"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Yedi yanlış, bir doğru eder mi?

Ahmet Tahir UÇKUN
31 Ocak 2013, Perşembe
Kemiyet keyfiyet denklemleri
Ah nefsim! Tembelliğine ve şevksizliğine bahane buluyorsun, üstelik bulduklarının Risale-i Nurların satırları arasında olduğunu iddia ediyorsun. Yanılıyorsun, kemiyet-keyfiyet denklemlerini yanlış kuruyorsun, böylece yanlış hükümlere varıyorsun. Bu yazı nefsime yanlışlarını göstermek amacıyla yazılmıştır.
1. Yanlışın: Nasıl olsa muhtaç olanlar Risale-i Nur’u buluyormuş. O zaman az da olsak olur, çünkü “kemiyetin keyfiyete nisbeten ehemmiyeti yok!” Şimdi bu düşünceye sebep olan satırları tekrar okuyorum:
“Bu zamanda Nurlarla hizmet-i imanîye, her tarafta ilânatla ve muhtaç olanların nazar-ı dikkatlerini celb etmekle olur. İşte, hapsimizle, Nurlara nazar-ı dikkat celb olunur, bir ilânat hükmüne geçer. En ziyade muannid veya muhtaç olanlar onu bulur, imanını kurtarır ve inadı kırılır, tehlikeden kurtulur ve Nurun dershanesi genişlenir.”
Ey nefsim soruyorum: Risale-i Nur’a ihtiyacı olmayan kim var? Ona müştak olmayan veya olmayacak kimdir? Sırf şeytan-ı racîmden ve birkaç iflâh olmaz zındıktan başka?...
O zaman herkese ilân etmeliyiz, daha çok çalışmalıyız. Gerekirse hapse düşmeyi bile ilânat vesilesi sayan ifadelerden “Bu keyfiyet bize yeterlidir” sonucuna ulaşmak ancak senin gibi tembel bir cahilin varacağı hükümdür!
Allah aşkına söyle bana, tebliğ maksadıyla Ebu Cehil’in kapısını bilmem kaç defa çalmış bir Peygamberin (asm) ümmeti değil miyiz? Kendisine işkence etmiş insanlara (Huneyn savaşlarının ardından) sırf gönülleri imana biraz daha ısınsın diye fazladan ganimet vermiş bir edebin takipçisi değil miyiz? Ben değil miydim kaç defa aşağıya yazılan şu satırları okumuş, her okuyuşunda heyecanlanmış olan:
“Hem bilirsiniz ki, hapiste size yazdığım gibi, benim idamıma hükmeden adamlar, beni işkenceli tâzip edenler, Risale-i Nur ile imanlarını kurtarsalar, şahit olunuz ki, ben, onları helâl ediyorum”
Şimdi soruyorum: Böyle bir Peygamberin (asm), böyle bir şeriatın, böyle bir üstadın arkasından gitmek iddiasında biri olarak;
a. Siyasî ve sosyal fikirleri ne olursa olsun,
b. Duygu ve düşünceleri—bazen gençlikten, bazen maddî problemlerden, bazen başka bir sebepten—ne derece tepetaklak olmuş olursa olsun,
c. Irkı, dili, hatta dini ne olursa olsun, herkese, ama hemen herkese Kur’ân nurlarını ulaştırmakla vazifeli değil miyim? Omuzumuzda taşıdığımızı iddia ettiğimiz ihsan-ı İlâhî bunu gerektirmiyor mu?
2. Yanlışın: Risale-i Nur’un kemiyete ihtiyacı yok, doğru! Ama kemiyetin/cemiyetin risalelere ihtiyacı var, hem pek şiddetli var! (Tıpkı Cenâb-ı Hakk’ın insanın ibadetine ihtiyacı olmadığı, ama insanın ibadete ihtiyacı olduğu gibi...)
“Dünya manevî bir buhran geçiriyor” diyen de ben değilim, “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor” diyen de! “Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de” diyen Üstadımın bu muazzam fedakârlığını yanlış kemiyet keyfiyet denklemleriyle hebâ edemem. İman hizmeti noktasından bakılırsa cemiyet de değişmedi, dünya da değişmedi.
Üstelik; samimî ve gayretli bir kardeşimin ifadeleriyle söylemek gerekirse “ekmek gibi, hava gibi hizmet edecek insana ihtiyacımız” var. Çünkü Üstad’ın diliyle “Risale-i Nur’un hizmet-i imaniyesinde bu zamanda binler tahribatçılara mukabil yüz binler tamiratçı lâzım gelirken, hem benimle lâakal yüzer kâtip ve yardımcı bulunmak ihtiyaç varken” insanları etrafından uzaklaştırma ey nefis... Aşkımızı şevkimizi kırmadan, birbirimizi de kırmadan hizmet etmemiz lâzım.
Tahribatın büyüklüğünü anlatmama gerek bile yok, tam da orta yerinde yaşıyoruz zaten. O zaman tamircilerin sayısı ne kadar fazla olursa o kadar manevî tamirat yapmak kolaylaşacaktır. Bu basit gerçeği yanlış yere tatbik edilmiş kemiyet keyfiyet denklemleriyle bulandırmaya hiç çalışma!
3. Yanlışın: Ey nefsim! Bil ki Risalelerde tevekkül çift yönlü bir kavram olarak sunulmuş: Hizmet boyutu ve ücret boyutu var. Hizmet boyutu her vakit çalışmayı, gayret etmeyi, Nurları neşretmeyi gerektirir. Ücret boyutu ise sonuca teslim olmaktır. Şayet kemiyet keyfiyet denklemlerini yanlış kurarak, az da olsa kaliteli olsun bahanesiyle hizmet etme noktasında teslimiyete gidilirse onun adı tembelliktir. Ki senin de istediğin budur!
Biraz daha açarsak; bir hizmet-i imaniyede diyelim ki ulaşabileceğim 100 kişi var. Tevekkül bu 100 kişinin hepsine ulaşıp tebliğ vazifesini yaptıktan sonra sonuçları teslimiyetle karşılamaktır. İhlâslı olan da budur. Ama hizmet etmeden önce, Nurların güzelliğini göstermeden önce, sözgelimi 100 kişinin 30’unu fikirlerini beğenmediğim için, 30’unu tavırlarını beğenmediğim için, 30’unu da “Zaten adam olmaz” diye elersem, ve sadece 10 kişiye Risalelerden bahsetmiş olsam, sonra da bunu keyfiyet kemiyet denklemleri ile izah etmeye kalkışsam doğru mu yapmış olurum?!
4. Yarım Yanlışın: Bu noktada diyorsun ki, sayıca çok olmak da istenilmemeli? İstenirse ihlâsa aykırı değil midir? 17. Lem’a’nın 13. Notasının 1. Meselesinde geçiyormuş aslında sana vermem gereken cevap:
“Meselâ, kardeşlerimizden bir kısım zatlar, halkların Risale-i Nur’a iltihakları şevklerini ziyadeleştiriyor, gayrete getiriyor. Dinlemedikleri vakit, zayıfların kuvve-i mâneviyeleri kırılıyor, şevkleri bir derece sönüyor. Halbuki, üstad-ı mutlak, muktedâ-yı küll, rehber-i ekmel olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, “Ve mâ ale’r-rasûli illa’l-belagû” [Peygambere düşen, ancak tebliğ etmekten ibarettir. (Nur Sûresi, 24:54.)] olan ferman-ı İlâhîyi kendine rehber-i mutlak ederek, insanların çekilmesiyle ve dinlememesiyle daha ziyade sa’y ve gayret ve ciddiyetle tebliğ etmiş.”
Buradan anlıyoruz ki; evet, kemiyeti, sayıca çokluğu asıl maksat yapmamalıyız. Ama başka birşey daha anlıyoruz ki; Efendimiz (asm) insanlar kendisini dinlemediğinde daha fazla gayret etmiş. 
Öyleyse insanlar dinlemediyse beni, anlatmanın başka yollarını bulmalıydım. Görmediyse, göstermek için yeniden renklendirmeli, yeniden resmetmeliydim. Yoksa “Nasıl olsa kemiyetin önemi yok, olmadı” deyip vazgeçmemeliydim.
Çünkü; “Hadîs-i şerifte vardır ki: ‘Bir adam seninle imana gelmesi, sana sahra dolusu kırmızı koyunlardan daha hayırlıdır.’ ”
Aslında hepimiz başlangıçta o “bir adam”dık farkında mısın, ey nefsim? Bir kişi için ne kadar ebedî, ne kadar sınırsız fark oluşturuyor imanı kazanması veya Risale-i Nurları tanıması, değil mi? Yoksa helâk olmuş gitmiştik!
Ey nefsim! Anlatmak istediğim, ama senin anlamak istemeyeceğin şeyleri özetleyen ve kemiyet keyfiyet denklemlerini doğru kurmada anahtar olabilecek şu lâhika mektubunun ifadelerine dikkat et:
“...Fakat biz Risale-i Nur şakirtleri ise, vazifemiz hizmettir; vazife-i İlâhiyeye karışmamak ve hizmetimizi onun vazifesine bina etmekle bir nevi tecrübe yapmamak olmakla beraber, kemiyete değil, keyfiyete bakmak, hem çoktan beri sukut-u ahlâka ve hayat-ı dünyevîyeyi her cihetle hayat-ı uhrevîyeye tercih ettirmeye sevk eden dehşetli esbap altında Risale-i Nur’un şimdiye kadar fütuhatı ve zındıkların ve dalâletlerin savletlerini kırması ve yüz binler biçarelerin imanlarını kurtarması ve herbiri yüze ve bine mukabil yüzer ve binler hakikî mü’min talebeleri yetiştirmesi, Muhbir-i Sâdıkın ihbarını aynen tasdik etmiş ve vukuatla ispat etmiş ve ediyor, inşaallah daha edecek...”
“Kemiyete değil keyfiyete bakmak” diyen Üstadım iki satır altında imanları kurtulan “yüzbinler” çaresizlerden, “yüzlerce ve binlerce” hakikî mü’min talebelerinden gurura kapılmadan ne kadar ölçülü bir memnuniyetle bahsediyor...
5. Yanlışın: Bil ki: Sayıca az olmak her zaman keyfiyet manasına gelmez. Diğer ifadeyle kemiyet olmadığında keyfiyetin oluşacağının garantisi yoktur. Keyfiyetli olacağız diye sayıca az olmak istenilmez, istenilemez.
Yine bil ki, kemiyetin içinden keyfiyet çıkmaz diye bir kural da yoktur. Hatta çok sayıda insanın içinden kaliteli insanların çıktığı da çok görülmüştür.
O yüzden ey nefsim! Senin vazifen sırf hizmet-i imaniyedir. Keyfiyeti kemiyeti düşünmek de sana kalmamıştır. Aslında o da vazife-i İlahîyedir. Sıkça yaptığın gibi vazife-i İlahîyeye yine karışma...
6. Yanlışın: Risale-i Nur hizmet-i imaniyesine sahip çıkmakla onu sınırlamak arasında gayet derin, ama ne yazık ki ince bir çizgi vardır. Hizmet senin değil, Allah’ındır. Dolayısıyla “Hizmet-i imaniyede az olalım, ancak kaliteli olalım” demek hakkın yoktur.
Hem buradaki kaliteden/keyfiyetten kastın nedir? Sayı çokluğu yada azlığı pekâla sayılabilir, dolayısıyla sübjektif/elle tutulabilir bir değer iken, kaliteyi nasıl ve daha önemlisi kime göre, hangi risâle ölçüsüne göre ölçeceğiz? Sana göre mi ölçeceğiz yoksa?!
Üstelik anlamadığın bir başka nokta daha var. Kaliteli olmayı, keyfiyetli olmayı istememizin asıl sebebi de rıza-ı İlahî dairesinde daha çok insanın Nurlarla tanışmasını sağlamak değil mi? Neden bunu erteleyelim? Hem senin ömrün kısa, hem karşıdaki insanların ömrü kısa, hem de dünyanın ömrü kısadır. Beklemeye vakit yoktur.
7. Yanlışın: Azlara övgüler yazılmıştır, yazılacaktır, o “az”lar övgüye de bihakkın layıktırlar. Konumuz bu değildir. Ama tüm bunlar keyfiyet olup ekalliyette kalmayı gerektirmez. Keyfiyet pahasına az olmayı hedeflemeyi doğru bir hareket yapmaz. Hem merak etme, ileride inşaallah kemmiyet de imanla nurlanmış olduğunda o azlar yine az kalacaktırlar. Çünkü saff-ı evveller hep o azlar olacaktır.
***
Ey nefsim! Artık ne diyeceksen de, ne söyleyeceksen söyle!
Ben senin cerbezene gelmeden, tembelliğine âlet olmadan, kendini üstün görmenden koşarak uzaklaşarak hizmet-i imaniyede aşkla şevkle insanlara bu hakikatleri anlatmak istiyorum. Çekil artık yolumdan, engel olma...
Hizmet-i imaniye bekliyor!
Okunma Sayısı: 1842
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Yasin Öğüt

    7.2.2013 00:00:00

    Sn. Vehbi Kara Bey’e, Bediüzzaman Sevad-ı azam’a ittiba edilmeli diyor. Özellikle tartışmalı ve siyasi konularda sevadı azam esas tutulmalıdır. Demişsiniz. Fakat Bediüzzaman demokratlara destek olunuz diyor. Siyasi konularda sevad-ı azam’a uyun demiyor. Sn. Kazım Güleçyüz’ün bugün kü yaısını okursanız. Binler başımızı feda etmemiz gereken bir hakikata, bu zamana kadar boyun eğememiş bir cemaatin bundan sonra da boyun eğmesi beklenmemeli. Cadde-i Kübra-yı Kur’aniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var.
    http://www.yeniasya.com.tr/yazi_detay.asp?id=9780

  • Tekin ŞAHİN

    31.1.2013 00:00:00

    Ne kadar güzel bir denklem kurmuşsunuz. Tebrik ediyorum. Uzun zamandır içerisine düştüğüm(üz) hatayı latif bir lisanla dile getirmişsiniz. Allah razı olsun.

  • Vehbi Kara

    31.1.2013 00:00:00

    Yazınızdan çok istifade ettim Allah razı olsun. Sevad-ı azam konusunu daha iyi anlamak için çok güzel tespitler mevcut.
    Bediüzzaman Sevad-ı azam’a ittiba edilmeli diyor. Özellikle tartışmalı ve siyasi konularda sevadı azam esas tutulmalıdır. Azınlıkta kalıp toplumun büyük bir kesimini karşımıza almak yapmak istediğimiz hizmetlere mani olur. Yoksa inadım inad deyip çok dar çerçevedeki bir kısım siyasiyyunun fikirlerine körü körüne bağlanmak Nur’lardan istifade etmek isteyen birine yakışmaz. Rabbim Risale-i Nur’ları hakkıyla öğrenip yaşama geçiren kullarından eylesin...

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı