"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Neşriyat aleyhtarlığını bu izahlarımızla kırdık

05 Eylül 2018, Çarşamba 00:56
Siz bu kafayla ‘Risale-i Nur bize kâfidir’ diye kütüphanelerdeki bütün eserleri yakıp atarsınız. Bu doğru olur mu?

Nur hizmetini daha yakından tanıma ve Türkiye’nin son elli, elli beş yılını Nurculuk perspektifinden değerlendirmek için

Hatta hiç unutmam, bir gün Ankara’ya gitmiştim. Demirkapı’da (Tandoğan’a yakın), “seb’a semavat” diye, yedinci katta geniş bir dershane vardı. Oraya gittik. Ders yaptık. Sonra, bana şu soru yöneltildi:

“‘Hem Üstadımız, hem Risale-i Nurlar bize kâfi ve vafîdir’ diyorsunuz, ama buna rağmen Yeni Asya Yayınlarını çıkararak bir takım insanları lüzumsuz yere o kitaplarla meşgul ediyor; o yayınların, Risale-i Nur’a perde olmasına sebep oluyorsunuz.

“Üstad Hazretleri, ‘Risale-i Nur kâfi ve vafîdir’ diyor. Siz niye başka neşriyat yapıyorsunuz? Onu bununla nasıl telif ediyorsunuz?”

Ben, neşriyatın bu şekliyle Zübeyir Ağabey tarafından başlatıldığını biraz izah ettikten sonra, “Bunu biz kendimiz yapmadık. Bu gazeteyi ağabeyler kurdu. Yayınevi de, başta Zübeyir Ağabey olmak üzere, ağabeylerin kararıyla kuruldu. Bir takım gençler, çocuklar var. Bunlara farklı yayınların mutlaka ulaştırılması lâzımdır” dedim ve şöyle devam ettim: “Yahu sizin Cengiz ve Hülâgu’dan farkınız ne?” Tabiî böyle deyince herkesin birden rengi değişti: “Ne demek istiyorsun?” diye sordular. “Anlatacağım!” dedim ve devam ettim: “Hülâgu gelmiş, Bağdat’ı fethetmiş. Oradaki insanları kesmiş. Hazineleri, katırlarına yüklemiş. Kütüphanelerin bir kısmını yakmış, bir kısmını da Fırat Nehri’ne atmış. Çünkü adamın kitaba ihtiyacı yok. Siz bu kafayla ‘Risale-i Nur bize kâfidir’ diye kütüphanelerdeki bütün eserleri yakıp atarsınız. Yani bu doğru olur mu? “Bakın burada bir şeyi gözden kaçırıyorsunuz. Risale-i Nur bizim için bir ölçü ve anayasa durumundadır. Meselâ; Fevzi ve ben okulu terk ettik. Risale-i Nur’a hayatımızı vakfettik. Bize Risale-i Nurlar ve onun yanına ilmihal yeter. Bizim için başka kitaba gerek yok. Çünkü bizim bütün maksadımız, hedefimiz Risale-i Nur’u okuyup, okutmak. Ama burada bu kadar üniversitede okuyan arkadaşımız var. Bunlar ne yapacaklar? İlâhiyatta okuyanlar elbette bütün tefsirleri, kelâm ilmini, öbür tefsirleri, astronomiyi, felsefeyi okuyacak. Peki, bu nasıl olacak o zaman? ‘Risale-i Nur okusak kâfi’ demek, bu güne kadar gayr-ı İslâmî duruma getirilmiş olan ilimler, eserler, bu meslekler Risale-i Nur vasıtasıyla Müslümanlaştırılacak demektir. Felsefe nasıl hikmet haline getirilecek, fenler nasıl marifetullah olacak? Tefsirler nasıl Risale-i Nur’un bahsettiği tarzda yapılacak? Edebiyat edepsizleştirilmiş. Roman nasıl güzel bir edebî san’at olacak? Bu sorulara bulunacak cevaplar, Risale-i Nur’un her şeye vafî ve kâfi olma durumunu da açıklayacaktır. İşte böyle çalışmalara üniversitede okuyan arkadaşların ihtiyacı var. Bunları yapmak, Risale-i Nur’un her şeye kâfi ve vafî olmasını engellemeyecek, bilâkis sağlayacaktır. Çocuğa da çocuk kitabı lâzım değil mi? Onlar yarının büyükleridir. Öyleyse biz, çocuk neşriyatı da yapmalıyız. Tavuğa da, ördeğe de ‘Allah!’ dedirtmeli, yani kâinatın bütün mahlûkatını, Allah adına konuşturmalıyız. Biz  bunların hepsini İslâmın emrine verip  Müslümanlaştıracağız. İşte Risale-i Nur hizmeti, Yeni Asya Yayınları ve gazete bunlara dönük hizmetlerdir.” Bu doğrultuda yaptığım konuşma, orada bulunanları rahatlatmış, tatmin etmişti. 

GAZETEYİ DEVRETMEMİ İSTEYEN AĞABEYLER YİNE BENDE KARAR KILDILAR

Tahirî, Sungur, Bayram, Abdullah, Hüsnü, Aytimur ve Said Ağabeyler, İstanbul’a gelmişler; beni Demirci Hoca’nın evine çağırdılar. Aramızda şu diyalog geçti: “Biz kimiz?” “Siz Üstadın Talebelerisiniz.” “Gazete kimin?” “Cemaatin.” “Biz, ağabeyler olarak, gazeteyi bize devretmenizi istiyoruz.“ “Tabiî ki, rahatlıkla devrederim. Yalnız bir tek şartım var: Gazete ve yayınevini, sadece şu üç kişiye devrederim. Ayrı ayrı, ikili veya üçlü olmaları benim için önemli değil. Bunlar Tahirî, Bayram ve Sungur Ağabeylerdir. Kendi aranızda konuşun. Hanginiz almak istiyorsa gelin, hemen size devredeyim.” Tabiî ağabeyler itiraz etmememden çok memnun oldular. (Bundan sonrasını duyduğuma göre anlatıyorum.) Biz oradan ayrıldıktan sonra, kendi aralarında konuşmuşlar. Üçü bir arada teklifine hiç yanaşmamışlar. Tahirî ve Sungur Ağabeyler de üstlenmemişler. O arada, Said Özdemir Ağabey, “Ben devralırım” demiş. Bayram  Ağabeyin canı sıkılmış. “Demek bu meselede bizi sen tahrik ediyordun. Böyle şey nasıl olur?” diye aralarında münakaşa çıkmış. Aynı yer ve zamanda kararlarını değiştirmişler: “Bu işi yine en iyi Kutlular yapar. Madem ki o, bize devretmeyi gönül rızasıyla kabullendi, istedi; bu onun samimiyetini gösterir. Biz de ona güvenelim” demişler. Sonra beni çağırdılar: “Kutlular, biz konuştuk. Gösterdiğin samimiyetten dolayı Allah senden razı olsun. Biz tekrar ağabeyler olarak gazetenin de, yayınevinin de senin üzerinde kalmasına karar verdik. Hayırlı olsun, teşekkür ederiz” dediler. Ondan sonra da birlikte çalışmalarımız tâ 1981’e kadar devam etti.

YARIN: Ağabeylere hürmetim vardı

Fotoğraf: Yeni Asya - Arşiv

Okunma Sayısı: 1349
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı