"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası

Caner KUTLU
08 Mart 2018, Perşembe
Evrenselleşmek, Medenîleşmek, Cemaatleşmek... -14-

Rönesans bir taraftan Batı’da İslâmî değerlerin gelişimini (aslında Batı’nın İslâm’a dönüşümünü) işleyen bir tarihi başlattı. Diğer taraftan da Batı’nın tahrif edilmiş ve nesli kesilmiş inanışlarının kaba kuvvet ve kör bir estetikle Doğu’yu işgaline (buna kültür dendi) yol açtı. 

Ancak Batı durumu sindiremedi, tatmin de olamadı. İnsanı ve tabiatı tanımayan “kültür” sadece akıl, mide, ruh, kalp obezitesi üretti. 

Bugün popüler kültürün geldiği sonuç: Obezite. Şu halde, tarih yeni bir başlangıcı mecbur kılıyor. Çünkü kültür evrensel, medenî, manevî ve yüksek bir hayata imkân vermiyor. Bu anlaşıldı. Batı “tevhid”e yaklaşmanın kaçınılmaz sonuçlarını biraz daha ötelemek konusunda ısrar ettikçe insanlık türünün sonunu hazırladığının farkında... Ancak yeni “başlangıç”lar istiyorlar. 

Bir ateist olan Alain de Botton, “dinlerin durum ve olaylara yaklaşımına, seküler kültürün eksik olduğu, ihtiyaçlar duyduğu noktalarda ilham verici bir başlangıç noktası olarak bakmak istiyorum” diyor: “Dinin düşüşe geçtiği dönemde inşa edilen kütüphane, tiyatro ve üniversitelerin mimarisine baktığınızda, insanların ortak zaman geçirebilecekleri san’at ve kültür tapınaklarıyla, eğitim tapınaklarıyla atalarımızın din boşluğunu doldurmaya çalıştığını görüyoruz” diye anlatıyor. Bu sebeple “dinsiz tanrı”dan “tanrısız din”e: Ateizm 2.0 sürümü ile ortaya çıkıyor. 

Gerekçelerini de şöyle sıralıyor: 

Topluluk hissi, meselâ, dinin barındırdığı olağanüstü bir güç. Öteki insanlarla kutsal bir yerde nasıl bağlanılacağı fikri üzerine düşünmeliyiz.

Bir de ahlâk kısmı var. İyi olmak ne demek? Nasıl farklı şekillerde değerlendiriliyoruz? Nasıl ve kimlere borçluyuz? En kötü dürtülerimizi nasıl kontrol altında tutarız ve en iyi güdülerimizi nasıl besleriz?

Üstünlük kelimesi... Alt benliklerimize nasıl üstünlük kurarız? Bilincimizin daha cömert, daha affedici, zamandan bağımsız bir alanına nasıl erişiriz? 

Teorik ve faal bilgiler arasında fark var; dinler bu farka hitap ediyor ve bazı bilgileri canlı tutmaya çok hevesli. 

Bazı şeyleri sürekli tekrar etmelerinin sebebi de bu: Teorik fikirlerin hayata geçirilebilmesi için insanları eyleme itiyorlar. Ve bu, seküler kültürle arada büyük bir fark oluşturuyor: Seküler kültür, insanlara hislerini ajandalarına ve kendi iç dürtülerine göre yaşama hürriyeti veriyor.

Dinler bize ortak insanlığımızı hatırlatıyor. Bize zihnin bir çeşit evrenselliğini, kozmopolitliğini sunuyorlar. Bu da ibadethaneleri yabancıların ağırlandığı, dışarıda kötü gözle bakılan şeylerin hoş karşılandığı yerlere dönüştürdü; aynı şekilde, din de insanları birbiriyle tanıştıran, birbirlerinin gözünde insancıllaştıran bir çeşit ev sahibi konumunda. 

Botton, sonuç olarak: “Kültürü sunma ve çerçeveleme şeklimizin değiştirilmesi gerektiğini düşünüyorum sadece” diyor, yani iş, daha inançlı olunması ihtiyacıyla ilgili. Bunu başaramayışımız, kültürümüzdeki tuhaf bir kör nokta.

De Botton daha önceleri “Felsefenin Tesellisi”nde de “Yunanca köklerinde kendini açığa vuran -Philo, sevgi, Sophia, bilgelik- felsefî anlayışa çok da abartıya kaçmayan bir sadâkatle bağlı; en tarifsiz acılarımızın sebepleriyle ilgili teselli edici, pratik bir kaç şey söyleme konusunda hevesli kişilerdi. İşte bana ancak bu adamlar yardım edebilirdi” diyerek felsefede teselli aramıştı. Ancak, burada da, meselâ Aristofanes’e göre aklı başında insanlar pirelerin kendi boylarından çok daha yükseğe sıçradığını, sivrisineklerin şuralarından buralarından vızıldadığını bilerek huzur içinde yaşarken, Sokrates sağduyuyla ilgili manik bir şüpheye kapılıyor; sonu gelmez bir açlıkla kafasının içini karmaşık soru ve cevaplarla dolduruyordu. Epikuros’tan Seneca’ya; insanın bitmeyen huzursuzluğu, alaya alınmaları; Montaigne’den: Bu dünyadaki esaretimiz süresince, içimizdekilerin ne tamamiyle bedenî, ne de tamamiyle ruhî olabileceğini düşünebiliriz; dolayısıyla insanı bunları birbirinden ayırmak zorunda bırakmak ona haksızlık olacaktır, sonucunu çıkaracaktı. Shopenhauer’dan Goethe’nin de içinde bulunarak Nietzsche’ye kadar.. Meselâ Shopenhauer: “Hayatı yaşamak üzüntü verici bir şey; ben de hayatımı hayat üzerine düşünerek geçirmeye karar verdim” diyecekti. Yani hayat yok düşünce vardı; bu şüphesiz “düşünüyorum o hâlde varım!” üzerinde bir şey değildi. Düşünceden ibaret bir hayat Nietzsche’de “keşke”lerden ibaretti: “Keşke verimli tarlalar olabilsek, o zaman derinliklerimizde hiçbir şey kullanılmadan kaybolup gitmezdi; o zaman her olaya, her nesneye, her insana kucak açar, bunları toprağımızın gübresi bilirdik.” Soru yine başa dönmekti: Öyleyse nasıl verimli olabiliriz?

Felsefecinin son sözü yine de teselli bekliyordu: Kendimizi iyi hissetmemizi sağlayan her şey bizim için iyi değildir. Bize acı veren her şey de kötü olmayabilir. 

Şükürler olsun! İslâmiyet’in tevhid anlayışı bütün bunlara baştan kapıları kapatıyor; çünkü tevhid sonsuz ve mutlak olanla günlük pratikleri mu’cizevî bir kolaylıkla her bir şahıs üzerinde gerçekleştirebiliyor. Sünnet-i Seniyye’nin fonksiyonları kültür gibi sun’î çatıları ancak birer zaman ve zemin içinde sınırlı olmaya mahkûm ediyor. Hakikate dokundurmuyor, asliyetin mücerred uzayına el sürdürmüyor. Çünkü insanın ve mahlûkatın imkân dairesindeki faaliyetleri herşeyden mücerred olan İlâhî fiil, sıfat, şuunat ve Zât’ın daire-i vücub’una sadece bir belirsiz gölge, bir hat, bir çizgi veya tecellinin bir formu olarak kalıyor. Nüfûz etmek, teselli vermek, ancak kudret-i İlâhiyeye mahsustur. İnsanın ürettiği bir hayat ancak hayatı verene karşı bir “yapıp ettiklerinizden sorumlusunuz” hitabına muhatap ediyor: “Seni yalanlarlarsa, “Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız sizedir; siz benim yaptığımdan sorumlu değilsiniz, ben de sizin yaptığınızdan sorumlu değilim” de.” (Yunus Sûresi-41) 

O hâlde Bediüzzaman’ın “hayâlatı süpüren” sorusunu tekrar etmek gerekir: Hakikî teselli nerededir? Kültürün “alüfte fistanı giydirdiği” dünyalarının yüzünde mi? “Ve âhireti unutturacak, dünyaya bağlandıracak, neticesiz, manen sukut, zahiren terakki denilen şimdiki nevi hareketinizde midir? Ve uhrevî nur, sinemada mıdır? Ve hakikî teselli, tiyatroda mıdır?” (Mektubat) 

O halde şu tesbit tarihi yeniden başlatacaktır: “Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhya-yı din ile olur şu milletin ihyası. İslâm bunu anladı...” (Sözler) Buradaki millet pekâlâ “insan milleti” olarak da karşılanabilir.

Okunma Sayısı: 2314
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı