"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Cumhurbaşkanı kriter belirleyebilir mi?

Ahmet BATTAL
18 Kasım 2017, Cumartesi
Cumhurbaşkanı, 15 Temmuz öncesinde, artık neredeyse herkesin ezbere bildiği şu tasnifi yapmış ve sonrasında da aynı yaklaşımını sürdürmüştü:

Bunların tabanı ibadet, ortası ticaret, tavanı ihanettir.”

Bu tasnifin yapıldığı 17-25 Aralık 2013 sonrasında, yapının üst yönetimine ve kurumlarına yönelik olarak -elbette hukukî zemini itibariyle hayli tartışmalı sayılan- adlî operasyonlar da başlamıştı. Ancak “ortası ve tabanı” için herhangi bir şey yapılmadığı söyleniyordu ve yapılmamasının gerektiği de kabul ediliyordu. 

Bu tartışmalı süreç devam ederken 15 Temmuz 2016’da menhus darbe girişimi oldu. Ardından önce demokraside mutabakat dönemi diyebileceğimiz fasıl başladı. Ama kısa sürdü. Hemen sonra 20 Temmuz OHAL darbesi geldi; demokrasi gitti, muhalefet bastırılmaya ve susturulmaya çalışıldı, önemli ölçüde başarıldı, korku denilen korkak sinsi duygu adliyenin duvarlarına da dağlara da sindirildi. 

Darbe sonrasında, devlet hiyerarşisine ihanet ettiği ya da edebileceği gerekçesiyle kamudan atılanların ve bilhassa suçlu olduğu (!) gerekçesiyle tutuklananların sayısına bakıldığında tavan-taban bağlamındaki şu sorular cevapsız kalıyordu: 

Darbe planlamaya niyetlenen bir örgütün ihanet içinde olduğu kabul edilen tavanı kaç kişiden oluşabilir? Böyle büyük tavan mı olur? Tavan-orta-taban ayrımına dayalı bakışa göre bugün itibariyle hapiste olan elli bir bin kişinin hepsinin bu yapının tavanında olması lâzım. Bu mümkün müdür? 

Dolayısıyla, konuyla ilgilenen herkes şüpheleniyor ya da biliyordu ki; “…öcü” olduğu gerekçesiyle tutuklananların çoğu, bu yapının ortasında ve hatta tabanında yer alan kişilerdir. Yani bu kişiler, o ayrıma göre dahi, ihanet ve suç işlemek için değil menfaat/ticaret ya da ihlâs/ibadet için oradadırlar. 

Yine herkes, hukukî kavramlar yardımıyla açıklayamasa da biliyor ya da şüpheleniyordu ki; bu iki gruptakiler, ayrıca somut bir suç işledikleri ileri sürülmedikçe, sadece bu bağlantıları sebebiyle suçlanamamalılar. Zira suç işleme iradesi (kast) olmadan suç ve ceza olmaz. Zira mensup olduğu yapının illegal hedeflere sahip bir örgüt olduğunu bilmeyene, bunu biliyormuş ve istiyormuş gibi ceza verilemez. 

Ancak çok geçmeden konuyla teknik olarak ilgisi olmayan bir bakan (Faruk Özlü) işi ilerletti ve şunları söyledi:  

“15 Temmuz’dan sonra hâlâ bu yapıyla ilişkisini sürdürenler şunu akıllarına koysunlar; bunun tabanı, ortası, tavanı falan kalmadı. Bu yapının artık altı da ortası da üstü de ihanettir. Bunların akıllı olanları, zaten uzun zaman önce ABD’ye kaçtılar, kendilerini kurtardılar. Diğerlerini de burada yüzüstü bıraktılar, terk edip gittiler. Kurnazları ABD’de lüks içinde yaşarken, aptalları burada işlerinden güçlerinden oldular. Ancak hiçbir şey bu ihaneti mazur göstermez, göstermeyecek. Hain ve zalimlere asla merhamet edilmeyecek. Çünkü zalime merhamet etmek, mazlûma ihanet etmektir.”

Her tarafı vahim olan bu cümlelerin baş kısmı sanki 15 Temmuz sonrasında mensubiyet ısrarını sürdürenleri ayrılanlardan ayırıyormuş gibiydiyse de devamındaki cümleler kastedilen mananın hiç de öyle olmadığını gösteriyordu. Zira konuşmanın genelinde yapının “cemaat kısmına mensup” olanlar dahil herkes suçlu hatta hain sayılıyordu. 

Böylece, bu yapıya mensup olanların hepsi hain, ama bazıları “akıllı hain” bazıları da “aptal hain” olmuş (!) oldular. 

Nitekim bu anlayış, bütün ikazlara rağmen -maalesef- yargıya da hakim kılındı. Ve bu yapının hiç tereddütsüz “cemaat” ve “yönetilen” kısmında yani tabanında ve ortasında olanlar da -başta bylock olmak üzere- cemaat mensubiyetini gösteren deliller yardımıyla suçlandılar ve cezalandırılmaya dahi başlandılar. 

Davalar bu bakış açısıyla yürümekteydi ki önceki hafta Yeni Asya’nın manşetten verdiği Yargıtay 16. Ceza Dairesi kararı ile işin rengi değişti. 

Kararda bilhassa suçun manevi unsuru olan kast’ın varlığını gösteren deliller yönünden ve hangi tarihin “milat” sayılması gerektiği yönünden önemli tesbitler yer alıyordu ve bu sebeple konu yeniden tartışılır hale geldi. 

Hatta bu karardaki yaklaşım devam ederse davalar hukuka daha uygun bir zemine oturmaya başlayabilir diye umulur oldu. 

Ama bu arada yeni bir şey oldu. 

Geçen gün Erdoğan konu hakkında yeni sayılabilecek bir yaklaşım ortaya koydu: 

“Akıllı olanlar Türkiye’yi terk etti, gitti. Aklı yetmeyenler tuzağa düştü. ‘Bilmiyorduk’ diyorlar. Hepsi hikaye.” dedi.

Böylece ne oldu?

Malûm “…öcüler”le ilgili olarak, Erdoğan’ın kafasından geçen kriterlerin -belki de kendi bakanından(!) etkilenerek- değiştiğini anlamış olduk. Tavan-orta-taban olarak bilinen ayrım daha basitleşti: Aklı yetenler/ yetmeyenler ya da kaçanlar/ kaçamayanlar…

Cumhurbaşkanının Anayasa’ya ve kuvvetler ayrılığı ilkesine rağmen hukuk yazma-yapma yetkisi olabilir mi? Olmasa da olduruluyorsa neticesi ne olur? Cevabını zamanla göreceğiz. Tarih de yazacak.

Bu hukuk mudur? Hukuk böyle mi işler? Onu da zaman gösterecek.  

Okunma Sayısı: 3590
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Özkan tuncay

    18.11.2017 14:02:02

    Mazlumların dualarındasınız inşallah Yeni Asya

  • Gündüz Alp

    18.11.2017 12:03:43

    Muhterem Hocam, tenvir edici ve uyarıcı yazılarınızı takdir ve teşekkür hisleriyle takip ediyoruz. Allah aşkına söyler misiniz, ortada CB'lığı, Anayasa, Kuvvetler Ayrılığı vesaire mi kaldı ki? Hatırlayalım lütfen. CB. 2015 yılında Rize'den "İster kabul edilsin ister edilmesin Türkiye'nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir. (Üstelik 16 Nisan referandumu da olmamışken-GA) Şimdi yapılması gereken bu fiili durumun hukuki çerçevesinin yeni bir Anayasa ile netleştirilmesi kesinleştirilmesidir" demişti.(Cumhuriyet,14.8.2015) Ve ardından 16 Nisan referandumunda %50+1 ile evet çıkmasıyla "hukuki çerçeve" oluşmuş oldu. Daha yeni sisteme geçmediğimiz halde yaşananlar hepimizin malumu. OHÂL'e dönüşen hâlimiz böyle olunca "CB kriter belirleyebilir mi?" suali -bağışlayın fakat- çok fazla anlam ifade etmemektedir. Muhabbetle.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı