"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Şûrâ ve ihlâs

Caner KUTLU
14 Haziran 2018, Perşembe
Evrenselleşmek, Medenîleşmek, Cemaatleşmek... -28-

Bediüzzaman iç ve dış tehdit ile huzur ve güvenlik sorunlarının çözümü için demokratik tavrın özü ve esası olan danışma “şûrâ” müessesesinin ihlâs düsturları ile mezcinden (sistemler) mükemmel neticeler verebilir, düşüncesindedir. Buradaki sır ise “fedakârlık” olan bir yüksek haslettir. Bediüzzaman’a göre başka çare de görünmüyor: 

“Eğer denilse: Neden şûrâya bu kadar ehemmiyet veriyorsun? Ve beşerin, hususan Asya’nın, hususan İslâmiyet’in hayatı ve terakkisi nasıl o şûrâ ile olabilir?

Elcevab: Nur’un Yirmibirinci Lem’a-i İhlasında izah edildiği gibi; haklı şûrâ ihlâs ve tesanüdü netice verdiğinden, üç elif, yüzonbir olduğu gibi, ihlâs ve tesanüd-ü hakikî ile üç adam yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakikî ihlâs ve tesanüd ve meşveretin sırrı ile, bin adam kadar iş gördüklerini çok vukuat-ı tarihiye bize haber veriyor. Madem beşerin ihtiyacatı hadsiz ve düşmanları nihayetsiz ve kuvveti ve sermayesi pek cüz’î; hususan dinsizlikle canavarlaşmış, tahribatçı, muzır insanların çoğalmasıyla elbette ve elbette o hadsiz düşmanlara ve o nihayetsiz hâcetlere karşı, imandan gelen nokta-i istinad ve o nokta-i istimdad ile beraber hayat-ı şahsiye-i insaniyesi dayandığı gibi hayat-ı içtimaiyesi de yine imanın hakaikından gelen şûrâ-yı şer’î ile yaşıyabilir. O düşmanları durdurur, o hâcetlerin teminine yol açar.” (Hutbe-i Şamiye) 

Bugünkü bir kısım “siyaset”lerin tamamen aksine Bediüzzaman’ın çok önemli temel bir sabit nokta üzerinde durduğunu söylemek gerek: 

“Husûmet ve adavetin vakti bitti. İki harb-i umumî adavetin ne kadar fena ve tahrib edici ve dehşetli zulüm olduğunu gösterdi. İçinde hiçbir fayda olmadığı tezahür etti. Öyle ise, düşmanlarımızın seyyiatı, -tecavüz olmamak şartıyla- adavetinizi celbetmesin. Cehennem ve azab-ı İlâhî kâfidir onlara..

“Bazan insanın gururu ve nefisperestliği, şuursuz olarak ehl-i imana karşı haksız olarak adavet eder; kendini haklı zanneder. Halbuki bu husûmet ve adavetle, ehl-i imana karşı muhabbete vesile olan iman, İslâmiyet ve cinsiyet gibi kuvvetli esbabı istihfaf etmektir, kıymetlerini tenzil etmektir. Adavetin ehemmiyetsiz esbablarını, muhabbetin dağ gibi sebeblerine tercih etmek gibi bir divaneliktir.

Madem muhabbet adavete zıddır. Ziya ve zulmet gibi, hakikî içtima edemezler. Hangisinin esbabı galib ise, o hakikatıyla kalbde bulunacak; onun zıddı hakikatıyla olmayacak. Meselâ: Muhabbet hakikatıyla bulunsa, o vakit adavet şefkate, acımağa inkılâb eder. Ehl-i imana karşı vaziyet budur. Yahut adavet hakikatıyla kalbde bulunsa, o vakit muhabbet mümaşat ve karışmamak, zahiren dost olmak suretine döner. Bu ise tecavüz etmeyen ehl-i dalâlete karşı olabilir. Evet muhabbetin sebebleri; iman, İslâmiyet, cinsiyet ve insaniyet gibi nuranî, kuvvetli zincirler ve manevî kal’alardır. Adavetin sebebleri, ehl-i imana karşı küçük taşlar gibi bir kısım hususî sebeblerdir. Öyle ise bir Müslümana hakikî adavet eden, o dağ gibi muhabbet esbablarını istihfaf etmek hükmünde büyük bir hatadır.

“Elhasıl: Muhabbet, uhuvvet, sevmek İslâmiyetin mizacıdır, rabıtasıdır. Ehl-i adavet, mizacı bozulmuş bir çocuğa benziyor ki, ağlamak ister, birşey arıyor ki onunla ağlasın. Sinek kanadı kadar ehemmiyetsiz bir şey, ağlamasına bahane olur. Hem insafsız, bedbîn bir adama benzer ki, sû’-i zan mümkün oldukça hüsn-ü zan etmez. Bir seyyie ile on haseneyi örter. Bu ise, seciye-i İslâmiye olan insaf ve hüsn-ü zan bunu reddeder.” (Hutbe-i Şamiye)

Bu noktadan, Bediüzzaman’ın ihlâs düsturlarını geleceği kuracak müsbet hareketin merkezine yerleştirmesi, modern dönemin ileriki açılımlarında yüksek yeni değerler ortaya çıkarabilecek olmasındandır. Muhabbet ve şûrâ gibi... Buralarda ihlâs doktrini bir anda pek çok “değerler” parçacıklarını ortalığa saçıyor. Ufuklar aydınlanıyor.  

Hatemi’nin kurumsallaştırdığı “medeniyetler diyaloğu” kavr-amının mu’cidi, Henry Corbin’in heryıl Kum’da Allame Tab-atabaî’yi ziya- retiyle gerçekleşen meşhur felsefe buluşmalarında Seyyid Hüseyin Sadr’la birlikte müessisi ve kâtibi Daryuş Şayegan’dı. Henry Corbin nitelikli çalışması “İslâm Felsefesi Tarihi”ni şöyle bitiriyordu: “... Haklı olarak geleneksel uygarlıklarının yapısını tahrip eden Batı etkisinden söz edilmektedir. Bunun tersi olan bir şeyden de söz etmek gerekir. Bunca yüzyıldan sonra ilk defa sahip olduğumuz imkânlar her biri İbrahimî geleneğin bir dalında çalışan araştırmacıların birbirleriyle iletişim içine girmesine imkân vermektedir. Tecrit durumunun yerini karşılıklılık almalıdır. Çünkü günümüzün koymuş olduğu devasa problemlere ancak bütün olarak bu gelenek karşı koyabilir. Müslüman metafizikçilerimizin verdiği ders, bâtınîliklerin, yani iç dünyaya önem vermelerin bir iç yeniden doğuş olmaksızın mümkün olduğunu düşünmemiş olmalarıdır. Bir gelenek, ancak sürekli bir yeniden doğuş olduğu taktirde canlı olabilir ve canlı bir şey aktarabilir.”

Corbin’in söyledikleri muhtemelen san’atta ve bilimde ortaya çıkan “arttırılmış sanal gerçeklik” görüşünün yansımaları olan çalışmalarla da destekleniyor. Bugün insanlığın geldiği aşamada evrensel bir bakış iki yolun ortasında bulunuyor: Birincisi, insanların “elleriyle” üretecekleri yeni ve “çok tanrılı” bir dönem ve ikincisi, eşyanın komp- leks yapısının “hakikatini” ifade edecek metafiziğin gün yüzüne çıkabileceği “asıllar ve menbâlar” âlemlerine ulaşabilme yeteneğinin kazanılması ile insanlığın yeniden kurulması (veya kurtarılması). O halde bir soru daha: Bediüzzaman’ın ihlâs düsturlarından biri “rabıta-i mevt”, yani ölüm bağı; Bunun evrensel karşılığı nedir?  

Costica Bradatan “Fikirler İçin Ölmek”le gelinen yeri aslında insanlık tarihinde “hep olan” olarak anlatıyor: “Felsefe yalnızca bizlere ölme san’atını sunabildiği müddetçe bir yaşama san’atı olarak görülebilir.” Bu durumda “Şehitlik, özünde bir maddeselliği bozuma uğratma tasarısıdır.” Neticede bu durum “şehit-filozofların” kurban iktisabının ardından kamusal muhayyilede nasıl başkalaştığını açıklayabilir. Filozoflar da bir çok vak’ada “kurucu figür”e dönüşebiliyor. O halde “Sokrates’i bu kadar büyük yapan şey baldıran zehridir” diyen Seneca “Haklı değil midir?” diye sorulabilir Bradatan’a göre de. Bediüzzaman’a “Hangi cem’iyettensin?” diye sorduklarında; “Şüheda cem’iyetindenim” (Sünûhat) cevabını vermişti. “Biz muhabbet fedaileriyiz...” ifadesi muhabbet ile fedailiğin değer kazandıran füzyonunu ortaya koyuyordu. Buna Bediüzzaman’ın “ahiret âlemleri” diye açıkladığı; insanların zaten ölümlerle bire-bir olarak katıldıkları ve haşir ile tamamen alt-üst olacak bir “tebeddül” ile mümkün olacak “gerçeklerle yüzleşme mekânlarıdır” medeniyetin kurucu unsurlarının arzuladığı son nokta. Dinin en büyük dört esasından biri de budur: Haşir. Bununla ilgili sayısız deliller Kur’ân, sünnet ve “insan”dan çıkarılabilir. 

Okunma Sayısı: 2552
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı