"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Hutbe-i Ezelînin ötekisi olmak - 1

15 Haziran 2018, Cuma 00:15
DİZİ YAZISI: NURİYE SULTAN KOSTAK - nuriyesultan@gencyorum.com.tr

Bana öyle bir istidat verilmiş ki, O’nun hitabını anlayabiliyorum. Kâinatın ve benim Yaratıcımın benimle bir konuşması olan Kur’ân’ı dinleyecek, anlayacak ve hatta cevap verebilecek bir surette yaratılmışım.

Kitap okurken nasıl bir yöntem izliyorsunuz? Kimisi bir kalem aracılığıyla etkilendiği, beğendiği satırları çizer, kimisi yanında bir defter bulundurur, not alır, özet çıkartır. Kimisi kitap üzerine konuşarak, müzakere ederek zihninde sabitlemeye çalışır. Bazısı hızlı okuma yöntemleriyle okur, bazısı sesli bir şekilde kelime kelime okur. Metot ne olursa olsun, her ciddî okurun kendince bir kitap okuma biçimi vardır. Peki, o zaman soruyu şöyle değiştirelim, Kur’ân-ı Kerîm okurken nasıl bir yöntem izliyorsunuz? Kaç âyeti not ettiniz şimdiye kadar, kaç âyetin altını çizdiniz? Ya da “Bir âyet okudum hayatım değişti” dediğiniz oldu mu? Mânâ biçmek için tekrar tekrar zikrettiğiniz bir âyet var mı? Hiç kaybolduğunuzda bir âyetin rehberliğiyle yolunuzu buldunuz mu? Kitap okuma, ders çalışma yöntemi geliştirmek için uğraştığınız kadar Kur’ân okuma, dinleme yöntemi geliştirmek için uğraştınız mı?

Bu soruları zihnimizin görünür bir köşesine iliştirdiysek, Kur’ân üzerine ehemmiyetli bir ifadeye bakalım istiyorum. 12. Söz okumalarında her seferinde durup düşündüğüm bir yer vardır. Hatırlamak gerekirse birinci esasta, feylesof ve âlimden, musanna bir Kur’ân üzerine bir kitap telif etmeleri istenir. Bu kısımda feylesofun Kur’ân’a bakış açısından tasvir eden şu satırlar oldukça dikkat çekicidir; “Hattâ o müzeyyen Kur’ân’ı, bilmiyor ki bir kitaptır ve mânâyı ifade eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor.” Kur’ân’a/Kâinata iki tip bakış açısı olduğunu fark ettiriyor burası bana; birisi mânâ ifade eden bir yazı, diğeri ise antika nazarı. Antikanın yıllanmışlığından ötürü cazibesi ve egzotik bir havası vardır, okunacak bir şeyden ziyade seyredilecek bir şeydir. Kitapta esas maksat mânâdır, kitabın fonksiyonu seyredilmek değil okunmaktır. Öyleyse kâinatın ve dolayısıyla benim yaratıcımın benimle bir konuşması olan Kur’ân’a nasıl baktığım, nasıl muhatap olduğum oldukça önemli bir soru hâline geliyor.

Bilinçli bir muhatabiyet, bakış açısı oluşturmak için ilk adımım Kur’ân’ın ne olduğunu ve ne işe yaradığını tanımlamak oluyor. Çünkü fark ediyorum ki, bu tanımlamayı yapmadan Kur’ân’ın gerçek kıymetini idrak etmem pek mümkün değil. Ezberlenmiş tanımlar mânâ dünyamı genişletmeye yaramıyor. Bu noktada ise imdadıma yetişen yine 12. Söz oluyor,

“Kur’ân, İsm-i Âzam’dan ve her ismin âzamlık mertebesinden gelmiş. Hem bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelâmıdır. Hem bütün mevcudatın İlâhı ünvanıyla Allah’ın fermanıdır. Hem semâvât ve arzın Hâlıkı haysiyetiyle bir hitaptır. Hem Rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir. Hem saltanat-ı âmme-i Sübhâniye hesabına bir hutbe-i ezelîyedir. Hem rahmet-i vâsia-i muhîta noktasında bir defter-i iltifâtât-ı Rahmâniyedir. Hem Ulûhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazan şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır. Hem İsm-i Âzamın muhitinden nüzul ile Arş-ı Âzamın bütün muhâtına bakan, teftiş eden hikmetfeşan bir kitab-ı mukaddestir. İşte bu sırdandır ki, ‘Kelâmullah’ ünvanı kemâl-i liyakatle Kur’ân’a verilmiş.”1

Vahyi referans veren bütün düşüncelerin tabanında farkında olarak geliştirilmiş yaratıcı tanımı bulunması gerekir. Yani ben Yaratıcımı “Âlemlerin Rabbi”, “Mevcudatın İlâhı”, “Semavat ve Arzın Hâlıkı”, “Sübhan”, “Muhit bir Rahmet sahibi,” “Azametli ve haşmetli bir İlâh”, bütün Azam isimlerin sahibi olarak tanıyorum. Bu sıfat ve esmalar bana O’nun “konuşması gereken” yani “Mütekellim” Allah olması gerektiği sonucuna ulaştırıyor. O zaman Kur’ân’ı, konuşması gereken bir zatın hitabı, fermanı, hutbesi, muhabere mecmuası, hikmetli bir kitabı diye tanımlıyorum. Kur’ân’ın bu tanımı bana fark ettiriyor ki, aslında Yaratıcımı nasıl tanıyorsam ona göre Kur’ân’ı da tanımlayabiliyorum. Aynı zamanda Kur’ân’ı tanımlamam da bana Yaratıcımı tanıttırıyor. Kelâm sahibi, konuşan bir Rabbin benimle konuşması nazarıyla baktığımda ancak Kur’ân’ın hakikî değerini ölçebiliyorum. 

“Hidayet yolunu gösteren”in konuşmasını yalnızca “kâinat” üzerinden yahut “insanın fıtratı” üzerinden yapması eksik kalıyor. “Mütekellim/konuşan” yaratıcının vahiyle, doğrudan bir konuşması “Kur’ân” ile oluyor.

Kur’ân’a muhatabiyetimi bilinçli bir şekilde gözden geçirirken, bu sefer insana, kendime, yaratılana bakma gereği duyuyorum. Konuşan, konuşulanı gerektirir. Konuşma çift taraflı bir eylemdir. Dolayısıyla benim konuşabilmemin, aslında onun hitap ediyor olmasından kaynaklandığını görüyorum. Mektubat adlı eserdeki pek şirin bir ifadeye sürükleniyorum ister istemez; hitap çiçeği: 

“Ve öyle bir ahsen-i takvim içinde bir sıbga-i Rabbâniye vermiş ki, o maddî, cismanî, câmid kafada mânevî, gaybî, hayattar olan beyan ve hitap çiçeği açıldı. Ve o insan kafasındaki kàbiliyet-i nutuk ve beyana o derece ulvî cihazat ve istidat verdi ki, Sultan-ı Ezelîye muhatap olacak bir makamda inkişaf ettirdi, terakki verdi. Yani, fıtrat-ı insaniyedeki sıbga-i Rabbâniye, hitab-ı İlâhî çiçeğini açtı.”2

Yani fark ediyorum ki bendeki “nutuk kabiliyeti” onun “Mütekellim” esmasının bir yansıması, karşılığı. O konuştuğu için ben de konuşabiliyorum. Öte yandan bendeki hitap ve beyan o zata muhatabiyet makamında. Bana öyle bir istidat verilmiş ki, O’nun hitabını anlayabiliyorum ve O’na karşılık verebiliyorum. Kâinatın ve benim Yaratıcımın benimle bir konuşması olan Kur’ân’ı dinleyecek, anlayacak ve hatta cevap verebilecek bir surette yaratılmışım. Bu bağlamda Kur’ân’daki birçok âyette ifade edilen, Kur’ân’ın akleden, tefekkür eden, tedebbür eden (incelikleriyle üzerinde düşünen) “yefkahun” (derinlemesine düşünen) insanlar için indirilmiş olması yeni bir anlam kazanıyor. Kendimi tanıdıkça, insaniyetimi keşfettikçe eş zamanlı olarak O’na olan muhataplığımı da keşfediyorum.

Dipnotlar:

1) Nursî, B. S. (2006). Sözler. İstanbul: Yeni Asya Neşriyat. 2) Nursî, B. S. (2006). Mektubat. İstanbul: Yeni Asya Neşriyat.

-DEVAM EDECEK-

Etiketler: kur'an
Okunma Sayısı: 799
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı