"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Adaylık tekliflerini hep geri çevirdim

03 Eylül 2018, Pazartesi 00:26
“Gel seni de bir yerden aday koyalım” şeklinde pekçok teklif aldım, hiçbir zaman kafamı çevirip tenezzül etmedim. Çünkü Nur Talebeliğinin, yüz milletvekilliğinden daha fazla hizmete vesile olduğuna inanmıştım.

Nur hizmetini daha yakından tanıma ve Türkiye’nin son elli, elli beş yılını Nurculuk perspektifinden değerlendirmek için...

Bir başka husus da evrad ve zikir meselesidir. Zübeyir Ağabeyin ifadesiyle, Üstad Hazretleri Büyük Cevşen’i devamlı şekilde vird olarak okurmuş; ama talebelerinin aynı şekilde her gün okumalarında bir ısrarı yokmuş.

Hatta biliyorsunuz, canlı bir hadise olduğu için anlatmakta fayda var. Risaleler basılıyor, her forma götürüldükçe Üstadımız bayram yapıyor. Ağabeyler İstanbul’da Büyük Cevşen’i basıyorlar. Üstada götürüyorlar, bekliyorlar ki Üstad yine memnuniyet göstersin. Bekledikleri gibi olmuyor. Üstad hiç memnun görünmüyor,  “Keçeliler! Milleti tarikatçı mı yapacaksınız?” diye uyarıda bulunuyor.

Bu ilginç bir olaydır. Ama Zübeyir  Ağabeyden ben şunu gördüm. Öyle fazla evrad ve ezkârın üzerine düşmeyi ve onların fazla okunmasını tavsiye etmezdi. Onun yerine Risale-i Nur’un daha bol okunmasını isterdi. Ölçü olarak, “Bir insan her gün bir defa Cevşen okuyacaksa, bunu da âdet haline getiriyorsa, en azından elli, altmış sayfa da Risale-i Nur okumazsa o tarikat-meşrep bir insan olur” derdi. Tarikat-meşrep insanlar hizmete fazla koşmaz, merdümgiriz, münzevî olurlar. Cevşen’in manevî cezbesine kapılıp orada kalırlar. Halbuki Risale-i Nur’un mesleği daha sosyal, hayata dönük, cemiyete dönük, ilme dönük çalışmayı gerektirmektedir. Dikkat edilirse Üstad Hazretleri’nin Nur Talebesi olma şartları içinde “Cevşen okuma” yok, ama “Risale-i Nur okuma” var.(...)

Zübeyir Ağabey bize, “Sen niye Cevşen okumuyorsun?” diye sormazdı. Çünkü zaten esasen bizim evradımız, tesbihatımızdır. Biz tesbihatı beş vakit namazın arkasından yapıyoruz. Evrad-ezkârda, vakit kıtlığı dolayısıyla da olsa gevşek olmama rağmen, tesbihatımı kesinlikle ihmal etmem. Acele işim bile olsa, namazdan sonra tesbihatımı mutlaka tamamlarım. Namazdan hemen sonra yapamadıysam da, ilk fırsatta mutlaka yaparım, tamamlarım. Tesbihatıma sadıkımdır.

Tesbihatın önemi, onun Üstadın günlük bir zikri olmasından kaynaklanıyor. O, Resulullahın (asm) yaptığı tesbihattır. Geniş kitle olarak ehl-i iman, en azından “Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahuekber” diyerek  tesbihatı yapmaktadır. Bir Nur Talebesi ise Üstadın gösterdiği salâvatları, esma-i İlâhiyeyi vird edinmelidir. Her namazdan sonra onun yaptığı şekilde yapmalıdır. Ben böyle anladım ve böyle de yapageliyorum. (...)

Bazıları, “Kutlular  sadece Risale-i Nur’un sosyal ve siyasî meselelerini bilir, hakaik-ı imaniye, marifetullah, tevhid gibi konularda zayıftır” şeklinde düşünürler. Görünüş açısından böyledir. Çünkü işim ve ağabeylerimin bana tevdi ettiği görev, yani gazetenin başında olmak ve benzeri görevler, sosyal hayatla ve siyasetle daha yakın bir ilişkiyi gerektirmektedir. Ayrıca bu gibi uğraşılar, dışarıdan daha cazip görünmektedir. Bunlar gibi sebepler dolayısıyla insanlar bana bu tarz soruları daha çok sorma ihtiyacı duymuşlardır. Tabiî cevaplar da sorular cinsinden olacağı için, sanki Risaledeki diğer hakikatler açısından benim pek bilgi sahibi olmadığım veya onlarla ilgilenmediğim gibi bir yanlış kanaat ortaya çıkmıştır. 

Burada bir hatıramı aktarmak istiyorum:

Bir gün başta Sungur Ağabey olmak üzere bazı ağabeylerle beraberdik. Tevhid, iman hakikatleri, muhabbetullah, marifetullah ile ilgili konular konuşuluyordu. Tabiî ben de anladığım kadarını aktardım. Sungur Ağabey hayretini gizleyemedi, “Kutlular! Sen fazla Cevşen falan da okumuyorsun, ama bunları nasıl biliyorsun?” dedi.

Kendisine yarı şaka yarı ciddî, “Ben Nur Talebesiyim ağabey. Bu durumu bir gurur meselesi yapmıyorum. Türkiye’de bu iman hakikatleri noktasında kimi otorite görüyorsanız, beni onlarla imtihan etmenize her zaman hazırım. Sizler bana daima içtimaî, siyasî meseleleri soruyorsunuz;  ben de o soruları cevaplıyorum. Ben istediğimden değil. Sürekli onlarla meşgul olduğumdan da değil” diye cevap verdim.

FİİLÎ SİYASETE DÖNÜP BAKMADIM

Kalbime siyasî meseleleri sokmadım. Siyasetten hoşlanan biri de değilim. Fiilî siyasete dönüp bakmadım bile... Defalarca, “Gel seni de bir yerden aday koyalım” şeklinde pekçok teklif aldım, hiçbir zaman kafamı çevirip tenezzül etmedim. Tenezzül etmedim, çünkü günümüz şartlarında yapılan siyasetin, milletvekilliğinin benden çok şey alıp götüreceğini biliyordum. Nur Talebeliğinin, yüz milletvekilliğinden daha fazla hizmete vesile olduğuna inanmıştım. Onun için de kafamı siyasî meselelere hiç takmadım. Siyasette bir şey aramadım. Siyasetçilerin tekliflerine hiçbir zaman sıcak bakmadım. Ama Üstadımın “yüksek siyaset”ini, Risale-i Nur’da yer aldığı şekliyle, her fırsatta anlatmaya, onları yaymaya çalıştım.

Bu ayağa düşmüş siyasetten nefret  ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmem. Çünkü Risale-i Nur’un o ulvî hakikatleri, böyle şeyleri konuşurken beni çok rahatsız eder. O yüzden böyle şeylerin konuşulduğu yerlerde bulunmam ve konuşanların arasına girmem.

Aslında, malâyani şeylerin konuşulduğu hiçbir yerde bulunmak istemem. Bu yüzden eski arkadaşlarımı terk ettim, akrabalarımın arasında zaruret olmadıkça bulunmak istemedim. Her fırsatta, elime imkân geçtikçe sadece Risale-i Nur okurum. Kesinlikle kitapsız gezmem. Uygun her vakitte, açıp Risale okurum. Yolda okurum, nerede olursa okurum. Kazara kitap yoksa ya da okuyamıyorsam, kâinat kitabını okur ve tefekkür ederim. Bu yüzden bir yerlere giderken benimle yol arkadaşlığı yapmak, bu açıdan zordur. Risale-i Nur’la veya hizmetle ilgili bir şey yoksa susar, tefekkür ederim.

Benim biraz şakacı, esprili yönüm olduğu söylenir veya biraz öyle bilinirim. Bunun sebebi, daima ciddî, konuşkan olmayan yönümden kaynaklanan olumsuz durumu perdelemeye yöneliktir. Çünkü birlikte çalıştığımız arkadaşlar, çok ciddî olmamdan, az konuşmamdan şikâyetçi oluyorlardı. Baktım bu durum onlara biraz sıkıntı veriyor, ondan dolayı, o havayı tadil etmek için ben bir takım insanlarla şaka yaparım, takılırım. 

Bazen manalı olsun diye, “Ölüm var!”  derim, “Ahiret var!” derim... O da bir şey kazansın diye. Bundan maksadım, o kişiye daha yakın olduğumu, sıcak olduğumu; ona ilgi gösterdiğimi, muhabbet göstermek istediğimi anlatmaktır. Bu davranışlar, yakınlığın ve samimiyetin, benim açımdan bir alâmeti ve nişanesidir.

YARIN: Zübeyir Abinin vefatı

Fotoğraf: Yeni Asya - Arşiv

Okunma Sayısı: 2498
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı