"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Müceddid-i ahirzaman niçin aşikâr değil?

Abdülbakî ÇİMİÇ
16 Nisan 2018, Pazartesi 00:10
Eşhas-ı âhirzaman ve hâdisatı tamamen bedâhet derecesinde vuku bulacak ve bilinecek meseleler değildir. Sırr-ı imtihan ve hikmet-i ibham hakikati bunu zarurî kılar. Eğer bedahet derecesinde olsa, sırr-ı teklif ve netice-i imtihan zayi olur. İşte bunun için, ahirzaman eşhasları gibi meselelerde çok ihtilâf olmuş.

Eşhas-ı âhirzaman ve hâdisatı tamamen bedâhet derecesinde vuku bulacak ve bilinecek meseleler değildir. Sırr-ı imtihan ve hikmet-i ibham hakikati bunu zarurî kılar. Eğer bedahet derecesinde olsa, sırr-ı teklif ve netice-i imtihan zayi olur. İşte bunun için, ahirzaman eşhasları gibi meselelerde çok ihtilâf olmuş. Eğer bu hadiseler ve eşhaslar tayin edilseydi, maslahat-ı irşâd-ı umûmî zayi olurdu. Belki ahirzaman hâdisatı ve o eşhas-ı âhirzaman nur-u imânın dikkatiyle bilinebilir ve tanınabilir.

Hakîkî verese-i Nübüvvet olan hizmetkâr-ı din olan zatlar şahsiyetlerini izhar etmeyerek ümmeti ümitsizliğe sürüklememiş ve i’timadlarını kırmamışlardır. Hem âli olan mesleklerini yalancılarla iltibas ettirmemek için birçok i’tirazın da önüne geçmişler ve siyasileri evhamdan, hocaları da i’tirazdan muhafaza etmişlerdir. Çünkü Mehdî ünvânı direkt kullanılırsa önemli i’tirâzlar olacak ve “O gelecek zatın ismini vermek, üç vazîfesi birden hatıra geliyor (îmân, hayat, şerîat); yanlış olur. Hem hiçbir şeye âlet olmayan Nurdaki ihlâs zedelenir, avâm-ı mü’minîn nazarında hakîkatlerin kuvveti bir derece noksanlaşır. Yakîniyet-i bürhâniye (kesin deliller) dahi, kazâyâ-yı makbûledeki (kabûle mazhâr olmuş hükümlerdeki) zann-ı gâlibe (gâlib kanâate) inkılâp eder; dahâ muannîd dalâlete ve mütemerrid zındıkaya tam galebesi, mütehayyir ehl-i îmânda görünmemeye başlar. Ehl-i siyâset evhâma ve bir kısım hocalar i’tirâza başlar.” 2

Vazîfedâr-ı hizmetkâr olan Zatlar, yeni hüküm getirmezler ve dinin rûh-u aslîsine zarar vermezler. Sadece asırlarına uygun yeni îzâh tarzları ile dinin hakîkatlerini izhâr ederler. Ve dine tecâvüz eden bid’aları ref ederler ve dini, rûh-u aslîsine uygun tecdid ederler. Vazîfeleri Fahr-i Âlem’in (asm) açtığı cadde-i kübra-i Kur’âniye olan meslekte yürümek ve insan cemâatlerini o yolda yürütmek olduğu için, zaten açılmış olan o yola dâvette ve o yolun tahribata uğramış kısımlarını tamirde sadece Fahr-i Kâinat’a (asm) ittiba mesleğini ihtiyar ve Allah’ın Fermanı ortada iken ayrıca şahsını da ortaya atmanın faideden ziyade mazarratları olması hikmetine binaen ve lüzum da olmadığı için şahsiyet ortaya atılmamıştır.

Müceddid-i âhirzaman olan Hz. Mehdî hakkında Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (asm) birçok hadis-i şerifleri ve tebrişatı vardır. Bu sebeple de ümmet onun gelmesine muntazırdır. Selef uleması da bu konudaki beklentilere hadislere istinaden tahşidat yapmıştır. Hatta gelecek zat için medih ve senalarda bulunmuşlardır. Eğer gelecek olan Zat şahsiyetini ortaya atsaydı, kısa bir sürede kabul-ü ammeye mazhar olsa ekseriyet keyfiyeten değil, kemiyeten ona bir bağlılık söz konusu olacaktı ve bu tarz vicdanların tam bir ihtiyar ile halis hidayeti seçmesi değil, O zata ittiba ve şahsiyetine i’timad suretiyle kuru kalabalığa uyması takliden bir mecburiyet şeklinde tarik-i hakkı ihtiyar etmesi olur ki hakikat nokta-i nazarında bu hal asla makbul bir netice değildir. Çünkü makbul ve matlub olan halis hidayet İslâmiyetin güzelliğinden, makbuliyetinden, hakkaniyetinden vakıa mutabakatından ve mahz-ı hak ve hikmet olmasından dolayı ittibadır. Fikirlerin hakîkatleri kavrayabilmesi için tahkik etmesi, araştırması; tam bir olgunluğa ve kemâle ulaştığı fen ve felsefî ilimlerin son derece insanları müteyakkız ederek son medeniyet ve ilim-ifran devrinde hâlis hidayet her türlü taklidî tesirlerden azade olarak berrak bir ihtiyarın mahsulü ile olmalıdır.

Âhirzamanın münebbih insanlığına mebus ve imam olacak Zatın en büyük ve umûmî vazîfesi akıl, kalb, ruh, letâif ve idrake hitab eden Kur’ân’ın hakîkatlerini tebliğ etmesidir. Bu da ancak prensipler hâkimiyeti ile olur. Bu sebeple Kur’ân hakîkatleri insanların iradesiyle ve uzun tedkikatlar neticesinde hüsn-ü ihtiyarları ile kabul edip kalblerinde itmin’an ve temkin hâsıl etmek ile olabilir. Bu itibarla Kur’ân hakikatlerinin ulviyetine ittiba önem arz eder. Âhirzamanda gelecek olan Zat da bunu yapmakla vazifelidir. Böylece İslâmiyetin bütün güzelliklerini ve şaşaasını bütün kemâl ve hakkaniyeti ile enzâr-i İslâmiyet’e arz ve teşhir etmektir. Zaten aynen de böyle olmuştur!

Birçoklarının beklediği gibi âhirzamanda geleceği baklenen Zat harikûlade biri olup birçok harikûlade icraatla âlemi ıslah etse ve bu surette umûmî bir hidayet ve İslâmiyet’e mutabaat hâsıl olsa bu netice hakîkat noktasında asla kıymeti haiz değildir. Çünkü din bir imtihandır, akla kapı açar iradeyi elden almaz. Hem hidayet-i kasdı bir ihtiyara müstenid olduğu ve tefekküre ve iz’ana dayandığı takdirde makbul olur. Cebrî bir hidayet ve mecburî bir imânın nazar-ı Şar’îde kıymet-i harbiyesi yoktur. Teklif ve ubudiyet kulun ihtiyarı üzerine müessestir. Âhirzamanda erkân-ı imâniye hüccet-i kat’iyeye istinad ile tekemmül eder. Mehdî eserleri ile erkân-ı imâniyeyi kuvvetli burhanlarla ispat eder ve kuvvetlendirir. Her şey bedahiyet şeklini alsa o vakit imân makbul olmaz ve bedihi delâil bütün akıl ve iz’anı celbedecek ve insanî tefekküre yol bırakmayacak şekilde meydana çıktığından ihtiyara da yer kalmaz. Bedihiyet cebrî bir inanışı tevlid edeceğinden o inanış makbul olmaz; bu kanâat ve inanış ise insanlık hassesine, tefekkür melekesine ve insanın mürid ve muhtar olmasına münafidir. Çünkü dinde cebir ve ikrah yoktur.

Böylece âhirzamanda beklenen Zat bedahet derecesinde hüccet-i katıa ile herkes tarafından bilinse sırr-ı imtihan zayi olur ve hikmet-i ibham perdesi kalkar. Herkes dinin yüksek hakikatlerinin ulviyetini itmin’an-ı kalb ve akıl ile değil, o zatın şahsiyetine i’timaden kalabalığa uyma şeklinde hidayet dairesine dâhil olunmuş olur. Bu durumun zarurî bir sürükleniş ve kuru kalabalıktan farkı olmaz. Bu hâl ise dinin ulviyetine, imânın şehametine ve insanın muhtariyetine münafi olur.3

Dipnotlar:

1- Müceddid-i ahirzaman selef uleması ve ihbar-ı gaybiler ile son müceddid ve Mehdi-i Azam (ra) olarak bilinir.

2- Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 20.

3- Hazinetü’l Bürhan’dan iktibasen ve istifaden…

Okunma Sayısı: 3531
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • İSMAİL ÖZGÜR

    16.4.2018 04:22:41

    Merhaba, Benim nâcizane kanaatim, birçok asrın müceddidi, kendi zamanlarında aşikar olmamışlar. Mevlana Celalettin Rumi örneğin;kendi asırlarında yaşayan takipçileri olsa da, takip eden yüzyıllarda değerleri anlaşılmış. Öyle değil mi? Kimi müceddidler, kendi yaşadıkları zaman diliminde hakir görülmüş, aşağılanmış....

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı