"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Risale-i Nur’da enâniyetten “Fenâfillah” makamına yolculuk

Abdurrahman AYDIN
12 Ağustos 2017, Cumartesi
Âyet-i Hasbiye Risalelerine başlarken

Dünyaya gözünü açan insan, kendi varlığını (Ene) önce fizyolojik yapısı ile hisseder ki, yeme-içme, dokunulma ve her türlü bedenî lezzetler varlığımızı algılamamızı ve varlığımızdan hoşnut olup ona bağlanmamızı sağlar. Böylece bir taraftan ihtiyaçlarımız karşılanırken diğer yandan da enaniyet beslenmeye başlar.

Yaş ilerledikçe Ben’lik daha da gelişir ve psikolojik varlık göstergeleri olarak mal - mülk, makam - mevkî, şan-şöhret gibi unsurlar devreye girer. Gerek fizyolojik hazlar olsun, gerekse psikolojik hazlar olsun bunların hepsi varlığımızı hissetmemizi, sahiplenmemizi ve göstermemizi, bir başka ifadeyle “enaniyetimizi” güçlendirici bir fonksiyona sahiptir.

Nitekim hazların iyice çeşitlendiği ve kolaylıkla ulaşılabilir hale geldiği çağımızda, enaniyet de en güçlü çağına erişmiştir.

Şişip devleşen bu Ene’yi, belki kırk yıl, bir mürşid-i kâmil nezaretinde riyazet, çile, zikir, zühd, halvet gibi usûllerle Fenâfillah yolunda zayıflatıp eritmek günümüzde çok daha zorlaşmıştır.

Oysa insanın yükseleceği en yüksek mertebe Fenâfillah ve Bekâbillah’dır.

İşte “Seriü’s-seyr olan bu zamanın evlâdına kısa ve selâmet bir tarîkı ihsan etmek, rahmet-i hâkimenin şanından” olduğundan1 sûfilerin kalp ve vicdan ayağıyla ulaştıkları bu son makamın sırrından, bu ümmet-i merhûmenin ahirzamandaki bîçareleri de mahrum bırakılmamış, Kur’ân’ın nuruyla o makamın esrarı ilmelyakin bir mertebede lütfedilmiştir.

Evet “Tevfîk-i İlâhî refiki olan adam, tarikat berzahına girmeden zahirden hakikate geçmenin” yolunu2 bu lütf-u İlâhî ile göstermiş, Ene katresini “Ni’me’l-Vekîle = O ne güzel Vekil’e” teslim olması için ikna edecek Kur’ânî hakikatları şerh edip açmış ve onu “Hasbüna = O bize yeter” deryasına atılmaya ikna etmiştir.

Şu kadar fark var ki “Hasbüna” deryasına bu dalışta “istiğrak” yoktur. “Şatahat” sadır olmaz. Göz açık ve “kalp akılla beraberdir”. Kul selâmettedir. Hem kısa, hem emniyetlidir.

İşte bu, büyük bir lütf-u İlâhidir!

Üstad Hazretleri, başka âyetlerin tefsirinde “denizden katre” “güneşinden bir lem’a” “o bahrin bir reşhası” gibi mütevazi nitelendirmeler yaparken, iş Âyet-i Hasbiyeye gelince “Âyet-i Hasbiye’nin en uzak tabakalarına ve şuur-u îmanî hurdebîni ile en ince esrarına baktım, gördüm” demesi ca’y-i dikkattir.3

Nasıl ki, “Vatan sağolsun” diyerek kendini feda eden bir mü’min-i mücahid, şehadetiyle büyük bir velâyeti o dakikada kazanıyor. Aynen öyle de: Varlık, hayat, bekâ, şeref, kemal vs. hepsini sahiplenmekten vazgeçip tamamen kendini Allah’a teslim eden ve “Ene’siz yaratılmış gökler ve yerler” ile birlikte “Hasbünâ = Allah bize yeter” diyebilen, tam bir itmi’nân ile bunu söyleyebilen, bir anda ilme’l-yakîn mertebesinde bekâbillah sırrına erer.

Aslında fenâ fillah yolundaki bu seyr-i sülûk-u ilmînin ön hazırlıkları ve ilk adımları, daha ziyade maddî varlığı fedadan bahseden “Allah’ın mü’minlerden canlarını ve mallarını Cennet mukabili satın aldığı” ile ilgili 4. Sözde veya “Yâ Bâkî Ente’l-Bâkî” ile ilgili 3. Lem’ada ve bunlara mümasil birçok risalede işlenmiştir. “Meziyetin varsa hafâ türabında kalsın” ya da “Fenâ fi’l-İhvan” düsturlarıyla bunun alıştırmaları da teşvik edilmiştir. Ancak 29. Arabî Lem’a’da bu manevî terakkî yolculuğunun artık ufukları gösterilmiştir.

Tasavvuftaki “Fenâ ve Bekâ” hulûl değildir. Belki kendi iradesinden çıkıp Hakk’ın iradesine tâbi olmaktır. İttihad (Allah ile birleşme) dahî değildir. Belki Allah’ın mutlak irade ve kudretinin tam tanınmasından ibarettir. Allah’ın hakikatinin, bütün benlik ve şuûru istilâ etmesi ve kulun kendi varlığını fark edemez hale gelmesidir. Fenâ halini yaşadığının farkında olmak bile, mutlak hakikatten (Allah) başka bir şeyi idrak etmek demek olacağından fenânın son noktasında sûfi bu idrakten de yoksun kalır.4

Sâlik artık, “Şarab-ı Tahûr”dan içmiş5 manevî bir sarhoşluk içinde “Benlik Şuûru”nu kaybetmiştir. Daha ileri giderse cem’ hali yaşar ki, bu merhalede kul “hiç” olur. Damla misali olan kulun zahiren müstakil varlığı, kendiyle ilgili farkındalığı (yani Ene’si) Vahdet Denizinde karışıp kaybolur ki bu hale “istiğrak” denir. Sâlik, Mahbûb-u Ezelîyi temaşa ederken İlâhî sevginin istilâsı sebebiyle kendinden geçmiş ve maddî âlemden habersiz hale gelmiştir. Bu haller, kalbî ve vicdânî haller olup tecrübîdir.6

Şatahât tabir edilen şeriata aykırı bir takım sözler bu hallerde sadır olur. İşte “sekir sahva, mahv ispata galebe çaldığında” Beyazıd-ı Bistamî gibi “Leyse fî cübbetî sivallah = Cübbemin içinde Allah’dan başkası yoktur” yahut Hallac-ı Mansur misali “Ene’l-Hak = Ben Hakk’ım” diyebilirler.

Hülâsa, yalnız kalp ayağıyla gidildiğinde uzun emek, çile, riyazet, zikir, uzlet gibi yöntemlerle ulaşılan bu son makam şatahattan hâlî olmak şöyle dursun, bilakis onun mahallidir.

Âyet-i Hasbiye Risalelerinde ise aynı makam, akıl ve kalp birlikteliğinde şatahatsız gösterilmiştir.

Hâzâ min fazl-ı Rabbî...

Dipnotlar:

1 Mesnevî-i Nûriye, 10. Risale.

2- Mesnevî-i Nûriye, 10. Risale.

3- 4. Şuâ, 6. Mertebe.

4- Bk. TDV İslâm Ans. “Fenâ” md.

5- İnsan Sûresi 76/21.

6- Bk. H. Kâmil YILMAZ, Tasavvuf ve Tarikatler, s. 216, Ensar Neşriyat, İstanbul, 1994.

Okunma Sayısı: 1395
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı