"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Beşer önünü görmüyor

Ali Yücesoy
10 Haziran 2018, Pazar
Bir şeye bağlanmakla, o şeye ait olmak ayrı şeylerdir.

Bir şeye sahip olmakla, biri tarafından sahip olunmak arasında da koyu kırmızı bir fark vardır. Bu kelimeler de yüksek bedelli hayat kavrayışlarına ancak birer ünvandır.

Varoluş ile birlikte dünyaya gelen bütün acılar, bu farkın anlaşılması için birer doğum sancılarıdır. Her doğuş acıtır. Her doğuş bir acıdır! Doğuşları kelimelerle anlatmak yerine renkleri kullansaydık, bunlar kırmızı ve yeşil olurdu. Evet, ait ve sahibi olduğumuzu zannettiğimiz her şeyin aslında sadece bir bağ olduğunu anlamak ile, şahit olmaya kanaat etmeyip sahipliğe soyunarak, aşağı düşen bir asansörden uzanıp, ellerini parçalamak pahasına dikenli çiçekleri koparmak arasında pek bir fark yoktur. Avuçlar parçalanıp, çiçekler telef edilirken, kana bulanmış kırmızı avuçlar ile o yırtılmış yeşil yaprağın buluşması aslında yeni bir doğuşun tablosu gibidir. Belki onun arefesidir.

Fakat, hakikat ise her yeşil yapraktan daha narin ve her kırmızı meyveden daha caziptir.

Evet. Hayat bizi yorarken ve biz kendimizi üzerken, aitlik ile bağlılık arasındaki kırmızı ve yeşillerde gidip geliyoruz. Çoğumuz bunun ile yaşamayı öğrenmeye çalışıyoruz. Kendisine danışılan kimse, acizliğini ve belki cahilliğini örtmek adına birkaç kelimeyi yan yana getirmeye çalışırken dertler devaya susamaktan vazgeçmiyorlar! Zavallı beşer kıvranıp dururken, acılar yerini sessiz bağırışlarından gürültülü fısıltılara bırakıyor. Yazık! Bunlarla hayata alışma çabası ne kadar anlamsızdır. Bu gaye ne kadar imkânsızdır! Hayır. Beşer önünü görmüyor. Sır, onu anlamaktan geçiyor.

İşte! ‘Hayat’ (ahirete kadar olan) bunu anlama yolculuğuna verilen adımlardan ibarettir. Adımlar da, o uzun yeşil yolda atılan kanlı kırmızılı ayak izlerimizdir. Evet, yeşil bize ait değildir. Fakat kırmızılar bizim eserimizdir. O yüzden insan ancak sahibi olduğu acıları çeker. Ve bu acıları çekmek de onun boynunun borcudur. İşte. Bu ikilemler ancak Cennet’e atılan ilk adımla son bulacaktır. Zira orası zıtlıkların barınamadığı beyaz bir saflıktır. Evet. Cennet ikilemlerin olmadığı ilk mertebedir.

İnsan verilmiş en büyük üçüncü nimet olan ‘Ben’in mahiyetini (Ene) attığı adımlarının büyüklüğü nispetinde anlıyor. En çok sevilenler, en büyük doğuşu verir. Her sevgi potansiyel bir acıdır. Acıyı doğuran her sevgi bir Ben (Ene) hamlesidir, bir sahipleniştir. Meselâ, Ben’in, beden ile dünyaya düştüğü andaki ilk hamlesi Anne’yedir. İlk onu görmüştür ve hemen harekete geçmiştir. Sonra bu hamlelerini kelimeler ile ortaya koyar. Annem der! Babam, kardeşim, eşim... Ve bunu hayatı boyunca benzerleri takip eder. Saf bir Ben (!) iyelik ekini içinden geldiği gibi her fırsatta kullanır.

İnsan kendisine ait olan herşeyin fiyatını ödemek zorundadır. Kendisinin O’na ait olduğunu anladığında da buna Gerçek ve Tek Sahip tarafından bir fiyat biçilir. İşte bu fiyatta Ancak Cennettir, ulaşılamaz bir fiyattır. Ucuz değildir. Fakat Cennet bir ücret (!) değildir. Çünkü o bir emek ürünü değildir. O yüzden sahiplenilemez mevkidedir. Bu manaya binaen gerçek duâ da “Bize Cennetimizi ver!” değildir. “Bizi Cennetine al”dır.

Cehennem ise bize ait olanların fiyatını ödediğimiz yerdir. Aslında Cehennem iyi bir arkadaştır. En azından Ben’i dünyada gerçekten dinlediğini sandığım arkadaşlarımdan daha samimidir. Ben’i gerçekten dinler. Ben’im içime iner. Ben’im içimdeki acıları kusar. Belki de Cehennem işte bundan dolayı o kadar kırmızıdır. Elhasıl, Cennet Sahip’lerin değil ancak Ait’lerin girebildikleri tek yerdir. Orada hiç birşey Ben’im değildir. Orada Biz varızdır. Ben yoktur!

Cennet yolu elbette uzundur. Dünya onun ilk durağıdır. His ise o ruhun attığı adımlarla titreyip, kader defterine akıttığı siyah mürekkebidir. Meselâ, kesmek için yatırılan bir hayvan hissetmek ister. Hissine sahip olmak ister. Ama o his dahi gider. Ehl-i dalâlet ise Ben’inin duvarı içinde kendini güvende zanneder. Sonra kabre yakın olduğu vakit birden hisseder. Bu ne mükemmel bir kemaldir!

İşte bu hayvandan aşağı düşüşün en çok hissedildiği ilk andır. Ve bu his artarak devam etmelidir. Evet. İnsan her zaman yaptıklarıyla yaşayabileceği bir yol bulup yürür.

Ve Cehennem, beşerin yaptıklarıyla yürüdüğü o yoldur.

Bazı cevaplar için 24 yıl beklenebildiğine şaşırmayın. Çocukluğumda ‘Ben’imle birlikte büyüyen bir soruya şu günlerde cevap buldum. Taşlar neden acı çekmez? Su kaynar evet. Hatta kaynayınca bağırmaya başlar. Ama neden acı çekmez? Hele ağaçlar. Onlar bu kadar güzel oldukları halde, saygıyı hakettikleri halde, neden kendi canına kıyana haykırmaz? Çocuğunu (!) koparırsın aldırış etmez. Nasıl bu kadar soğukkanlı olabilirler? Nasıl?

Dev bir çınar da küçücük bir çimen de aynı hayata sahipler. Ama benim gözümde. İşte bütün mesele bu küçücük sonsuzluk noktasında dönüyor. Onlar aslında sahip değiller. O meyve onun çocuğu değildir. Ben öyle tanımlarım. O hayat onun değildir. Öyle olsa canı yanardı. Eğer ‘evlâdım’ deseydi meyvesine, onun da içi giderdi. O da kimseyle paylaşmazdı. O da acı çekerdi. Ama o Ben’im gibi sadece sefil bir sahip değil. O koskoca izzetli bir Ait! Meseleyi Ben’den (!) daha iyi anlayan saadetli bir varoluş. Ne mutlu ona. Ne yazık Ben’e (!). İnsan geriye dönmeli. Bunların bedelini daha yol yakınken ödemeli.

İnsan gururlanmamalı. Pişman olmalı. Mutluluğa saklanmamalı. Acısını analiz etmeli. Acına sahip çık hatalarına değil. Sakın hatalarınla yaşamaya kalkma! O yük ağırdır. İnce beli incitmemeli. Pişmanlık o yükten daha hafiftir. Ağırlıklardan kurtulmalı. Unutma ki Şeytan pişmansızlık akıtır. Ve onun gıdası ancak Kırmızı bir Acıdır!

Bana bak şimdi. Verdiğin sözü unutma, hatırla demeyeceğim. Çünkü hatırlayamazsın. Sadece içeri gir. Ve başkasıyla dolduramadığın o tek kalan puzzle parçasını görmezden gelme! O, Sen’in değil. Zaten senin olsaydı eğer, içlerinden bir tanesini kesin oraya tam oturacaktın. Ama olmuyor. Olmuyor. İşte. Sana beni dinle demeyeceğim. O’nu gör. Zaten sen kendini bi bıraksan tam da oraya düşeceksin. Şimdi aç avuçlarını. Nasıl mı?

O, “Ben senin Rabbin değil miyim?” dedi; sen “Evet, Rabbimsin” dedin.

“Evet” demenin şükrü nedir? “Belâ” çekmektir. Belânın sırrının ne olduğunu bilir misin?

O, Allah’a karşı fakrını hissetmenin ve Allah’a dayanmadıkça hiçliğini bilmenin yoludur.

(Bkz.: Divan-ı Kebir, s. 157, Gazel: 251.)

Okunma Sayısı: 1540
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı