - sgunduzalp@yeniasya.com.tr

Ey Nâs!...

Sağlığınızda ahiretiniz için tedarikte bulunun… Muhakkak bilirsiniz ki, kıyamet gününde birinin başına vurulacak ve çobansız bıraktığı koyundan sorulacak.

Sonra Cenâb-ı Hak ona diyecek… Ama nasıl diyecek? Tercümanı yok, perdedârı yok. Bizzat diyecek ki “Sana benim Peygamberim gelip tebliğ etmedi mi? Ben sana mal verdim, sana lütuf ve ihsan ettim, sen kendin için ne tedarik ettin?”

O kimse de sağa sola bakacak, bir şey göremeyecek. Önüne bakacak cehennemden başka bir şey göremeyecek… Öyle ise kim kendisini (velev ki bir yarım hurma olsun) ateşten kurtarabilecekse hemen o hayrı işlesin. Onu da bulamazsa, bari güzel bir sözle kurtarsın. Zirâ onunla bir hayrı on mislinden yedi yüz misline kadar sevap verilir.

(Hicret esnasında Küba’dan Medine’ye gidilirken ‘Ranuna Vadisi’nin ‘Zisalb Mevkii’nde Peygamberimiz’in (asm) okuduğu ilk hutbesinden...)

(Tâhirü’l-Mevlevî, Müslümanlığın Medeniyete

Hizmetleri 2. cilt)

Düşmanlık duygusunun yeri

İNSANLARIN herhangi bir kesimine karşı duyduğunuz düşmanlık, günahlarınıza karşı duyacağınız düşmanlıktan fazla olmasın. Ve hiçbir kimseye karşı günahlarınızda kullandığınızdan fazla kuvvet kullanmayın. Biliniz ki Allah’ın muhafaza melekleri her an sizlerin yanındadır. Onlardan utanın da kendileriyle güzel arkadaşlık yapın; Allah yolunda olduğunuzu söyleyip de Allah’a isyan etmek sûretiyle onlara eziyet etmeyin.

Ömer b. Abdülaziz

GERİ DÖNÜŞÜ OLMAYANLAR

ELDEN gittikten sonra geri döndürülmesi imkânsız olan şeyler dörttür: Ansızın ağızdan çıkan bir söz; yaydan fırlayan bir ok; olmuş bir kaza; boşuna harcadığın bir ömür.

Feridüddin Attar

Kimlerin aleyhinde konuşmak caiz?

İŞİTTİĞİME göre üç türlü insanın aleyhinde konuşmak câizdir ve bundan ileri geçtin mi, dördüncüsü hata olur. Bu üç kişiden biri, halkın kalbini sıkan, kötülükle anılmayı hak eden padişahtır–yönetici ve idarecilerdir. Şerrinden ahalinin çekinmesi için onun yaptıklarını anlatmak helâldir. İkincisi, hayâsız insandır. Bunun da ayıplarına perde çekmemelisin; o zaten kendi perdesini kendisi yırtıyor. Böylesine sakın dokunma, varsın havuza düşsün. Esasen baş aşağı kuyuya düşmekte. Üçüncüsü, eğri terazi kullanan yalancı. Onun kötülüğü hakkında da ne bilirsen söyle.

Bostan, s. 266, Sâdî-i Şirazî

GEÇİNMEK

“Şurada herkesle iyi geçinen

Biri...” derlermiş söz açılsa benden;

Yazık ki, kendimle geçinemem ben!.. Arif Nihat Asya

(Emzikler’den)

İNCELİK

Zeyd bin Elsem diyor ki:

Babam bana şöyle demişti: “Oğlum, bir adama selâm verdin; sonra da baktın ki, senin selâmın ona ağır geliyor, o kimseye selâm verme. Çünkü Allah (cc), yapılan iyilikten dolayı bir kimseye eziyet vermeyi haram kılmıştır.”

CÖMERTLİK GÜZELDİR AMA...

Cömertlik güzeldir; fakat zenginlerde olursa daha güzel olur.

Peygamberimiz (asm)

KENDİ YÜREĞİNLE HİSSETMEK

Kendi gözleriyle gören, kendi yürekleriyle hissedenler maalesef çok azdır. Einstein

BİR BAŞKA SÖZLÜK

İnsan ömrü: Dönüş bileti satılmayan bir seyahat.

Kelime: Eşyanın elbisesi.

Gözyaşı: Yüreğin nemi.

Kefen: Moda dergilerine müracaat edilmeden biçilen elbise.

Kuyruk: Maymunlar için faydalı, ama insanlar için zararlı.

Âlî Bey, Lehçet’ül-Hakayık (Hakikatlerin Dili)

ALLAH’LA BERABER OLMAK

Duâ ve ibadet, Allah (cc) ile olmaktır. Allah ile olan kimse için, ölüm de, ömür de hoştur. Hz. Mevlânâ

RIZIKTAKİ BEREKET

Herkesin rızkıyla arasında bir perde vardır. Tutumlu olursa rızkı bereketlenir. Savurgan olursa perdeyi yırtar rızkı bereketsiz olur. Hz. Ömer (ra)

KENDİNE ZOR GELENİ...

Kendine zor geleni, bir başkasına da lâyık görme. Hacı Bektaş Velî

APTAL NEYE BENZER?

Aptal, otobüse benzer. Bile bile adam öldürmez; fakat yürürken çok kişiyi ezebilir. Cenap Şehabettin

KENDİNİ ALDATMAK

Farkına varmadan başkalarını aldatmak ne kadar güçse, farkına varmadan kendini aldatmak o kadar kolaydır.

La Rochefoucauld

İNSAFLI NAZAR

En kötümüzde o kadar çok iyilik, en iyimizde o kadar çok kötülük var ki, başka insanlarla ilgili lâf etmek hiçbirimize düşmez. Edward Wallis Hoch

SIÇRAMAK

Asıl alkışlanması gerekenler, bir yerden bir yere değil; yanlışlardan doğrulara, hatalardan fazilete sıçrayabilenlerdir... Yoksa diğerinde çekirgelerle pireler bile, insandan daha üstün!

M. Selâhaddin Şimşek

MÜSLÜMAN VE TOPRAK

Müslüman temiz toprağa benzer. Temiz toprağa her şey atılır, ezilip hakaret görür. Lâkin ondan hep güzel, temiz, faydalı şeyler çıkar. Cüneyd-i Bağdadî

Kaderin yazısı

EKREM KILIÇ - ekzile44@yahoo.com

Bir iş olup bittikten sonra, o hâdiseyi kayda geçmek insanlar için kolaydır. Ama, aynı iş henüz vücûda gelmeden onu bir yere yazabilmek mümkün mü?.. Bu, ancak ilmi ile her şeyi ve bütün zamanları kuşatan, kudreti sonsuz Cenâb-ı Hakk’a mahsûs bir durumdur. İşte kısaca, kaderin yazısı dediğimiz buna benzer. Bütün olacakları, olmadan evvel Allâmu’l-Guyûb’un bilmesi ve Zât-ı Akdesine yakışır bir tarzda kayıt altına almasıdır kader… Biz yaratıkların, nice hâdisenin îzâhını yapmaktan âciz kaldığımız; olup bittikten sonra bile tam değerlendiremediğimiz ve sebeplerin hangisi netîcesinde meydana çıktığını çözemediğimiz bir gerçektir.

Geçen haftalar içinde kaybettiğimiz değerli Hadîs âlimi, Prof. Dr. İbrâhîm Cânân Hocamızın kader cihetindeki yazısı da böyle değil mi? İlmî bir toplantı için arkadaşları ile gittiği toplantıdan, hava muhâlefeti dolayısı ile, otobüsle dönmeye mecbûr kalışı; otobüste cep telefonunu unutuşu; yağıştan kayganlaşan yolda, otobüsün arkasından koşarken kayıp düşmesi; hemen peşinden gelen servis aracının altında kalarak Rahmet-i Rahmân’a kavuşması bizim için hep gayb hükmünde idi. Ancak, merhametinin bir zerresi bütün varlık âlemini kuşatmaya yeterli olan Allâhu Teâlâ, Hocamızın kendi çalışması netîcesinde elde ettiği kemâlâta, bir de hükmî şehâdet rütbesi katmak için olmalı, onun hakkında böyle bir âkıbeti uygun gördü. “Mâlike’l-mülki yetasarrafu fî mülkihî, keyfe yeşâü.” kaidesine binâen, bizim söyleyebileceğimiz yalnızca: “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn”dan ibârettir.

Arkasından pek çok kişinin yazdığı ve söylediği gibi, hemhâl olduğu Hadîs-i Şerîfler muvâcehesinde, nebevî bir ahlâka sâhib idi. Takvâ ve azîmeti zâhir idi. İslâmı asrın idrâkine söyleten Risâle-i Nûr’ları delikanlılık çağlarında tanıma şerefine ermişti. Üstâd Bedîüzzamân Saîd Nursî’yi görmek ni’metine nâil olmuştu. Eserlerin basılmasında hizmeti sebkat etmişti. Hizmet-i Nûriyede, hemşehrisi, fedâkâr Zübeyir Ağabey’in yerine kabûl edilmek duâsına mazhâr olmuştu. İlmi tevâzu’yla, vakarı nezâketle, insâniyeti îmânla tezyîn etmişti.

Harran Üniversitesi İlâhiyât Fakültesi Dekanı olduğu yıllarda, hem lojmanda komşuluk yapmış; hem rektörlükteki görevim dolayısı ile berâber olma fırsatı bulmuştum. Kendisinden lâyık-ı vechile istifâde edememekle birlikte, hâl ve etvârından hayli ders aldığımı ifâde etmeliyim. Zâten ilim sâhiplerinin ortak özelliği, bulundukları yerleri güneş gibi ısıtmak ve ışıtmaktır. O da, her bulunduğu mekânda kâl ve hâl diliyle nasîhattan geri kalmazdı.

Âhiret yurduna gidenler, hep Cânân Hoca gibi olsa, arkalarından beşerî bir hüzün hâriç, tâbiri câizse, sevinç duyulurdu. Çünki, dünyâya geliş gayesine uygun yaşamış, vazîfesini bihakkın îfâ etmiş, Rızâ-i İlâhî’ye, marzî-i Resûlullâha ulaşmış, kümmelîn-i beşere karışmış bir kişi için bundan büyük bir nâiliyet ve makam olabilir mi?

Kederli âilesine, akrabâ, dost, talebe ve sevenlerine, ilim câmiâsına ta’ziyetlerimi sunuyorum. Edebî an’anemize uyarak kaleme aldığım, ebced hesâbı ile vefât târîhini hâvî nazmımı aşağıya derc ediyorum.

Değerli Hadîs Âlimi Prof. Dr. İbrâhîm CÂNÂN’ın vefâtına ta’miyeli târîh:

Dîn-i İslâm, nûr-i Kur’ân uğruna,

Yokdu engel, hiç o cevvâl rûhuna.

Söylesin târîh-i mevt, gelsin “Ferîd”:

“Koşdu Cânân; vardı cânân yurduna…” (Hicrî 1430)

Mîlâdî: 14 Ekim 2009, Çarşamba

Hicrî: 25 Şevvâl 1430

Rûmî: 01 Teşrîn-i Evvel 1425

Arûzun [Fâilâtün/fâilâtün/fâilün] vezninde olan bu ta’miyeli târîh nazmında, son mısra’ın ebced değerleri toplamı 1136’ya üçüncü mısra’daki “ferîd” kelimesinin değeri 294 eklenince Hicrî 1430 yılı bulunur.

İnternet nasıl doğdu?

VEHBİ HORASANLI - vehbihorasanli@ttmail.com

Her şey 4 Ekim 1957’de Sputnik’in uzaya fırlatılması ile başladı. Hemen aklınıza “Ne alâkası var? İnternet Amerikan icadıdır. Sovyetleri bu işe neden sokuyorsun?” sorusu gelecektir.

Ben de hemen söyleyeyim. Evet, internet ABD icadıdır, lâkin bütün gelişmeler Rusların teknolojide Amerikalıları geçtiğinin fark edilmesi ile başlamıştır. Zirâ Amerikalılar ilk defa yenilmez olmadıklarını görmüşler, teknolojide kendilerini geçen bir milleti görerek rekabete girişmişlerdir.

Bunun sonucunda yeni bir çağ başlamış, dünyanın küçük bir köy haline dönüştüğü ve küreselleşmenin de en önemli etkeni olan “internet çağı” adıyla yeni bir dönem başlamıştı. İşte Sovyetlerin uzaya ilk uyduyu göndermeleri, teknolojide gelişmelerin yaşandığı büyük bir savaşın kıvılcımı olmuştu.

Bediüzzaman, Hutbe-i Şamiye adlı eserinde İslâmiyetin terakkî edeceğinin yani güçleneceğinin sebeplerini izah ederken rekabetin ne derece önemli olduğuna vurgu yapmış: “Yüksek şeylere müsabaka sûretinde beşere yüksek maksatları ders veren ve o yolda çalıştıran ve istibdadı (baskıcı yönetimleri) parça parça eden ve ulvî hisleri galeyana getiren ve gıpta ve haset ve kıskançlık ve rekabet ve tam uyanmakla ve müsabaka şevkiyle ve teceddüd meyliyle temeddün meyelânı ile teçhiz edilen üçüncü kuvvet, yalnız hürriyet-i şer’iyedir” demiştir. Gerçekten de şimdi anlatacağım gelişmeleri okuyunca Bediüzzaman’ın ne derece haklı olduğunu göreceksiniz.

Sputnik olayı, Amerikan kamuoyunda Sovyetlerin kendilerini her konuda geri bırakacağı korkusunu yaymıştı. Bu sebeple Başkan Eisenhower, Savunma Amaçlı Gelişmiş Araştırma Projeleri Kurumu’nu (Defence Advanced Research Projects Agency- DARPA) kurdu.

Bu kurum başlangıçta Savunma Bakanlığı yani Pentagon’un küçük bir bürosunu oluşturuyor ve başta üniversiteler olmak üzere bilim ve teknoloji konusunda koordinatörlük görevi yapıyordu. Fakat Başkan, bu kuruma ciddî paralar akıtmaya başlamış, bilim adamları bürokrasinin zorluklarına bulaşmadan kolaylıkla çalışmalarına fon aktarma imkânı bulmuşlardı.

Bu durum araştırmacıların sayısını çok büyük ölçüde arttırmıştı. Ülkenin her yerinde irili ufaklı birçok araştırma merkezi kurulmuş ve sağlanan destek sayesinde başta bilgisayar olmak üzere her türlü bilimsel donanım tedarik edilmişti.

Sağlanan destek o kadar büyüktü ki bazen aynı projelere ayrı ayrı fon sağlandığı tesbit edilmişti. Bu arada DARPA koordinasyonu sağlarken faks ve telefon ile bu işin çok güç olacağını keşfetmişti. Mükerrer yani tekrar tekrar aynı çalışmaları yapmamak ve edinilen bilgileri birbirlerine daha çabuk ve kolay ulaştırabilmek için bir ağ (network) kurulması kararı alınmıştı.

1972 yılında bütün bilgisayarları birbirine bağlayan ARPANET adı verilen bir ağ oluşturuluyor. Başlangıçta bu ağ içinde yazışmak mümkün değildi fakat 1973 yılında ilk e-posta başarı ile gönderilmişti.

Bilim adamları birbirlerine daha hızlı bir şekilde ulaşarak birbirlerinin birikiminden istifade etmek istiyorlardı. Bu maksatla 1982 yılında ARPANET, TCP/IP protokolü ile bünyesine diğer networkleri de almaya başladı. Artık internet fiilen doğmuştu. Fakat hâlâ ciddî bir sorun vardı ve elektronik posta dışında internet aracılığı ile veri transferi yapmak gerekiyordu.

Bu sorunu bir İngiliz bilim adamı çözdü.

Tim Berners Lee, 1989 yılında bilgisayar ağı içinde bilimsel araştırma faaliyetlerini hızlandırmak ve belge indirmeyi mümkün kılan World Wide Web (bildiğimiz www) editör programını (browser) icat etti.

Daha sonra Mark Andreason adlı bir Amerikalı, Mosaic adlı daha gelişmiş bir programı çıkarıyor ve bunu Netscape isimli bir şirket kurulması takip ediyor.

Nestcape adlı şirket hisselerinin halka açılması ile birlikte dünyanın geleceğini değiştiren “internet çağı” başlamış oluyor, vesselâm...

“Düzensiz bir öğrenciyim, yardımınıza ihtiyacım var”

HALİT ERTUĞRUL -halit1956@ttmail.com

SORU:

“Aşırı himaye görmüş bir öğrenciyim... İki yıl oldu üniversiteyi kazanalı... Çok dağınığım. Ne yapacağıma şaşırıyorum, elim ayağım dolaşıyor. En düzenli olmam gereken yaşımda düzensizliği ve paspallığı oynuyorum. Utanıyorum bu halimden... Üniversitede okuyan biri olarak bana önerilerde bulunun lütfen... İyi bir öğrencilik dönemi geçirmem için ne yapmam lâzım?

Ailesinin aşırı himayeciliği yüzünden çekilen sıkıntılar, fevkalâde önemli bir konu. Bazı anne ve babalar, mükemmelci davranarak, çocuklarının kusursuz olması isteğiyle onun görevlerini üstlenip, çocukları yerine öğrencilik yaparlar. Ödevlerini yaparlar, kitaplarını düzlerler, yataklarını düzeltirler, arkadaşlarını seçerler, okula kendileri götürüp, getirirler ve alışverişini de çocukları adına kendileri yaparlar.

Görünüşte bu çaba, çoğu yanlıştan kurtulmak ve çok iyi bir öğrenci olmasını temin etmektir. Ama sonuç olarak bu yaklaşım, çocuğa yapılan en büyük yanlıştır.

Anne babasının aşırı gölgesi ve korumacılığında büyüyen çocuğun yetenekleri gelişmez. Kişiliği oturmaz, karar verme davranışı zayıf kalır. Hep birilerinin destek ve yardımına muhtaç olur. Günlük hayatta tek başına kaldığı zaman da bocalar, çok zaman da pes eder.

Anne-babalar çocuklarına hareket alanı vermeli. Çocuklarının çalışmalarını desteklemeli ve yönlendirmeli. Ama onun adına onun işini yapmamalı. Çocuk gerektiğinde yanlış yapmalı, yanlış yaptığını anlamalı. Alışverişini kendi yapmalı. Öğretmeniyle kendisi görüşmeli. Kısaca hayatı kendisi tanıyıp, kendi ayakları üzerine basmayı öğrenmeli.

Öğrencilerin arasında, aynı problemi yaşayan birçok genç vardı. Hepsinin de ortak şikâyeti buydu.

Bu durumdaki öğrenciler, bu problemlerini nasıl aşabilir? Bu konu üzerinde durdum.

1- Hayatınızı siz yaşayacaksınız. Başkasının sizin hayatınızı, sizin adınıza yaşamasına izin vermeyin. Yapacağınız işi beceremezseniz bile, yapa yapa üstesinden geleceğinize inanın.

Alışverişi öğrenmek için birkaç kez aldatılacaksınız. Ama sonunda doğru alışverişi öğreneceksiniz.

Ütü yapmayı öğrenmek için birkaç kez pantolon veya gömleği yaktığınız olacak. Ama sonunda bir ütü yapacak kişiye ihtiyacınız kalmayacak.

Seyahat kurallarını, yalnız hayat şartlarını, temiz bir hayat gereklerini, hastalık ve sağlığı yaşayarak öğreneceksiniz. Çektiğiniz sıkıntılar hem öğretecek, hem de tecrübe kazandıracak.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Özet olarak, siz rolünü yalnızca siz oynayın. Yanlıştan korkmayın. Yanlışı düzeltememekten korkun. Bazen korku, sizi doğru yere götürür.

2- Başarıya, düzene ve istikrarlı çalışmaya inanmış bir grup oluşturun.

İyi oluşturulmuş bir grup arkadaş, insanın en büyük güvencesi ve başarı nedenidir.

3- Başarının bir sipariş olmayacağını, yalnızca kendi gücünüzle elde edilebileceğini bilin. Unutmayın plânlı çalışma alışkanlığı, sizi eninde sonunda başarıya götürür.

4- Yurtta kalıyorsanız, yurt kurallarına titizlikle uyun. Yurtların kendine özgü ortak kuralları var. Bu size paylaşmayı, yardımlaşmayı ve ekip ruhunu öğretir.

Dikkat edeceğiniz en önemli konu temizliktir. Yatağınıza çamaşırlarınıza ve giyeceğinize çok dikkat edin.

5- Akrabalarınızın yanında kalıyorsanız, evi kendi hayatınıza değil, kendi hayatınızı eve uydurun.

Kimi gençlerimiz ise, o şehirde bulunan bir aile bireyinin, genelde anneanne veya babaanne ve dede veya hala, teyze gibi yakın akraba yanında kalmaktadır.

Burada da işin artı yanı hiçbir ev sorumluluğunun olmaması. Odanız temizleniyor, yemeğiniz önünüze geliyor ve ev sorumluluğunuz yok. Buna karşın, sizin o evin kurallarına uymanız gerekiyor. Ne de olsa ev, onların evi.

Yemek saatlerinda sofrada bulunun. Yaşlı babaannenizin sizin için ikinci kez yemek ısıtmak zorunda kalması düşüncesizliktir, sizin açınızdan. Eğer gecikecekseniz, bir telefonla bunu eve vaktinde bildirin ve gelince de kendiniz mutfağa girip, yemeğinizi ısıtın, yiyin ve bulaşıkları yıkayıp, kaldırın. Eğer erkekseniz, bunları öğrenmeye çalışın.

Kendi yatağınızı kendiniz toplayın. Odanızı derli toplu tutun ve evin içinde orada burada dağıntı bırakmayın. Sizi evlerine kabul ettiler diye, onları ekstra işlerle cezalandırmanın âlemi yok. Ya orayı terk edin, ya da ev âdaplarına uyun. Özellikle evde ekonomiye dikkat edin. Işıkları açık bırakmayın, suları gereksiz yere akıtmayın ve telefonu lüzumsuz yere meşgul edip, faturayı kabartmayın.

6- Derslerinizi günü gününe izleyin. Çalışmaları mutlaka günlük yapın, yarına bırakmayın. Unutmayın yarının da yarına göre işleri olacaktır. Ödevleri, dersleri son haftaya ve hatta son güne bırakıp, bocalamayın. Son anda atağa geçen öğrencilerin çabası hüsranla biter.

7- Evinize, okulunuza, randevunuza geç kalmayın. Geç kalma alışkanlığı, birçok fırsatı elden kaçırır. Unutmayın ki, bazı fırsatlar bir kez ele geçer.

Verdiğiniz söze uyun veya randevuya geç gelen insan önce kendisine olan saygıyı, sonra da çevresinin güvenini bitirir.

8- Zararlı alışkanlıklardan kurtulmaya çalışın. Zararlı alışkanlıklar, düzensiz hayatın temelini oluşturur. İçki, sigara, uyuşturucu, kahvehane kültürü veya bazı illegal çabalar hayatı erken lekeler, hayatı yaşamadan zehre dönüştürür. Unutmayın, sade ve temiz hayat, hayatın hayatıdır.

9- Hayatı, hayat pratiklerini ve başarı öykülerini konu eden kitaplar okuyun.

Boşluğun içinden

ZUHAL KILIÇ

İlk kez adım atmıştım bu yola. Öyle karışık ki. Neredeyse her yolu denedim, ama bir türlü evin yolunu tutturamadım işte. Etrafta kimsenin de olmaması beni iyice karamsarlığa itmişti. Ve öyle ki karanlığın bastırmasıyla günüm daha da zor hale geldi. Sessiz, ıssız yerlerdi buraları. Usul usul, çekimser adımlarla ilerliyordum artık. Sonunda “tamam bu kez doğru yoldayım” diye sevinirken, bu sevincim ne yazık ki kısa sürdü. Çünkü iyice kaybolduğumu fark etmiştim. Yorgun, bitkin bir haldeydim. Bir yere oturdum. Çaresizce “belki biri gelir de bulur” düşüncesiyle son umuduma sarılmıştım artık. Ne yalan söyleyeyim, son bir umut ateşi yakmıştım içimde. Her geçen dakika umuduma umut besler oldum.

İçimde bir ürperti, etraf sessiz ve hava serindi. Bir ses geldi kulağıma, sanki yakınlarda biri yaklaşıyordu. Ayak sesleri gitgide yaklaşmaya başladı. Kalbim yerinden çıkacak gibi hissediyordum. Bir dakika; göz yanılması mı yoksa doğru mu görmüştüm emin değilim. Bir an karanlığa karıştı sanki, göremiyorum. Kimdi peki? İyice korkmaya başlamıştım artık. Ya kötü niyetli biriyse, ya bana zarar verirse... Kalkıp uzaklaşmak istiyorum, ama nereye gideceğim, nerdeyim ki? Onu bile bilmiyorum. O kadar çaresizim ki…

Anneciğim keşke yanımda olsan; şimdi o kadar çok özledim ki seni. Hep derdin ya “bana bilmediğin yerlere gitme” diye. Affet anneciğim! Bir macera olsun diye bugün ilk kez sözünden çıktım. Keşke seni dinleseydim. Keşke bu kez de sözünden çıkmasaydım, o kadar pişmanım ki… Seni bir kez daha görememek beni öyle korkutuyor ki canım anneciğim. Yemin ediyorum ki daha sözünden çıkmayacağım.

Çaresizlik öyle hapsetmişti ki beni kımıldayamıyordum artık. Buz kesmişti tüm bedenim adeta donmuştum. “Bir şey düşünememek nasıldır?” diye merak ederdim hep. Meğer böyle bir şeymiş. Kendime öyle zulmediyorum ki düşüncelerimle “artık ne olursa olsun, ne gelecekse gelsin umurumda değil” diyordum. Yeter ki şu çaresizlikten kurtulayım daha ne isterim ki…

Bir başıma kalmıştım artık ne arayanım var ne soranım. Unutuldum biliyorum. İyice kötüye gidiyordum, ama iyi olmak için de bir umudum kalmamıştı ki… Meğer göz yanılması değilmiş, doğru görmüşüm. Başımı bir kaldırdım karşım da bir adam. Öyle bakıyordu yüzüme, çaresizliğime. Hiç bir şey soramadım bile... Hâlâ şoktaydım, başıma gelenlerin etkisindeydim. Adam uzun uzun baktıktan sonra birkaç cümle kelam etmeye başladı. O an öyle iyi gelmişti ki sözleri, tüm çaresizliğimi unutturmuştu bir an da. Şöyle demişti; “Yalnız olmak, umutların bitmesi ne mümkün? Her dakika bir şeye ihtiyaç duyuyoruz yalan mı? İnsanoğlunun istekleri biter mi sanıyorsun? Bitmez elbette. Öyleyse bu halin ne? Hayattan vazgeçmiş bir vaziyette oturuyorsun. Ne oldu? Dünya mı durdu, ömrün mü bitti? Hâlâ nefes alabildiğine göre yaşıyorsun, öyle değil mi? Sana sunulan bu hayat için, bu ömür için, ailen için, sevenlerin için ne yapıyorsun peki? ‘bana verilen nimetleri hak ediyor muyum?’ diye kendine soruyor musun? Şimdi at üzerindeki çaresizliği de kendine gel. Çünkü hayat bir yerlerde devam ediyor. Eğer hayatın gerisini de yaşamaya devam edersen, er geç pişmanlığını yaşarsın ve kaçırdığın yılların kaybı içten içe acıtır canını. Şimdi kalk ve hayata yeniden tutun. Unutma ki ölümden başka her şeye çare vardır bu dünya da…”

Gözlerimi açtığımda hâlâ o sözler kulağımdaydı. Meğer yaşamak o kadar da basit değilmiş. Bunu dün geceki gördüğüm rüyada daha iyi anladım. Gözlerimi açtığımda hemen anneme sarıldım ve sözünden hiç çıkmayacağımı söyledim. Artık biliyorum; hayatında yaşamaya değer insanlar varsa eğer işte o zaman hayat yaşamaya değer…

Ömür

TAHİR DOKUMACI

Zaman bir nehirmiş meğer

Bilmedim kıymet hayat hızlı geçer

Şekva ile geçmişse bir ömür eğer

Şeytan işte bunu sever

Eyvah deme şu yalan dünyada

Dinle ey nefsim kulak ver Kur’an’a

Gülmek mi yoksa istediğin şey

Sabret ki gülesin ebedi dünyada

Arkadaş! Yine nefsini dinlersin

Nur saçan Nur’u dinlemezsin

Pekâlâ, o zaman sen bilirsin

Şunu unutma bir gün keşke çekersin

Ebedi gençlik vücudunda kalmayacak

Asıl gençlik imanla yaşayacak

O iman ki bu gün Risale-i Nur’la bulunur

Gel güzel kardeşim hakiki hayat budur

Hayy, Nur (c.c)

ARAFAT DENİZ - arafatdeniz@hotmail.com

Hayatımda Sen yoktun

Aslında hayatta ben yoktum

Etrafımda mânâlı birşey yoktu.

Huzurum yoktu, vefasızlık vardı.

Karanlık vardı, güzellik yoktu.

Bir varsa, dokuz yoktu.

Aslında Bir yoktu.

Çünkü sanatı görmek için

Bir Sanatkâr yoktu.

Sevgi sahteydi, karşılıksızdı,

Elemliydi ya da faniydi.

Bırakmasam da onlar beni bırakıyorlardı.

Yaratılan herşey gibi.

Ben dahi kendime karşı vefasızdım,

İlgisizdim ya da faniydim

Yalnızdım eşya içinde kalabalıklar içinde.

Mutsuzdum varlık içinde.

Üzgün değildim insaniyet ölmesi karşısında.

Üç günlük dünya misafirhanesinin misafiri

Değildim sanki, samimiyetimin karşılığı sığmıyordu

Kısa ilişkilere, merakımın sınırı taşıyordu

Resmi düşüncesizliklerin sınırlarından

Sen girdin hayatıma ışığın karanlık odaya girmesi

Gibi, Nur oldun hayatıma ve sonrasına…

UMUT

Zeynep Menteşe

Sen herşeye rağmen umudunu kesme

Herşey aslında bittiği zaman başlar

Farkında bile değilsin aslında

Sevgi nedir ki?

Gelir ve geçer

Bir bakarsın vapur kaçmış bile

Trene yetişmeye az kaldığı zamandır herşey

Hayat aslında...

Hayatın içine alır bizi

Bildiğimizi bile unutturur bize

Aslında herşey tam bittiği yerde başlar

Sen farkında olmazsın...

Öteden

Bilgehan Doğan

Ya Rab! Hasreti yaktı içimi

Bir ahufigân sardı âlemi

Neyleriz onsuz, kaldık mutsuz

Bu derde çare ararım umutsuz.

Gözlerim yaşlı, kalbim hep yaslı

Bekler dururum yok mu selâmı?..

İsmini anarım, haberin sorarım

Hiç mi dönen yok

öteden gayrı...

30.10.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Elif Eki

  (23.10.2009) - Küre-i arzın merkezindeki ibadet

  (16.10.2009) - Ahmed Hanî Hazretleri

  (09.10.2009) - 'Açılım'ın kapalı kapıları aralanırken

  (02.10.2009) - Huzurevinde ‘huzur’u buldu

  (25.09.2009) - Yola devam!

  (07.08.2009) - Çok sinirliyim... Çabuk kızıyorum, bunun çaresi yok mu?

  (31.07.2009) - Ey güzeller güzeli bostan-ı bağ-ı vefa!

  (24.07.2009) - Kara sevdâ: Hicaz Demiryolu

  (17.07.2009) - “Üçüncü madde: Tesettür kalkacak!”

  (10.07.2009) - MÜSTEHCENLİK KADINI ÇİRKİNLEŞTİRİYOR

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.