"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Bu cesareti nereden alıyorsunuz? İmanımızdan!

23 Eylül 2018, Pazar 00:01
Selimiye Kışlasında 1. Ordu Kurmay Yar Başkanı “İhtilâl olmuş, ordu idareye el koymuş, siz nereden cesaret alıyorsunuz da böyle hareket ediyorsunuz?” deyince ben hiç tereddüt etmeden, “Allah’a imanımızdan alıyoruz” dedim.

Nur hizmetini daha yakından tanıma ve Türkiye’nin son elli, elli beş yılını Nurculuk perspektifinden değerlendirmek için

Birinci Ordu Kurmay Yar Başkanı söze başladı: “Paşalarımız, komutanlarımız tarafından görevlendirildik” dedi. 

Hiçbir gereği yokken, benim hüviyetime baktı:

“Ben de Balıkesirliyim. Balıkesir’in Çepni Köyü’ndenim” dedi. Belki yakınlık kurma noktasında, ya da daha iyi niyetli olduğu için böyle bir yola başvurmuştu. Medenî bir insan görünümü vardı; konuşması da bir ölçüde o üslûp içinde gitti:

“Siz Türkiye’de ihtilâl olduğunu biliyor musunuz?” “Biliyoruz.”

 “Yani, ihtilâl olmuş, ordu meseleye el koymuş; bütün siyasî meseleler ve faaliyetlerin hepsi askıya alınmış; basın bu noktada kontrol altına alınmış; siz nereden cesaret alıyorsunuz da böyle hareket ediyorsunuz?”

Yani, “Bütün gazeteler sustu, siz susmadınız” demek istiyor. Ben hiç tereddüt etmeden, “Allah’a imanımızdan alıyoruz” dedim. “İhtilâl olması her şeyin, hukukun askıya alınması demek değildir. Aynı zamanda konsey başkanı Kenan Paşa da, ‘Bizi tenkit edebilirsiniz. Yalnız  hakaret edip, sövmeyin;  tenkitlerinizi bekliyoruz’ diye söylemiyor mu? Madem ki bu kapıyı açık bırakmış, tenkitlerimizi niye makul ölçüler içinde kullanmayalım?” diye devam ettim.

“Ama makul bir üslûp olmalı. Oysa siz, neler yazıyorsunuz öyle?” dedi. Oradan birkaç paragraf okudu. “Ne var bunda?”

“Yahu bu kadar sert tenkit olur mu? Ben vazifelendirildiğim için sizinle konuşacağım,” diye devam etti.

Ben bu ifadesinden, işi biraz zorlanarak yaptığı izlenimini edindim. Üzerine giderek moralinin bozulmasını sağlamaya çalıştım.

Çünkü onlar da emir kulu oldukları için -bu yönünü kendi itiraf etmişti-biraz üzerlerine gidince moralleri bozulmaya başlar.

Hemen sözünü kestim ve “Hep siz konuşup biz mi dinleyeceğiz? Yoksa bizim de konuşma hakkımız, cevap hakkımız var mı?” dedim. Beklediği bir üslûp değildi bu.

“Evvelâ ben konuşacağım, sonra size de söz hakkı vereceğim” dedi.

“Buyurun, konuşun” dedim. Sanki hâkim benim, ona konuşma hakkını ben veriyormuşum gibi.

“Bu ihtilâldir. Dolayısıyla ihtilâl meselesinde, ihtilâlciler göze aldıkları riskin büyüklüğünün farkındadırlar. Dolayısıyla, gayet tabiî sert tedbirler alma hakkına sahiptirler. Eğer ihtilâl başarılı olmazsa, gayet tabiî bu ihtilâlcilerin kelleleri de gider. Onun için de bunların sert davranmaları, temel hak ve hürriyetleri askıya almaları haklarıdır. Bunun için sizin bu tarz aşırı manasız tenkitleriniz, konseyi ve komutanlarımızı çok rahatsız ediyor. Biz defalarca ikaz ettik. Fakat bu ikazlarımızın pek kaale alınmadığını görüyoruz. Sizi son defa ikaz etmek için çağırdık. Yine komutanlarımız bunu hassaten söylüyorlar.  Altını çizerek söylüyorlar: ‘Eğer bu üslûbunuza, bu tarzınıza devam ederseniz sizi kapatacağız’ diyorlar.”

O bitirdikten sonra, ben kendisine bazı sualler sordum. Diğerleri de hâlâ oradalar. Ben kendilerine dedim ki:

CESARETİMİZİ ALLAH’A İMANIMIZDAN ALIYORUZ

“Kapamak noktasında takdir size ait. Ona biz karışamayız; ama doğruları makul ölçüde söylemek, o da bizim vazifemizdir. Biz cesaretimizi Allah’a imanımızdan alıyoruz. Bizim başka bir güvencemiz yok. Şunu da biliyoruz ki, ihtilâller daima geçicidir; kalıcı olan bizleriz. Yanlışları söylemek bizim vazifemizdir. Başka bir kastımız yok. Biz makul ölçüler içinde bunu hatırlatıyoruz. Meselâ, paşamızın kendi taahhüdü ve sözü var: ‘Bu siyasî partilerin kapatılması hususunu size sormadan yapmayacağız, sizin de reylerinizin bir değeri var’ diye. Biz, sadece sözünü hatırlatıyoruz. Ben de bu Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşıyım. Madem ki sorulacaktı, benim de reyim var. Sorulmayacaksa, niçin böyle bir taahhütte bulunuluyor. Biz buna istinaden, bundan da cesaret alarak bu yanlışlığı tenkit ettik.”

Hemen atıldı:

“Canım ‘reyimiz’  diyorsunuz, yani şu Mataracı’yı (Tuncay Mataracı) seçen reyinizin ne değeri var?” dedi.

Ben böyle meselelere şiddetle kızarım. Söyleyene hak ettiği cevabı da vermeye müsait bir mizaçtayım:

“Evet, o Mataracı’yı seçen reyimin bir haysiyeti,  bir namusu, şerefi var.  Size şunu da söylemek istiyorum. Hürriyetçi parlamenter sistem, seçim kanunu gereği benim Mataracı’yı seçmeme noktasında bir etkim olamıyor. Çünkü sıralamayı ben yapamıyorum. Önüme gelen listeyi sandığa atmak durumundayım.  Çünkü listeden istemediğimi çıkarmak, kanuna göre mümkün değil. Elbette o Mataracı’yı seçen, eğer demokrasi  varsa, bu memlekette, dünyada demokrasi varsa, elbette o reylerin bir değeri vardır. Ben o Mataracı’yı seçen reyimi savunuyorum, o benim şerefimdir. Seçtiğimi de iftiharla söylüyorum” dedim. “Bozukluğu varsa o bana ait olan bir mesele değildir. Ne var bunda?” diye devam ettim.

“Canım, yanlış anlaşıldı...” dedi.

“Hayır, biz reyimizin takipçisiyiz. Biz reyimizi savunuruz. Ne gereği var, devlet başkanı ya da konsey başkanı dinî meselelere karışıyor. Askerlik değil ki bu. Bilmeyen adamın karışmaması lâzım bilmediği konulara. Meselâ kalkıyor, ‘Peygamber Efendimiz örtüyü, evde örtmelerini emrediyor’ diyor. Niçin? O zaman mutfakta saç yemeğin içine düşer de, yemeğin içine kıl girerse olmaz. Bunun için söylemiş. Bunun neresini doğrultayım ben? Evvelâ Peygamber Efendimiz (asm) söylemez bunu, Allah söyler. Sonra niye evde olsun bu. Dışarıda emredilmiş bu. Hep görüyoruz ki bizim annelerimiz de evde açık başla geziyor. Böyle bilmediği işlere karışmasın. Yani insan devlet büyüklerine, askere, ordusuna hürmetini, saygısını muhafaza etmek ister. Böyle hadiseler saygıyı ortadan kaldırır.

Biz bunun için ikaz ediyoruz. ‘Paşam bilmediğin işlere karışma’  diyoruz.”

Albay hemen atıldı:

“Komutanım, bu paşamıza ‘cahil’ diyor, hakaret ediyor” dedi. O da alayımsı bir tavırla, “Tabiî, her şeyi peygamberler bilir değil mi?”  dedi.

Cevabının beni ne kadar gerginleştirdiğini gözlemiş olacak ki, söylediklerini yumuşatmak istedi ve daha ciddî bir tavırla, “Tabiî, herkes her şeyi bilmez. Peygamberler bilir. Onlar peygamberdir” dedi. Bu sefer daha makule getirdi işi.

Bir müddet daha tartıştık. Sonunda, “Şimdi benim işim var. Tekrar ediyorum, bu tür yazılarınız devam ederse, sizi en kısa zamanda kapatırız. Bunu bilmenizi istiyorum” dedi. Ben de, “Biz makul ölçüler içinde vazifemizi yapmaya gayret edeceğiz. Gayet tabiî, sizin işinize karışamayız. Kapatma meselesi sizin takdirinizdedir” diye, hiç taviz vermeden aynı şeyi söyledim.

Paşa ayrıldıktan sonra diğerleriyle tartışmamızı devam ettirmek istedik: “Oturun, tartışacağız sizinle bu meseleleri. Bakın burada dosya var” diye yazılara atıfla onlara okuyorduk. Onlar ise “Biz askeriz, tartışmayız. Emir alır, emir veririz” diyerek tartışmadan sıyrılmaya çalışıyorlardı.

“Demokrasiyi savunuyoruz burada, demokratlıktan bahsediyoruz, gelin.”

“Biz demokrat olamayız. Biz askeriz, emir alır emir veririz. Onun için sizinle de konuşacak bir şeyimiz yok.”

Koridorda bile bu minval üzere, oradan ayrılana kadar karşılıklı atıştık.

FOTOĞRAF: MURAT SAYAN

Okunma Sayısı: 2558
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı