"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Emek ve ittihad (4)

Caner KUTLU
15 Haziran 2017, Perşembe
Çeklerin meşhur siyaset adamı Vaclav Havel komünizm sonrası kapitalizm durumunu şöyle kıyaslıyordu: Sosyalizm döneminde eşit olarak fakirdik.. Kapitalizmle birlikte eşit olmayan şekilde zenginiz…

Bir dönem Dünya Bankası baş ekonomistliği yapan Kaushik Basu, aynı zamanda klâsik liberal teorinin bir eleştirmeni, kitabında küreselleşmenin olumlu etkilerini ayakta tutmak için “kârların paylaşımı” teklifini ortaya atıyor. 

Buna göre: “Küreselleşmenin halihazırdaki işleyişinde, yoksul kimseler birbirleriyle yarış halinde. Ama bu yarışın sonucunda kâr artıyor; dolayısıyla eşitsizlikler de artıyor. ABD’deki hanelerin ortalama geliri, meselâ, 1998 ile bugün arasında değişmedi. Oysa ABD’de önemli bir büyüme yaşandı; bu da bu durumun en yüksek gelirlilere yaradığı anlamına geliyor. Dolayısıyla sorun, gelişmiş ülkelerin emek güçleriyle gelişmekte olan ülkelerin emek güçleri arasındaki bir kavgada değil; emekle sermaye arasındaki klâsik kavgada. Bu durumun bilincine varmak, küreselleşmeyle ilgili perspektifimizi değiştirme imkânı verir.

“Küreselleşmede muazzam bir yeniden dağıtım ihtiyacı var; bunun sonucu olarak da, bugünkü gibi yoksulluğun paylaşıldığı bir anlayıştan, kârların paylaşıldığı bir biçime geçilmesini teklif ediyorum. Fabrikaların yurtdışına çıktığı ülkelerdeki emekçilere yeniden dağıtılacak, kârlardan % 10’luk bir vergi biçimini alabilir bu. Zengin ülkelerin ahalilerinin gelişmekte olan ülkelerin kalkınmasına ilgi göstermesini sağlayabilecek, evrensel kâr hakkının bir biçimi olur bu. Tabiî olarak başlangıçta müsaderelere başvurulacaktır; servet sahibi kişiler servetlerinin bir kısmını kaybedeceklerdir; ama bu, işbirliğinin de başlangıcı olacaktır. Ve küreselleşmeyle bencilliğin aynı şey gibi görülmesine son vermeye doğru da ilk adım.”

Dünya ekonomisinin günümüzdeki “özel olarak bunaltıcı” durumunu da şöyle tanımlıyor: Uluslar arasındaki rekabet tehlikeli bir yarışa yöneltiyor. En eşitlikçi ülkeler küreselleşmenin halihazırdaki bağlamında ayakta kalmak için eşitsizlikleri arttırmaya mecburlar. Düşük eşitsizlik düzeyli bir ülke olan Japonya’nın durumu böyle oldu; fakat şirketler bundan fena etkilendiler, çünkü küreselleşme bağlamında o toplumsal yapıyı korumak imkânsızdı. Yirmi yıldır Çin ve Hindistan’da da eşitsizlikler artıyor. Buna yeterince dikkat gösterilmiyor bence. Ama meselâ Ortadoğu’daki çatışmaların da bu bölgelerdeki istihdam durumunun bozulmasıyla bağlantılı olduğunu düşünenlerdenim”.

Bediüzzaman’a göre de, eşitlik olmadan adalet olmaz. O halde eşitlik de, adalet gibi, bencillik ile değil bir “kudsiyet”e dayanma zorunluluğu ile mümkün olacağı gerçeği, Basu’nun baştaki “...hiç bitmez ve tükenmez bir menba” (Münâzarât) olan zekâtın küresel açılımlı bir niteliğe geliştirilebilecek olan teklifi ile düşünülecek olursa kaçınılmaz olarak dünyanın önündedir.

“Sofiye meşrebinden kat’-ı nazar, İslâmiyet vasıtayı red, delili kabul ve vesileyi nefiy, imamı isbat eder. Başka din, vasıtayı kabul eder. Bu sırra binaendir ki; Hıristiyanda servet ve rütbece yüksek olanlar, ziyade dindardır. İslâmiyette avam ise, servet ve rütbece yüksek olanlardan ziyade dine merbuttur. Zira bir zîrütbe enaniyetli bir Hıristiyan, ne derece dinde mütesallib ise, o derece mevkiini muhafaza ve enaniyeti okşar, kibrinde imtiyazından fedakârlık etmez. Belki kazanır. Bir Müslim ne derece dine mütemessik ise, o derece kibrinden, gururundan, hattâ izzet-i rütebîden fedakârlık etmek gerektir. Öyle ise, kendini havas zanneden zalimlere, mazlûmîn ve avamın hücumu ile, Hıristiyanlık havassın tahakkümüne yardım ettiğinden parçalanabilir. İslâmiyet ise dünyevî havastan ziyade avamın malı olduğundan, esasat itibariyle müteessir olmamak gerektir.” (Sünûhat) 

Yeni dönemde ancak “serbestiyet ve malikiyeti” tesis ile “emeğin ve eşitliğin” yükselmesi halinde mevcut sistemin bütün sıkıştığı yerlerde genişleme ve gelişmeye vesile olabileceği görülüyor. Bu sebeple emeğin ve emeğe değer veren oluşumların dine, İslâm’a sarılmayı tek çıkar yol kabul etmesi gerekecektir. (Tabiî diğer taraftan; Müslümanlar’ın da zenginlik ve güçlerin artışı oranında dinlerinin gereği olarak “kibir ve gurur”dan kurtulabilmeleri şartıyla). 

Dostoyevski’nin şu notundaki hatırlatma dünyanın geldiği noktayı ifade açısından önemli:

“Güç, kanın sıkıştığı yerde yatar. Fakat bu gücün kan akıtanlarda değil de kanı akıtılanlarda olduğunu yalnızca üç kâğıtçılar fark edemiyorlar. Bu dünyanın kan kanunu budur.”

Elbette Hz. Ali’ye ithaf edilen ifadedeki gibi, mazlûmun zalimden intikamını alacağı gün (hesap günü) daha çetin geçecektir. 

Sosyalist düşünce için de “tarihin sonu” burasıdır: 

İki dehşetli harb-i umumînin neticesinde beşerde hasıl olan bir intibah-ı kavî ve beşerin tam uyanması cihetiyle kat’iyyen dinsiz bir millet yaşamaz. Rus da dinsiz kalamaz, geri dönüp Hıristiyan da olamaz. Olsa olsa küfr-ü mutlakı kıran ve hak ve hakikata dayanan ve hüccet ve delile istinad eden ve aklı ve kalbi ikna’ eden Kur’ân ile bir musalaha veya tâbi’ olabilir. O vakit dörtyüz milyon ehl-i Kur’âna kılınç çekemez. (Emirdağ-2)

Yoksa, Müslümanlar açısından tarihin bu dönemi için de durum şöyledir: 

“Cenâb-ı Hak kemal-i rahmetinden, şeriat-ı İslâmiyenin ebediyetine bir eser-i himayet olarak, herbir fesad-ı ümmet zamanında bir muslih veya bir müceddid veya bir halife-i zîşan veya bir kutb-u a’zam veya bir mürşid-i ekmel veyahud bir nevi Mehdi hükmünde mübarek zâtları göndermiş; fesadı izale edip, milleti ıslâh etmiş; Din-i Ahmedîyi (asm) muhafaza etmiş. Madem âdeti öyle cereyan ediyor, âhirzamanın en büyük fesadı zamanında; elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u a’zam olarak bir zât-ı nuranîyi gönderecek ve o zât da Ehl-i Beyt-i Nebevîden olacaktır. Cenâb-ı Hak bir dakika zarfında beyne’s-sema vel-arz âlemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir sâniyede denizin fırtınalarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin numunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadîr-i Zülcelâl; Mehdi ile de âlem-i İslâmın zulümatını dağıtabilir. Ve va’detmiştir, va’dini elbette yapacaktır. Kudret-i İlâhiye noktasında bakılsa, gayet kolaydır. Eğer daire-i esbab ve hikmet-i Rabbaniye noktasında düşünülse, yine o kadar makul ve vukua lâyıktır ki; eğer Muhbir-i Sadık’tan rivayet olmazsa dahi, her halde öyle olmak lâzım gelir ve olacaktır diye ehl-i tefekkür hükmeder.” (Mektubat) 

Okunma Sayısı: 2188
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Ramazan Çalışan

    15.6.2017 16:59:00

    Uzun bir zaman,büyük bir emek ve gayretlerle bize sunduğunuz bu degerli yazılarınızı okumak,bizim bir kaş dakikamızı alıyor.Okumamayı büyük bir kayıp olarak görüyorum.Elimde bir iksir veya sihirli bir değnek olsa insanların okuması için kullanırdım.OKUMAYI GEÇ KEŞFEDEN BİRİ OLARAK Önce kendime ve okuma özürlü herkes için üzülüyor ve dua ediyorum.Yıllar önce"Kitap dolusu bir evim, çiçek dolusu bir bahçem olsa başka bir şey istemem"sözünü şimdi yeni anlamaya başladım.

  • ali yeşilkaya

    15.6.2017 13:52:25

    caner kardeşim, yazılarını ilgi ve hevesle takip ediyorum.siyasete,içtimaiyata hevesli bir iktisatçı olarak çok faydalanıyorum. risale-i nurun şerhi manasını bihakkın ifa eden yazılarının ilerleyen zamanda bir kitap olarak neşri çok yerinde olur. devamını bekliyoruz...

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı