"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Temâyülât-ı aklîye

Abdülbakî ÇİMİÇ
03 Aralık 2018, Pazartesi
Bir fikir kalbden dimağa yansıdığında akıl onu hemen kabul etmez. Önce hayalin elinde tutar. Yani insan bir şeyi önce hayalinde canlandırır. Bu mertebe hayal ürünü olarak bilinenleri temsil eder. Tahayyül mertebesinde hayal ettiğimiz şeylerden herhangi bir nasibimiz yoktur. Çünkü mantıkça tahayyül hüküm değildir.

Madem insan yalnız cesedden ibaret değildir. İnsanda kalb, ruh, sır, hafî, ahfâ, vicdan, âsab, his, akıl, hevâ, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye, sâika, şâika ve hiss-i kablelvuku…gibi lâtifeler var. Özellikle kalb, dil, akıl, dimağ, imha edilmez. Cesedi beslemek için kalb, dil, akıl, dimağ koparılıp o cesede yedirilmez. Onlar imhâ edilmez; onlar da idare isterler. Özellikle insanın çekirdeği olan kalb ve o kalbden dimağa makes bulan efkârın temâyülât-ı aklîye canibinin merâtibi ehemmiyetlidir.

Evet, şu kâinatta insan bir fihriste-i câmia olduğundan, insanın kalbi binler âlemin harita-i mâneviyesi hükmündedir. Evet, insanın kafasındaki dimağı, hadsiz telsiz telgraf ve telefonların santral denilen merkezi misillü, kâinatın bir nevi merkez-i mânevîsi olduğunu gösteren hadsiz fünun ve ulûm-u beşeriye olduğu gibi, insanın mahiyetindeki kalbi dahi, hadsiz hakaik-i kâinatın mazharı, medarı, çekirdeği hükmündedir… İşte, madem kalb ve dimağ-ı insanî bu merkezdedir; çekirdek haletinde bir şecere-i azîmenin cihazatını tazammun eder ve ebedî, uhrevî, haşmetli bir makinenin âletleri ve çarkları içinde derc edilmiştir. Elbette ve her halde, o kalbin Fâtırı, o kalbi işlettirmesini ve bilkuvve tavırdan bilfiil vaziyetine çıkarmasını ve inkişafını ve hareketini irade etmiş ki, öyle yapmış. Madem irade etmiş; elbette o kalb dahi akıl gibi işleyecek. (Mektubat)

Kalbden dimağa makes bulan efkâr, dimağda nasıl tecelli eder?

“Tesîrat-ı hariciyeden (aklın borazanı denilen irade ses etmekle) kalbin bir kısım ihtisasatı (duymaları, algılamaları) ihtizaza (titreme, harekete) gelmekle müyülât (meyiller) tevellüt eder (kalbin karanlık köşelerinde yatan mânâlar çıplak, yalın ayak, baş açık olarak çıktıklarından, mahall-i suver (suretlerin mahalli) olan hayale girerler. O hazinetü’l-hayalde (hayal hazinesinde) buldukları sureti giyerler). Ondan hevaî (başıboş) mânâlar bir derece aklın nazarına ilişmekle aklı kendine müteveccih eder. Sonra o buhar halindeki mânâ bir kısmı tekâsüf etmekle (yoğunlaşmakla), temâyülât (meyiller) ve tasavvurâtın bir kısmı müallâk (havada boşlukta) kalıp, bir kısım dahi takattur ettiğinden (damla damla sıvılaştığından), akıl ona rağbet gösterir. Sonra mâyi (sıvı) halindeki kısımdan bir kısım tasallüp (katılaşma) ve tahassul ettiğinden (sonuç olarak ortaya çıktığından), akıl onu kelâm içine alıyor. Sonra o mütesallibten (katılaşandan) bir resm-i mahsus (hususî bir görüntü) ile temessül ve tecellî ettiğinden, akıl onun kametine (endamına, duruşuna) göre, bir kelâm-ı mahsus (hususî bir söz) ile onu gösterir.” (Muhakemat)

Dimağda merâtip var, birbiriyle mültebis, ahkâmları muhtelif.

Evvel tahayyül (hayalde canlandırma) olur, sonra tasavvur (tasarlama, zihinde şekillendirme) gelir, sonra gelir taakkul, (akıl erdirme, hatıra getirme) sonra tasdik (doğrulama, onaylama) ediyor, sonra iz’an (basiret, teslim olup itaat etme, idrakli inanç) oluyor, sonra gelir iltizam (sarılma, taraf tutma), sonra itikad (samimî inanma) gelir.” (Lemaat)

Bir fikir kalbden dimağa yansıdığında akıl onu hemen kabul etmez. Önce hayalin elinde tutar. Yani insan bir şeyi önce hayalinde canlandırır. Bu mertebe hayal ürünü olarak bilinenleri temsil eder. Tahayyül mertebesinde hayal ettiğimiz şeylerden herhangi bir nasibimiz yoktur. Çünkü mantıkça tahayyül hüküm değildir. İşte bu hayal mertebesinde iken safsata hâsıl olur. Bu tür fikirlerin karşılığı safsatadır. Safsata, hezeyan ve yalan kıyas hâlidir. İkinci olarak tasavvur (tasarlama, zihinde şekillendirme) mertebesine geçen fikir bu mertebede bir takım kesme biçme ve giydirmelere maruz kalır. Bu mertebe, tahayyül mertebesinde hayal ettiğimiz şeylere suret biçtiğimiz alandır. Burada tasavvur ettiğimiz şeylerden de insan istifade edemez. Çünkü, tasavvur mertebesinde bildiğimiz şeyler de mantıkça hüküm mahiyeti taşımaz. Daha doğrusu bu tasavvur aşamasında netlik yoktur. Bu sebeple akıl bu aşamada tasarlama ve zihindeki şekillendirmelerden nasip alamaz. Bu aşamada bîbehrelik (neticeden nasipsiz, mahrum kalma) hâsıl olur. Üçüncü mertebe ise taakkul (akıl erdirme, akletme) mertebesidir ki akıl burada tartmaya ve de akletmeye başlar. Bu mertebede bir meseleyi veya bir hükmü sırf akıl ile bilme söz konusudur. Dolayısıyla bir şeyin sırf aklî olarak bilinmesi o şeyi yapmaya veya ondan kaçınmaya yetmez. Burada o fikrin olur ya da olmazları ölçülür. Bu mertebede ise akıl tarafsızdır. Bu aşamada bîtaraflık (tarafsızlık) hâsıl olur. Dördüncü mertebede ise tasdik (doğrulama, onaylama) gelir. Bu mertebe aklın, kendisine göre doğruya ulaşması ve doğruyu bulmasıdır. Bu mertebede bulunmak da, insanı imtisale sevk etmez. Ancak bir işin yapılmasına hüküm vermek ve onu yapmaya azmetmek için mühim bir mertebedir. Yani taakkulden sonra akıl bu fikre taraftar olur. Kararı verir ve tasdik eder. Bu aşamada da iltizam, (sarılma, taraf tutma) hâsıl olur.

Beşinci mertebede ise iz’an (basiret, kalb tasdiki, idrakli inanç) dediğimiz anlayış oluşur. Bu mertebe, akıl ve kalbin ittifakıyla bir meselenin anlaşılmasıdır. İşte insan bu mertebeye geldi mi, artık doğru bildiği şeyi yapmaya ve yanlış bildiği şeylerden kaçınmaya başlar. Dimağdaki fikir bu mertebede artık o kişi için bir anlayıştır. Bu fikre o kişi artık sahip çıkar, benimser ve tasdik eder. Bu aşamada imtisal (yapışma, sarılma, uyma) hâsıl olur. Altıncı mertebede ise iltizam (tarafgirlik, taraf tutma) oluşur ki, kişinin bu mertebeye ulaştırdığı fikrin neticesi taassuptur. Bu aşamada taassup (körcesine aşırı bağlılık) hâsıl olur. Birçok insanın fikr-i infirâdî hastalığına tutulduğu mertebe burası olması gerekir. Son olarak fikir itikad (samimî inanma) mertebesine ulaşırsa kemalâta ermiş olur. Bu mertebe neticesinde salâbete kavuşulmuş olur. Bu aşamada sâlâbet (dine uymada ciddiyet) hâsıl olur. Risale-i Nur hakikatleri bu salâbet-i îmâniye mertebesini taşır. Çünkü Risale-i Nur’u mütalâa eden ve dinleyen kimsenin ruhuna bir zevk, kalbine öyle bir inşirah geliyor ki, tarifi nâkabildir.

Elhâsıl: İnsanın iç âleminde her an yüzlerce meyiller vuku bulur. Bu meyiller ya kalbin temayülâtından, ya nefsin ve hissin meyillerinden, ya da ruhun ihtisasatından çıkar. Bu iç seslere ve temayüllere ise ruha dercedilen irade borazanı ses eder. İnsan bu iç âleminde tezahür eden temeyülâtlara karşı îmân nurunu istimal etmelidir. Çünkü îmân kalbde yatan güzel meyilleri kabul eder, fena meyilleri ise îmân ile harekete geçen ruh tard eder. Bu tard etme kalbdeki îmânın kuvvetine göre şekil alır.

Okunma Sayısı: 894
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı