Büyük iddialarla, iç savaş kargaşasındaki Suriye’de küresel güçlerin emperyal hegemonya ve çıkarları hesabına çoğu yabancılardan devşirme başta IŞİD ve PYD/YPG olmak üzere terör örgütlerini çökertmek iddiasıyla başlatılan Fırat Kalkanı Harekâtının referandum sürecinde aniden sonlandırılması dikkat çekici oldu.
Her ne kadar 24 Ağustos’tan bu yana yedi aydır sürdürülen harekâtın başında “hedef”in Türkiye için tehdit teşkil eden IŞİD terörünü uzaklaştırmak olarak belirtilmesine, El Bab’ın kuşatılması sonrası Cumhurbaşkanı’nın, ardından Genelkurmay Başkanı ve hükümet sözcüsünün “El Bab’la harekât sona erecek” sözlerine rağmen bir başka aşamaya geçilmişti.
Türkiye ve Rusya’nın garantör olup İran’ın katıldığı Astana görüşmeleriyle ateşkes ve barış için “siyasi çözüm” işâretlerinin verildiği vetirede, Trump’ın yeni CIA Direktörü Pompe’nin Ankara temasları sonrası çıktığı Körfez turunda Cumhurbaşkanı’nın, “El Bab sonrası sırada Münbiç ve Rakka var; dört-beş bin kilometre karelik alan kontrol altına alınacak!” çıkışı kamuoyunda ve hatta hükümet çevrelerinde şaşkınlıkla karşılanmıştı.
Bunun üzerine bölgeyi bilen askerler ve terör uzmanları, ABD’nin desteğiyle PYD’nin kontrolündeki Münbiç ile on binlerce militanın, en az on dört bin gözü dönmüş canlı bombanın çöreklendiği “IŞİD’in başkenti” denilen Rakka operasyonlarının çok daha uzun süreceği ve çok daha kanlı bir maceraya sürükleyeceği ikazında bulunmuşlardı.
“KUZEY SURİYE KORİDORU”NUN ÖNÜ AÇILDI!
Ne var ki söz konusu uyarıları yapanlar “iktidara iliştirilmiş medya”da “korkaklık”la itham edilip neredeyse “vatan hâinliği”yle suçlanırken, önce 29 Mart’taki son MGK toplantısı bildirisinde “harekât başarıyla sonuçlanmıştır” ifadesiyle harekâtın bittiğinin sinyalleri çakılması; iki gün sonra Genelkurmay’ın “harekâtın tamamlandığı” açıklaması bir dizi istifhamı gündeme getirdi.
Düşülen vartada Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü, “Bundan Türkiye buradaki güvenlik risklerine ilgisiz kalacak ya da angaje olmayacak gibi bir mana çıkartılmamalı” dese de; Milli Savunma Bakanı, “Fırat Kalkanı operasyon olarak sona erdi. İki bin kilometrekare DEAŞ’tan tamamen temizlendi, bölgeden Türkiye’ye yönelen tehdidin önüne geçildi, özellikle PYD’nin kantonları birleştirmesi suya düştü” diye “başarı”dan dem vursa da, Türkiye’nin yine masada kaybettiği görülüyor.
Strateji uzmanlarının değerlendirmesiyle, “Kestirilemez, belirsiz hedefler verdiğinizde ABD ve Rusya Türkiye’yi çevrelediler. IŞİD ile cephemiz kalmayınca ‘Tüm terör örgütleriyle mücadele edeceğiz’ dedik. Ama kapasitemiz kalmadı, gerçekliği bükemedik. Ankara, Trump ve Putin arasında sıkıştı. Bundan sonra Fırat’ın doğusu da, batısı da Amerika ve Rusya arasında kalacak…”
Zira en üst düzeyde “harekâtın hedefi” olarak gösterilen başta IŞİD ve terör örgütleri bölgeden temizlenmediği gibi, ABD ile Rusya’nın anlaşmasıyla “kurtlar sofrası”nda Ankara’nın ısrarlı taleplerinin aksine, Münbiç’ten Afrin’e Fırat’ın doğrusu da, batısı da -Türkiye’ye verilmeyip- açıkça PYD/YPG’ye peşkeş çekildi.
Ve böylece, Ankara’nın tezlerinin tam tersine, Suriye’nin kuzeyinde Türkiye sınırında kantonların birleştirilmesinin önü açıldı; “Rojova/Batı Kürdistan koridoru devletçiği”ne zemin hazırlandı.
HAREKÂTIN “ANA AMAÇLARI” GERÇEKLEŞMEDİ
Neticede, Ankara, etkin diplomasi gücünü kullanan dirâyetli ve başarılı Adalet Partisi hükümetlerinin Dışişleri Bakanı merhum İhsan Sabri Çağlayangil’in tâbiriyle “fille yatağa girmenin ağır bedeli”yle karşı karşıya kaldı.
Bu durumda, MGK bildirisinde, “ülkemizin sınır güvenliğini sağlamak, DEAŞ terör örgütünün ülkemize yönelik tehdit ve saldırılarını önlemek, yerinden edilmiş Suriyeli kardeşlerimizin ülkelerine dönüşlerine imkân vermek ve Fırat Kalkanı Harekâtı bölgesinde huzur ve güven içerisinde yaşamlarını sürdürmelerini sağlamak maksadıyla yürütülen harekâtın başarıyla sonuçlandığı” cümleleri referandum öncesinde iç kamuoyuna yönelik propagandanın ötesine geçmiyor.
73 şehit verilip onca maddi ve mânevi fedakârlık ve emeklerle yapılan harekâtın ana amaçlarının hiçbiri gerçekleşmiş değil.
Kısacası, ufuksuz ütopik zikzaklı politikaların akıbetsizliği ortada. Ve Yeni Asya’nın zamanında yaptığı ciddi ikazların haklılığı bir defa daha okunuyor…