"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Bediüzzaman’ın İstanbul seyahatinde çantasında neler vardı? (2)

Atilla YILMAZ
18 Nisan 2017, Salı
Bediüzzaman, 19 Kasım 1908 tarihli Şark ve Kürdistan isimli gazetede “Kürtler neye muhtaçtır’’ başlıklı bir makale kaleme alacaktı. Bu makale Saray’a arz ettiği konu ile alâkalı bir yazıydı.

Hükümetin Kürdistan bölgesinde kasabalarda ve köylerde okullar açtığını, bu okullarda okutulan eğitim dilinin Türkçe olduğunu, bunun iyi ve şükranla karşılanması gereken bir durum olduğunu ifade ettikten sonra, yöre insanının bu dili bilmediğini, muallimlerin de mahalli lisanı anlamadığını, bundan dolayı öğretmenlerle halkın diyalog kuramadığından yakınıyordu Bediüzzaman. Ve halkın terakkisine ve Garpla ittihadına bunun bir mani teşkil ettiğini ortaya koyuyordu.

Dolayısıyla Bediüzzaman’ın, hükümetten bir talebi de; din ve fen ilimlerinin müşterek okutulacağı mekteplerde Kürt ulemasından da istifade edilmesiydi. Ve Kürtçe lisanına önem verilmesi de Bediüzzaman’ın talepleri arasında olacaktı.

Elbette bu çok önemli bir projeydi. Bir bölgenin ve bir milletin geleceğine ışık tutacaktı. Geri kalmış, maddeten terakki etmemiş bir büyük bölgenin hem maddî kalkınmasına hizmet edecek, hem de kültürünü ayağa kaldıracaktı. Sonuçları itibarı ile bütün İslam coğrafyasının hayrınaydı böyle bir eğitim kurumsallaşması.

Padişaha ve saraya ulaşarak, bu düşüncelerin hayata geçmesi için aylarca sürecek bir yolculuğa değecek bir projeydi bu.

Ama Şark’ın sultanı Bediüzzaman, acaba sırf bu eğitim işi için mi onca yolu kat edecekti? Kafasında başka düşünceler var mıydı? Bize göre, zahirdeki bu sebebin dışında daha önemli görevler bekliyordu Bediüzzaman’ı İstanbul’da. Yani Bediüzzaman, İstanbul’a sadece bu konu ile alâkalı olarak gitmedi.

O bir Bediüzzaman’dı. Ümmetin kurtuluşu onun dağarcığındaydı. Ümmetin bütün manevî hastalıklarının reçetesini hafızasına dercetmişti.

İstanbul’a gidişin maddî boyutları olduğu kadar, belki daha da fazlası manevî boyutlarıyla ilgiliydi.

Ki  hem Şark’taki (Özellikle Van, Bitlis, Siirt, Mardin) hayatına, hem de İstanbul’daki güzeran-ı hayatına göz gezdirdiğimizde, İstanbul’a seyahatin sebeplerinin ip uçlarını ve  kuvvetli işaretlerini görmemiz mümkündür.

“İstanbul’a gelmeden evvel bir gün Tahir Paşa:

“‘Şark ulemasını ilzam ediyorsun, fakat İstanbul’a gidip o denizdeki büyük balıklara da meydan okuyabilecek misin?’ demişti.

“İstanbul’a gelir gelmez ulemayı münazaraya davet etti. Bunun üzerine İstanbul’daki meşhur alimler grup grup ziyarete gelip sualler soruyorlar ve hepsinin de cevaplarını sahih olarak veriyordu.’’ ( 1 )      

‘’O, daha çocuk denecek yaşta Şarkın Sultanı olmuştu. Şark uleması ona Bediüzzaman ünvanını vermişti.

“Ama Garp da onu tanımalıydı. Bir nevi bu ünvanın Garpça da tespit ve tasdik edilmesi gerekiyordu. Garpta onu tanımalıydı ki; derdini Sultana ve Saraya anlatabilsin.

“Şüphesiz ki o, tanınmak amacıyla gitmiyordu payitahta. Ama zaten seyr ü seyahati ve serencam-ı hayatı Garba da onu B e d i ü z z a m a n olarak tanıtacaktı.

“Ve o, hem Şark’ın, hem de Garb’ın B e d i ü z z a m a n’ı olacaktı.’’( 2 ) 

Bütün bu ilmî münazaralardan yola çıkarak Bediüzzaman’ın ilmini ve şahsiyetini âleme, Osmanlı memalikine ilan etmek için İstanbul’a gittiğini ve İstanbul seyahatinin bir vechesinin de bu olduğunu söyleyebiliriz.

Bediüzzaman Said Nursî, Şark’taki ilmî münazaralarda âlimlere karşı ilmî bir üstünlük sağladıktan sonra, kendisine Bediüzzaman ünvanı verildi.

Daha çocuk denecek yaşta iken bu ünvanı elde etti. O, 13- 14 yaşlarında iken, Şark’ta Bediüzzaman diye anılmaya başladı.

 ‘’ Tillo’da iken bir gece Şeyh Abdulkadir-i Geylani( k.s.) Hazretlerini rüyasında görür. Geylani Hazretleri (k.s.) kendisine hitaben:

“Molla Said! Miran aşireti reisi Mustafa Paşa’ya gidiniz ve kendisini tarik-ı hidayete davet ediniz; yaptığı zulümden vazgeçerek, namaza ve emr-i marufa müdavim olmasını tavsiye ediniz. Aksi takdirde öldürünüz.’’

Molla Said, bu rüyayı görür görmez, hemen tedarikini yaparak Miran aşiretine doğru Tillo’dan hareket eder.’’ ( 3 ) 

Bediüzzaman Mustafa Paşa’yı ikaz eder, aralarında sert münakaşalar olur. Mustafa Paşa Bediüzzaman’dan etkilenir ve bir müddet zulmünden vazgeçer.

Fazla uzun sürmez Mustafa Paşa eski zulmüne tekrar devam eder. Bediüzzaman’la ikinci kez karşılaşır. Yine sert tartışmalar yaşanır. 

Mustafa Paşa ile  mücadele ettiği sıralarda Bediüzzaman 16 yaşındadır.

Miran aşireti şarktaki en büyük üç aşiretten birisidir. Ve üç aşiretin başındaki kişiler de Hamidiye Alay Paşasıdır. Mustafa Paşa hakim olduğu geniş coğrafyada halka zulmeden birisidir. Ve halk tabiri caizse elinden illallah getirmiştir. Ve bir çok defalar üst mercilere kadar ulaşan şikâyetler olmuştur. Bu sebeple Miran Aşiret reisi Mustafa Paşa ile halk arasında aşırı derecede bir hoşnutsuzluk söz konusudur. Zaten kendisi de, 1902 yılında aşiret arasında çıkan bir çatışmada öldürülmüştür.

Dolayısı ile Bediüzzaman daha 16 yaşlarında iken Hamidiye Alaylarının Şarktaki yapılanmasından ve paşaların olağanüstü yetkilendirilmesinden ve onların yöre insanının inanış ve adetlerine ters olan davranış biçimlerinden oldukça rahatsızlık duyulduğunu bizzat müşahade etmiştir.

Bediüzzaman’ın Padişaha iletmesi gereken problemlerden birisi de budur. Sultan Abdülhamid’in “Hamidiye Alayları’’ projesi ve uygulamasının aksaklıkları ve mahsurlarının Saraya iletilmesi gerekiyordu. Bütün bunlar aslında Bediüzzaman’ın İstanbul seyahatinin gerekçelerinden birkaç tanesidir.

Diğer gerekçelerine bir sonraki yazımızda bakalım inşallah.

Okunma Sayısı: 1750
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • yusuf avcıbaşı

    18.04.2017 09:04:52

    Din ve fen ilimlerinin birlikte okutulacağı mektep projesini yapmak ve uygulamak için illaki devlet olmayı gerektirmiyor günümüzde. Bir veya iki risale-i nur sempatizanı zengin bu işi vakıf kurarak yapabilir. Bu güne kadar bu işi yapamadıysak eğer, bunun kabahatini biz başta kendimizde aramalıyız. Geçici dünya menfaatı sağlamaya yönelik sığ dersanecilik anlayışından kafamızı kaldırıp bu konuya eğilirsek bu iş olur. Müslüman esasında, fen ilimlerini rahmani amaçlar doğrultusunda uygulayandır. Aksi halde yeni Karunlar ve Hamanlar ortaya çıkar. Sonuç, modern firavun rejimleri.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı