"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

İslâmi cemaatlerin siyasallaşması

20 Kasım 2018, Salı
Dinî cemaatlerden herhangi birisi siyasî bir maksatla hareket etse, buna karşı hükümetlerin tutumu nasıl olmalıdır? Böyle bir durumda Bediüzzaman, hükümeti hukuk dairesinde hareket etmeye dâvet eder.

DİZİ: RAMAZAN LEVENT

İslâmî cemaatlerin devlet yönetimi karşısındaki durumu yukarıda bahsedildiği gibi olmalıdır. Fakat dinî cemaatlerden herhangi birisi bu duruş dışında kalarak siyasî bir maksatla hareket etse, buna karşı hükümetlerin tutumu nasıl olmalıdır? Böyle bir durumda Bediüzzaman, hükümeti hukuk dairesinde hareket etmeye dâvet eder. 

Bunun şartları şu şekilde sıralanabilir: Öncelikle her hükümette muhalifler bulunur. Hükümetler muhalefeti kanunen suç sayamaz. Mecusi hükümetinde Müslüman, Müslüman hükümetinde gayr-ı Müslim bulunabilir (Tarihçe-i Hayat, s. 496). Muhalefet hukuken suç değildir. Hükümet muhalefeti meşrûgörmelidir. (Tarihçe-i Hayat, s. 565)

Hükümet muhaliflere karşı harekete geçmek için vukuata bakar. Muhaliflerin düşünceleri değil, eylemleri hukukun alanına girer. Düşünce muhalefeti hukukun alanına girmez. Dolayısıyla muhalifler vukuat çıkararak muhalefet ederlerse onlara hukuk yoluyla muhatap olur. Yani hükümet ele bakar kalbe bakmaz. Muhaliflerin vukuat çıkararak yaptıkları muhalefet ile kastedilen ise asayişi bozucu muhalefettir. 

Muhalefeti kanunen değerlendirmekte dikkat edilmesi gereken diğer bir kural, kanunların bazı şahısların keyfine tabi olmamasıdır. Çünkü istibdatçı yönetim anlayışında cebr-i keyfi-i küfrîye kanun namı takılmakla hukukun temel niteliklerinden biri ihlâl edilmiş olur. (Müdafaalar, s. 274)

Hukuktaki suçun şahsîliği kuralına riayet edilmeli ve suç işleyen cemaat mensupları şahıs olarak yargılanmalıdır. Cemaat, suç işleyen şahıslar üzerinden baskı görmemelidir. 

Muhalifler bu kurallara uygun bir hukukla muaheze (sorgulama) olunur.

Bu kurallar çerçevesinde somut bir değerlendirme yapılırsa; eğer cemaat-ı İslâmiye heyetlerinden birisi siyasî faaliyet göstermek istiyorsa-ki buna Risale-i Nur literatüründe ‘siyasetli cemaat’ denilir. (Emirdağ Lâhikası, s. 37) -bu siyaset legal (pozitif/müsbet siyaset) olduktan sonra hukuken meşrû kabul edilmelidir. Türkiye özelinde buna, Kadiri tarikatının bir kolu olan gurubun kurduğu Bağımsız Türkiye Partisi, İskender Paşa Cemaati’nden doğan Millî Görüş partileri ve 1950’li yıllarda faal olan Necip Fazıl Kısakürek’in öncülüğündeki Büyük Doğu Hareketi örnek verilebilir. Böyle siyasî cereyanların hukuka muhatap olması, yani mahkemeye verilerek faaliyetlerinin engellenmeye çalışılması, siyasî ideallerine illegal (menfi siyaset) yöntemlerle, güvenliği bozarak ulaşmaya çalışmaları durumundadır. (Şeyh Said hadisesi, PKK, askerî darbe ve darbe teşebbüsleri, halk ayaklanması vb.)

Bediüzzaman’ın İslâmî cemaatlerin ve bu arada Nur Talebelerinin siyasetten uzak durmalarına dair değerlendirmeleri, bu faaliyetlerin devlet tarafından hukukî olarak yasaklanmasını meşrû görmesinden değildir. (Bununla ilgili dört parti bahsinde geçen İttihad-ı İslâm Partisi hakkındaki değerlendirmeye bakılabilir.) Bediüzzaman’ın dinî cemaatlerin siyasî partiler gibi iktidar taliplisi olmasına karşı çıkması, böyle faaliyetlerin ahlâkî sonuçlarıyla ve dolayısıyla dine vereceği zararla ilgilidir. Yani Bediüzzaman Nur Talebelerinin ve Cemaat-ı İslâmiye heyetlerinin siyasî faaliyette bulunmasını hukuken değil ahlâken uygun görmez. 

Cemaat-ı İslâmiye heyetleri siyasetle meşgul olduklarında bunun bütün İslâmî cemaatler üzerinde etkileri olacaktır. İktidar olma tutkusu insanların dine uygun bir ahlâkî zeminde kalmasını zorlaştırır. Kazanma arzusuyla hareket edileceği için dinin emirlerine uyma eğilimi yerini siyasetin ilkelerine göre davranmaya bırakır. Hele o kişiyi siyasete motive eden içsel meyil dine hizmet ise yani dinin siyaseti ilgilendiren muhtevasını pratiğe geçirmek veya siyasî araçlarla toplumu dinî bir hayata yönlendirmeye çalışmak ise kazanma arzusu daha da şiddetlenir. Hatta bu uğurda yürütülen çabalar mistik bir coşkunlukla sürdürülür. Bu yaklaşım Maciavelli’nin “ulvî amaçlar için her araç meşrûdur” şeklinde ifade edilen ve siyaset uğruna işlenen birçok hukuksuzluğa gerekçe teşkil eden meşhur kaidesi ile buluşmuş olur. Bu kaideye göre ‘Selâmet-i millet için fertler feda edilir’, ‘Vatan için her şey feda edilir.’ Said Nursî’nin ‘siyaseti bıraktım’ dediği yer tam da burasıdır. (Emirdağ Lâhikası, s. 333) Said Nursî ‘El Adluesasul mülk –Adalet mülkün (devletin) temelidir’ kaidesi gereği devletin temeli olması gereken hukukun siyasete feda edildiğini gördüğü noktada siyaseti bırakmıştır. Milletin selâmeti ve vatanı koruma arzusu ulvî birer amaçtır. Maciavelli’nin söylemiyle bu amaca ulaşmak için her araç meşrûdur. Bu yaklaşım siyaseten işlenen cinayetlerin fikri altyapısını oluşturmaktadır. Siyasetle din lehinde meşgul olan siyasetli cemaatler öncelikli olarak iktidar olmak amacıyla dinin ahlâkî kaidelerinden taviz vermek zorunda kalacaklardır. Bunun neticesi, dine hizmet etmek için ortaya çıkan cemaatin kendisinin dinden uzaklaşmasıdır.

Bir İslâmî Cemaat Örneği Olarak İttihad-ı Muhammedî (asm) ve Bediüzzaman

Bediüzzaman’ın cemaat-siyaset ilişkileri konusundaki tutumunu anlamak için Eski Said döneminde iken üyesi olduğu İttihad-ı Muhammedî (asm) Cemiyeti ile olan irtibatının da değerlendirilmesi gerekecektir.

İttihad-ı Muhammedî (asm) Osmanlıda II. Meşrûtiyet döneminde teşekkül etmiş cemiyetlerden biridir. Cemiyet kavramının o dönemde hem parti hem de dernek manasını ifade etmekte olduğundan yukarıda bahsedildi. (Tunaya, s. 14) Konu ilk defa ‘Arap İzzet’ olarak bilinen Şam eşrafından Holo Paşa’nın oğlu olan Mabeyn ikinci kâtibi İzzet Paşa ile irtibatlı olarak gündeme gelmiştir. II. Abdülhamid aslında İzzet Paşa’yı Arap vilayetleri için tatbik ettiği siyasette ve bilhassa da Hicaz Demiryolu projesinin hayata geçirilmesinde istihdam etmiştir. (Orhan Dindar, s. 42)  Arap İzzet aslında bir hafiyedir. O yüzden de kendisi kamuoyunda oldukça kötü bir imaja sahiptir. Buna göre II. Meşrûtiyetin ilânından birkaç ay sonra ortalıkta İttihad-ı Muhammedî (İhaü’l Arabi) adında bir cemiyetin Arap İzzet ile irtibatlı olarak teşekkül ettiği fısıltı şeklinde konuşulmaktaydı. Muhtemelen konu II. Abdülhamid’in İttihad-ı İslâm siyasetiyle ilgiliydi. Bu süreçte konu ile ilgili yaşananları Volkan Gazetesi sahibi ve başyazarı Derviş Vahdeti de dile getirmektedir (4 Kânunusani 1324-17 Ocak 1909, 25 Şubat 1324-10 Mart 1909 tarihli Volkan gazetesinde Derviş Vahdeti’nin yazıları). İttihad-ı Muhammedî adında bir cemiyetin siyasî bir amaçla ve belirsiz bir yolla gündeme gelmiş olması başka bazı kişileri olduğu gibi Bediüzzaman’ı da endişelendirmiştir. (Divan-ı Harb-i Örfi, 7. Cinayet) Bu endişe iki noktadan kaynaklanmıştır. Birincisi bu cemiyetin siyasî bir teşekkül olmasıyla ortaya çıkacak olumsuz sonuçlardır. Çünkü cemiyetin ismi bütün Müslümanların birliğini ifade etmektedir. Bütün Müslümanlar (İttihad-ı Muhammedî) adına hareket ettiğini iddia eden siyasî bir cemiyet, diğer bütün siyasî cemiyetlerle -iktidar olmak için- yarışırken bu arada dinin göreceği zarar Bediüzzaman’ı endişelendirmiş ve harekete geçirmiştir.

Söz konusu cemiyette sonradan bir kopuş yaşanır. İlk haliyle Süheyl Paşa ve Şeyh Sadık gibi zatlar cemiyetle irtibatlıyken daha sonra bu zatlar cemiyetten ayrılırlar. Bunlar İttihad-ı Muhammedi’yi daha basitâne ve sırf ibadet ve Sünnet-i Seniyyeye tebaiyet olarak algılıyorlar. Kendilerini İttihad-ı Muhammedî olarak adlandırmaya devam etmekle beraber o siyasî cemiyetten ilgilerini kesiyorlar. Fakat yine de Bediüzzaman bu isimden doğru bir tanımlama yapmadıkça endişe duymaktadır. İşte Bediüzzaman’ın ikinci endişesi bununla ilgilidir. Çünkü bu isim bütün ehl-i imanın hakkıdır, tahsis ve tahdit kabul etmez. İşte Bediüzzaman ve arkadaşları tarafından kurulan İttihad-ı Muhammedî (asm) adındaki cemiyet bu mahzurları ortadan kaldırma amacına yönelik olarak ortaya çıkmıştır.

Bediüzzaman’ın İttihad-ı Muhammedî (asm) cemiyeti üyeliğinde iki temel amaç vardır. Birincisi fırkaların (partilerin) iftirakını (ayrılığını) tevhid. Diğer bir ifade ile partiler siyasî rekabetten dolayı, birbiri ile mücadele ederken toplumda ayrılık eğilimleri güçlenmektedir. İttihad-ı Muhammedî (asm) bütün ehl-i imanın ortak noktalarına vurgu yaparak ümmeti iç çatışmadan kurtarmaya çalışmaktadır. İkincisi İttihad-ı Muhammedî  (asm) ismini tahdit ve tahsisten halas etmek ve umum mü’minlere şümulünü ilân etmek. Bediüzzaman’ın kurucuları arasında yer aldığı İttihad-ı Muhammedi (asm), bütün ehl-i imanın kendisini içinde bulacağı, siyasî bir muhtevaya sahip olmayan ve bu ismin ifade ettiği manaya dahil olmak için şeklen cemiyete kaydolmanın şart olmadığı bir tanımla ortaya çıkmıştır. Cemiyetin yayın organı Derviş Vahdeti tarafından çıkarılan Volkan Gazetesi’dir. Bediüzzaman Volkan’da hem İttihad-ı Muhammedi’yi (asm) tarif eder hem de cemiyetle ilgili dile getirilen kuşkulara cevap verir. Volkan’daki bu yazılar aynı zamanda dinî cemaatlerin siyaset ve devlet ile münasebetlerinin ve birbirlerine karşı tutumlarının nasıl olması gerektiğini ortaya koymaktadır.

-DEVAM EDECEK-

Etiketler: din, devlet, cemaat
Okunma Sayısı: 2087
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı