"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Edep ve ahlâkın kaynağı: Sünnet-i Seniyye

Caner KUTLU
10 Ağustos 2017, Perşembe
Evrenselleşmek, Medenîleşmek, Cemaatleşmek... -6-

Bediüzzaman insanî bütün iyilik ve değerlerin biriktiği (medine-i fuzlâ) havz-ı ekber olarak “nebevî tarihi” görüyor. İnsanlığın temsil ettiği seviye (telâhuk-u efkâr) başka bir kaynağa sahip değildir ve olamaz. Bunun da “ahlâk” ve bileşenleri “edeb” olarak toplumda görüneceği aşikârdır. İnsaniyetin ulaşabileceği hatt-ı vasatı olan “Sünnet-i Seniyye” her türden “edeb”in kaynağıdır: “Sünnet-i Seniyye, edebdir. Hiçbir mes’elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın! 

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: “Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeblendirmiş.” Evet siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen, kat’iyyen anlar ki: Edebin enva’ını, Cenâb-ı Hak habibinde cem’etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyyesini terk eden, edebi terk eder. [Edepsiz kişi Allah’ın lütfundan mahrum olur] kaidesine mâsadak olur, hasaretli bir edebsizliğe düşer.” (Lemalar) 

Etyen Mahçupyan, yazısında, Cumhurbaşkanı’nın Almanya için: “Hasbelkader yakaladıkları zenginlikle şimdi tehdit etmeye kalkıyorlar” diyerek genelde Batı hakkında “hasbelkader” ulaşılmış medenîyet imasını eleştiriyor (hasbelkader TDK sözlüğündeki gibi “kaderden dolayı” anlamında kullanılıyor)... 

İbn-i Haldun’a göre de “insaniyet”i ifade etmesi sebebiyle döngüsel bir yapıya bürünen medeniyet, gerek coğrafî ve tarihî, gerekse dinî ve kültürel gerekçelerle alt paydaşlara ayrılabilmektedir. Bu bağlamda medeniyet kavramının içerisinde, kendi iç dinamiklerinin benzerliği dolayısıyla İslâm medeniyeti, Batı medeniyeti veya Roma medeniyeti gibi özel medeniyet türleri kendisine yer bulabilmektedir. Farklı unsurlar, şahıslar, toplumlar düşünceler, olaylar, sonuçlar ve süreçler adeta bir halıya atılan ilmekler misali, medeniyet örgüsüne dahil olurlar. Bu yolla hem insaniyeti hem de kendilerini onunla birlikte ifade ederler. Ancak, medeniyetin öznesi konumundaki insan, onun varlığına katkı sağladığı gibi, yıkılmasına da etki etmektedir. Bu sebeple medeniyetlerin yükselişinden, ilerlemesinden söz edilebildiği gibi yıkılışından ve gerilemesinden de söz edilebilmektedir. O halde “ahlâk” meselesi buradaki kritik unsur olacaktır.

Bediüzzaman tekil medeniyet çoğul medeniyetler tartışmalarında “insaniyet” dediği medeniyeti ikiye ayırıyor: İnsaniyet-i kübra olan medeniyet dinlerin bütününü ifade eden silsile; diğeri de insaniyet-i suğra, çağa ve insan üretimine bakan bildiğimiz medeniyet (meselâ, medenî mü’min, medenî kâfir ayrımı yapıyor) olarak düşünülebilir. Dolayısıyla birincisi tekil, ikincisi çoğul medeniyet kavramını ifade ediyor, denebilir. 

Mahçupyan medeniyet tahtasında geride kalmış toplumlar olarak “mesele”yi şöyle görüyor:

“Mesele başarılı olabilmemiz için her şeyden önce durumun gerçekçi bir tahlilini yapabilmemiz gerektiği… Bu da karşı tarafın rasyonalitesini doğru okumayı ve bu bağlamda karşı tarafın bizi nasıl değerlendirdiğini kavramayı gerektiriyor. Sorun şu ki, biz kendimize açık yüreklilikle ‘bakmayı’ bile beceremiyorsak, başkalarını doğru anladığımıza nasıl emin olabiliyoruz? Aslında cevabı biliyoruz… Çoğumuz söylediklerimizin gerçeği yansıttığından pek emin değiliz, ama öyle imiş gibi tekrarlamak hasbelkader hoşumuza gidiyor.”

Cumhurbaşkanı’nın ifadesi gerçek dışı değil, ancak eksik... Mahçupyan’ınki de öyle... Mahçupyan’ın düşüncesi, rölativizmi, bütünü parçalayıp herhangi birini hüküm olarak almak gibi bir tehlikeyi taşıyor. Ya da o kadar parçalıyorsun ki, sonrası için elinde bulabildiğin bir kısmı yeterli oluyor.  Cumhurbaşkanı’nın ifade biçimi de diğer taraftan rölativizme dalmış zihinleri önyargılara fazlaca teslim eder bir durum ihtiva ediyor. Sonuçta her iki taraf da zihnî bir değişimin gerekliliğini kabul edecek gibi duruyor. 

 Bediüzzaman da Avrupa’nın galebesini zamanın gereği “hasbelkader” yönünü kabul ediyor: 

Ey Müslüman! Aldanma! Başını indirme! Paslanmış bîhemta bir elmas, daima mücella cama müreccahtır. Zahiren olan İslâmiyetin za’fı, şu medeniyet-i hazıranın, başka dinin hesabına hizmet etmesidir. Halbuki şu medeniyet suretini değiştirmesi zamanı hulûl etmiştir. Suret değişirse, kaziye bilâkis olur. Nasıl şimdiye kadar bidayetinde söylenildiği gibi, nerede Müslüman varsa Hıristiyana nisbeten bedevi, medeniyete karşı müstenkif ve soğuk davranır ve kabulünde ıztırab çeker. Suret değişse başkalaşır. (Sünûhat) 

Ancak.. Avrupa medeniyetinin tarihin bu seyrindeki önceliğinin tarihten süzülen “değerler” diyebileceğimiz “telâhuk-u efkâr”ı doğru biçimde sahiplenişini de (motif olarak da olsa kullanışını) önde tutma gereği ihmal edilmemeli. Mehmet Âkif’in bir Berlin gezisi sonrası söylediği “İşleri var dinimiz gibi, dinleri var işimiz gibi” hem şaşkınlığı hem de gerçekçi analizler yapma cesaretini ortaya koyuyordu. Burada tartışılan neyin doğru neyin yanlış olduğu, Avrupa’nın üstünlüğünün sebepleri ve gereklerini doğru ayrıştırmakla oradan günümüze “hakikat sonrası” edepsizliğine getiren Batı’nın İslâm’a karşı aşamadığı “hak din” sorunlarıdır. Aynı ayrıştırma gereği “ahlâk” için de geçerli. Ki Bediüzzaman’ın “ikinci Avrupa” diyerek bahsettiği çoğunlukla ahlâk problemleridir. 

Yani Avrupa ile ilişkimiz muhabbet değil (çünkü: “Gayr-ı meşrû muhabbetin âkıbeti, mükâfatı, mahbubun gaddarane adavetidir” (Sünûhat) medenîyete ait değerlerin (mü’minin yitiği olan) “telâhuk-u efkârı” teslim almak için geri dönmekten ibarettir. Ahlâk ise bu alanın neredeyse (tamamen değil, çünkü bazı ahlâkî değerler Avrupa elinde bir başka “yitiğimiz” durumundadır) dışındadır. Bediüzzaman’ın “Suret değişirse, kaziye bilâkis olur” daha çok bu alanı kapsar.

Etyen Mahçupyan bir başka yazısında muhafazakâr entelektüel sorununu ele alırken “zihniyet”ler üzerinden giderek “ahlâk”ı sorguluyordu. Burada medeniyetlerin kendi ahlâkları (“etik”) ile din kaynaklı “ahlâk” arasındaki açıklıkla birlikte Mahçupyan’ın “cemaat” eleştirisine gelmesi de meselenin tabiatına uygundur. Çünkü medenîleşmekle cemaatleşme arasındaki bağın “doğru” kurulması gereği açıktır. Bu da “evrenselleşme” içinde geleceğe yönelik bir ümidi saklar. Bediüzzaman da yüzyıl öncesinde meseleyi bu şekilde ele almaya başlamıştı. Münâzarât bunun eseridir. Neticede “Ümitvâr olunuz!” ifadesinin bir parçası buradadır. 

Okunma Sayısı: 4490
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı