"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Unutulmaz bir hatıra

Durmuş Ali İnci
04 Mart 2018, Pazar

Risale-i Nur dahi, felsefe-i maddiyeden gelen dehşetli dalâlet-i ilmiyeye karşı, avam-ı ehl-i imanın, taklidi olan imanlarını, o dalâlet-i ilmiyenin savletinden kurtarıp, umum ehl-i imana bir nokta-i istinad ve yakın ve uzaklarda olanlara dahi, zaptedilmez bir kale hükmüne geçmiştir ki, bu emsalsiz dehşetli dalâletler içinde, yine avam-ı mü’minin imanını, şüphelerden ve İslâmiyetini, hakikatsizlik vesveselerinden muhafaza ediyor. (Emirdağ Lâhikası, Yirmi Yedinci Mektubun Lâhikasının Zeyli, s. 80) 

Gediz’in Cibril Köyü’nden müthiş bir manzara

1973 yıllarında bir Ramazan ayında Gediz-Kütahya yolu üzerinde Efendiköprüsü Köyü’nde ilkokul öğretmeni olarak görev yapmakta idim. Her hizmetimi gören köylülerim o gün de bahçe içinde birçok odalardan oluşan bir mekânda bir odayı da benim için hazırlamışlardı. İftar saatine on dakika varken odama geldiğimde, gazyağı doldurulmuş, camı temizlenmiş lambamı yaktım. Yerde tahta sofra üzerine kurulmuş iftar soframız da hazırdı. Günün yorgunluğu ve orucun açlığından gözüm kararıyor üstü kapalı kaplardaki yemekleri yiyebilmek için orucu emreden Rabbimin iznini, iftar saatini bekliyordum.

Direkt odama açılan kapım hızla çalınırken cevap vermeme fırsat kalmadan açılan kapıdan bir hacı abimiz acele ederek heyecan içinde, nefes nefese;

- Selâmün aleyküm! Haydi o yemekleri sonra yersin. Bizim köye gidiyoruz. İftarda orada olacağız. Yalnız şu heybe dolusu iman ilâcı, kırmızı kitaplarını da al.

- Hacı Abi! İftar vakti gidilir mi? İftarımızı burda açalım, sonra gideriz.

- Hasta ölüm döşeğinde iken, doktor yemek mi yermiş?

Hacı Abi, Hollanda’da kalmış, köyün varlıklı insanlarındandı. Zaten beni götürmek için arabası ile gelmişti. Bize göre doğuda ve yüksekçe bir yaylada kurulmuş olan Cebrail (Cibril) büyükçe bir köydü. Gençleri de inançlı idi. Fakat onların taklidi imanlarını sarsan ve tehlikeye düşüren; diyalektik felsefe okuyan, ilmî bir takım yanıltmalarla gençleri şüpheye düşüren 16 soru hazırlayıp, teksir edip, dağıtan bir okul müdürü ve ona destek olan bir öğretmen vardı. Bursalı Ali adındaki bu meslektaşım, öğretmen arkadaşı ile beraber bu soruları teksir ederek köylülere, bilhassa gençlere dağıtmışlardı. Kahvelerde gençleri sıkıştırarak,

- Ya bu sorulara bizi ikna edici ilmî delillerle cevap verin, ya da bu dinden vazgeçin.

Taklidi iman sahibi olan gençler ve köylüler, şüphe içinde çaresizken Hacı Abi bizdeki kitapları, (Risale-i Nur Külliyatı) bir doktor reçetesi ve ilâcı gibi gördüğünden bizi apar topar köye getirmişti.

İftardan sonra teravih namazından çıkınca herkes, kadın, çoluk çocuk; tek katlı, büyükçe tek salondan oluşan köy odasına gidiyordu. Hacı koluma girerek bizi de oraya götürdü. Salonun kısa duvarından tarafta iki koltuk vardı. Ortada olana bizi oturttular. Heybe dolusu kitaplarımı da yanı başıma koymuşlardı. Ön tarafta gençler, arkaya yaşlılar, yere diz çökerek oturmuşlardı. Sanki maceralı bir film izlemeyi bekler gibi heyecanlıydılar. Ben de çok heyecanlandım. Kadınlara içeride yer kalmamıştı. Bütün pencereler açıldı. Kış soğuğuna aldırmadan onlar da dışarıda pencere önlerinde kucaklarında çocuklarıyla bekleşiyorlardı. 

Elime tutuşturulan soruları okudum. Gerçekten dehşetli suallerdi. Bugün bile birçok eğitimli insanın cevaplamakta zorlanacağı suallerdi. Ancak bütün bunların makul ve mantıklı, ilmî isbata dayalı cevapları; heybemdeki kitaplarda mevcuttu. Kitapları çıkarıp her bir sorunun cevabının bulunduğu sayfa aralarına kâğıtlar koyarak beklemeye başlamıştım. Hacı Abi bizi tanıtarak, oraya geliş sebebimizi de açıklamıştı. Niçin bekliyorduk?

Arkamızdan öğretmen geldi. O da önde yere oturarak beklemeye başladı. Asıl bu işi yapan okul müdürü Bursalı Ali gelmemişti. Sonra gençler gidip evinden gönülsüz de olsa getirmişlerdi. Sayın müdürüm, orta boylu, başında kocaman bir fötr şapkası da vardı. Gençler, içeriye getirince yanı başımdaki boş koltuğu gösterdiler. Kalabalığı yararak geldi, lütfederek ‘hoş geldin’ dedikten sonra, koltuğu tam köşeye çekip salona ters çevirip arkası insanlara dönük bir şekilde oturdu. Amerikan kovboyları gibi şapkasını yüzüne eğdi. Soru cevap şeklinde bir münazara olacağı anlaşılmıştı. Ben kurallarımı sıraladım:

- 16 soruyla bu insanların bilhassa gençlerin kafasını karıştırmışsın. Soruları tek tek yüksek sesle sorun. Araya girip yeni sorularla konuyu boğmayınız. Bir sorunun cevaplanması sizin kabul etmenize kadar devam edecektir. Her bir cevabı siz kabul edene kadar biz anlatacağız.

İlk soru ve cevabımız Allah’ın varlığı ve birliğinin ispatı idi. Onları inkârı mümkün olmayacak net ve ilmî delillerle anlatınca kabul ettiğini, şapkasının altından cılız ve korkak bir sesle söyledi. Sanki bir derbi maçında gol atılmış gibi çığlık ve alkışlarla insanlar sevincini anlatıyordu. İnsanları susturup yaptıklarının doğru ol- madığını sakin olmalarını söyledim. İkinci, üçüncü sorular ve cevaplar aynı heyecanla devam etmişti. Bütün tutunduğu dallar kırılıp saklandığı surlar yıkılıyordu. Sahur vakti yaklaşırken sekizinci soruya gelmiştik. Bu soru cevap verilmesi mümkün olmayan, kalenin yıkılmaz en sağlam burcu zannettiği bir soruydu.

- Kur’ân’da beş bilinmeyenden birisi olarak belirtilen; yağmurun nereye, nasıl ve ne kadar yağdıracağını Allah’tan başkasının bilemeyeceğine dair olan âyetti. Bu sorunun cevabını kesinlikle alamayacağını sanarak, koltuğunu döndürüp şapkasını kaldırıp daha yüksek sesle sormuştu. İnsanların heyecan ve korku dolu gözlerle bana bakarak içlerinden ‘eyvah!’ dediklerini duyar gibiydim. Ben de heyecanı ve dikkati arttırmak, yorgunluk ve uykusuzluktan dalıp giden gözleri açmak için,

- Bu çok basit bir soru. Bunu en son çıkarken ayaküstü cevaplarım. Sonraki sorunuzu sorun. Müdürün aklına bu sorunun cevabını bilemediğim kanaatı yerleşti. Bundan sonraki kabul etmek zorunda kaldığı her cevaptan sonra, “Gelelim şu yağmur meselesine?” diyerek bağırıyordu. Nihayet soruların sonuna gelmiş, 16. soruyu da cevaplamıştık.

Koltuğunu iyice döndürüp, şapkasını kaldırarak alaylı bir sesle,

- Eeee Hoca! Gelelim şu yağmur meselesine?

- Eveeeet! Gelelim şu yağmur meselesine.

Cevabın bulunduğu kitabı çıkarıp, işaretlediğimiz sayfayı açarak okumaya başladım. Şaşkınlıktan gözlerinin ağı çıkmış, yuvalarından fırlamıştı. Başı dönmeye, midesi bulanmaya başlamıştı. Zayıf ve mırıltılı bir sesle,

- Bu da mı vardı? diyerek bayılıp koltuktan yere yığıldı.

Köylüler telâşla bir kova suyu başına boşaltmışlardı. Hacı Abi, çok üzgün olan müdürün koluna girdi. Bize işaretle, “Sahur için eve gidiyoruz” dedi. Duâlar ve sevinçlerle dağılan gençler ve köylüler imanlarına öyle bir dayanak bulmuşlardı ki korkuları gidivermişti.

Sonraki günlerde biraz unutturunca yine kahvelerde konuşmaya başlamışlar. Fakat gençler hep bir ağızdan;

- Bak haaa! Durmuş Hoca’yı yine çağırırız! demişler.

Bir daha hiç seslerini çıkarmamışlar.

Okunma Sayısı: 2026
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • R.Kaya

    4.3.2018 22:28:47

    Gerçekten yaşanmış müthiş bir hatıra. Bu hatırayı daha önce sizden dinlemiştim.Şimdi tekrar okuyunca çok duygulandım.Allah ebeden razı olsun.

  • Ali R. Yardimoglu

    4.3.2018 19:42:21

    .... Durmus Ali Inci kardasim, o 16 soru ve cevablarini yayinlasaniz, ne guzel ilmi1 calisma olur idi......

  • zeki şimşek

    4.3.2018 08:33:06

    Tebrikler.Güzel bir yazı.kaleminize kuvvet

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı