"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

ÂKİF, İSTİKLÂL MARŞI ve DEVLET

13 Mart 2011, Pazar 00:00
EDEBİYAT DENİNCE: ŞİİR Edebiyat, milletlerin geleceğe seslenişidir.
Her millet, dünya durdukça durma ideali ile teşekkül eder. Bu maksatla devletler kurar, hükümetler seçer, müesseseler tesis eder. Onlar da milleti yaşatmaya çalışırlar.
Devlet adamları kurdukları müesseselerle; hükümetler yaptıkları yollarla, köprülerle, barajlarla, fabrikalarla, binalarla, güçlü ekonomilerle milleti ilerlettiklerini iddia etseler de, milleti asıl yaşatan ve geleceğe taşıyanlar edebiyatçılardır.
Milletin şahs-ı mânevîsi adına hareket eden sanatçılar, şairler ve yazarlar, milleti var eden değerleri mensur ve manzum eserlerinde işleyerek nesiller arasında irtibat kurup değerlerin devamlılığını sağlarlar.
Zaman içinde kurulan müesseseler değişir, yapılan yollar aşınır, köprüler, binalar yıkılır, barajlar, fabrikalar eskir, ekonomiler çöker, ama edebiyat, fikir ve sanat eserleri durdukça değer kazanır.
Milletlerin mensup oldukları medeniyetlere, sanatçıların içinde bulundukları fıtratlara göre nesir veya nazım türü anlatıma ilgileri değişir. Garpta nesir muteberdir, şarkta ise şiir.
Edebiyatın hikâye, roman, tiyatro gibi sanat eserlerinde de, makale, fıkra, deneme, araştırma, inceleme ve benzeri fikir eserlerinde de muhtevasındaki değerleri yaşayıp yaşatma özelliği vardır.
Medeniyetimizin ona temayül etmesi, hakikisinin zor yazılması, sanatlı, âhenkli, vezinli olması, güzel okunması, kolay akılda kalması, ezberlenmesi, bestelenmesi hasebiyle edebiyat türleri içinde en müessir ve muteber olan şiirdir.
Bu itibarla bizde edebiyat biraz da şiir sayılır.
  
ŞİİR DENİNCE: MEHMED ÂKİF
Mehmed Âkif, Osmanlının zamanlarında yetişse de, asıl eserlerini Cumhuriyet döneminde veren büyük bir âlim, şair, mütefekkir, hatip, hareket ve heyecan adamıydı.
İnsanlar zaaf içinde bulunduğu, devlet ve millet de bundan zarar gördüğü için önce insana insanlığını anlatmaya çalıştı. Ona göre insanın kendisini bilmesi ve kimliğini, kişiliğini bulması, milletin şuurlanıp devleti kurtarmasına vesile olacaktı.
İnsanın, kâinatı ihata eden ‘küçük bir âlem’ olduğundan, Allah’ın kâinata sığmayan feyzinin, insanın kalbine sığabileceğini düşündüğünden, insan kalbinin İlâhî feyizle dolması için Kur’ân’ı, Sünneti ve dinin kudsî kaynaklarını fikrinin, düşüncesinin temeli yaptı.
Âkif’in nazarında insan olmanın icaplarını yerine getiren bir kişi, zorluklara karşı koyar, karanlıkları dağıtır, güçlükleri aşar ve kendisinin yanı sıra devlete de, millete de, insanlığa da faydalı olurdu.
Âkif, bunu yapabilecek güçte, kabiliyette, karakterde, İslâm’ın imanı, Doğunun irfanı ve Batının ilmi ile mücehhez, yepyeni bir nesil yetiştirme çabası içine girdi. Gençliği o neslin merkezi addetti ve ‘Âsım’ın Nesli’ adını verdi. Millete anlatmak istediği bütün fikirleri ve düşünceleri de o muhayyel gencin dili ile söyledi.
Âsım’ın Neslinin, dışarıda düşmanla, içeride de gaflet ve safahatla mücadele etmesi gerektiğini düşünen Âkif, bunu ancak Allah’a dayanıp milletle bütünleşerek başarabileceğini bildiği için hep onun yolunu göstermeye çalıştı.
Aslında asıl maksadı o neslin şahsında millete seslenmek, geleceğe kalıcı mesajlar bırakmaktı. Hitap tarzı olarak nazmı seçti. Küçük yaşlarda başladığı şiir çalışmalarında hiç malayani duygu ve muhayyel maceralar işlemedi. Hep devletin, milletin, cemiyetin dertlerine Kur’ân’dan, Hadislerden tesirli çareler gösterdi.
Neticede, ekseriyeti Kur'ân-ı Kerim’in bazı âyetlerinin tefsirinden ibaret olan, bir kısmı da cemiyetin içinde bulunduğu cahilliği, fakirliği işleyen ve yedi bölümden meydana gelen “Safahat” adlı koca bir şiir kitabı teşekkül etti.
   
“Ne tasannu bilirim, çünkü ne sanatkârım
Şiir için gözyaşı derler, onu bilmem yalnız
Aczimin giryesidir bence bütün âsârım
Oku, şayet sana hisli bir yürek lâzımsa
Oku, zira onu yazdım iki söz yazdımsa”
   Fikirlerini, düşüncelerini, ilmini, irfanını hep şiirle anlatsa da, şairlikten ziyade âlimliği ve mütefekkirliği ile bilinmek istediği için sık sık buna benzer mısralarla maksadını ihsas etmeye çalıştı.
Asım'ın Nesli idealinin yanı sıra fikirlerinin ve düşüncelerinin de sanatının gölgesinde kalmasını istememesine rağmen devlet nezdinde de, millet mabeyninde de, edebiyatçılar nazarında da hep şiirleri ile iştihar etti.
Onun için günümüzde, şiir denince Mehmed Âkif akla gelir.
 
ÂKİF DEYİNCE: İSTİKLÂL  MARŞI
“İstiklâl Marşı, şiir kalitesi ve söyleyiş güzelliği bakımından yeryüzündeki millî marşların hiçbirisiyle ölçülemeyecek kadar üstün ve derin mânâlı bir şiirdir. Bu marş, büyük bir milleti asırlarca ayakta tutacak kadar sağlam bir dinî ve millî inanış âbidesidir.”
Nihat Sami Banarlı, şiir, sanat ve edebiyat yönünün yanı sıra dinî cihetini ve millî değerini bu sözlerle dile getirdiği gibi İstiklâl Marşı, mükemmel bir manzume idi. Fakat yazılış maksadı sadece o değildi. Yaşanan elim hadiselerin tesirinden kurtulmak için yaşanması gereken mânevî hakikatlerin, en çok ihtiyaç hissedildiği zamanda hatırlatılması neticesinde meydana geldi.
Düşmanlar tarafından işgal edilen memleketin parçalandığı, devletin yıkıldığı, milletin dağıldığı, cemiyetin bozulduğu ve Müslümanların târ u mâr olduğu bir zamanda ‘Korkma’ diye seslendi Âkif.
Bu haykırışta, Peygamberimizin (asm), Hicret sırasında Sevr Mağarası’nda müşrikler tarafından etrafı sarıldığı zaman, ona zarar gelmesinden endişe eden Hazret-i Ebûbekir’e ‘Korkma, Allah bizimle beraberdir’ diye seslenişini hatırlatmanın ümidi ve tesellîsi vardı.
O, bu hitabın ardından millete hilâl, sancak, bayrak, ocak gibi tarihî sembollerini; iman, ibadet, mabed, ezan, secde, şehid, haram, helâl, Cennet ve benzeri mânevî mefahirlerini hatırlattı.
Ardından hürriyet, istiklâl, kahramanlık, cesaret, duâ gibi mânevî güç kaynaklarını hissettirdi. Toprağı vatan yapıp vatanı Cennet haline getirmenin sırrını bilen bir millete ‘tek dişi kalmış canavar’ın diş geçiremeyeceğini söyledi.
Bu mânevî muhteva ve millî hassasiyetlerle dolu sanat âbidesi müessir hitap, mânâsını yaşama heyecanıyla okununca önce meclisi, sonra da milleti ayağa kaldırdı. Hâlâ herkesi ayağa kaldırma gücü var ve hâlâ ayakta okunup dinleniyor. Bu mükemmel manzumeyi yazdığı için Âkif denince, İstiklâl Marşı hatırlanır.   
Çünkü şiiri, şairin şiârı haline geldi.

 

İSTİKLÂL MARŞI DENİNCE:?
Mehmed Âkif’ten, devlet istedi İstiklâl Marşı yazmasını. Açtığı yarışmadan netice alamayan maarif vekâletinin talebi üzerine Taceddin Dergâhı’na çekilen Âkif, vecd içinde manzumesini yazdı ve Maarif Vekili Hamdullah Suphi’ye gönderdi.
Sanatının üzerine şahsının gölgesinin düşmesine meydan vermemek için meclise gitmedi. Hamdullah Bey meclis kürsüsünden coşkulu bir sesle okumaya başladığında, bütün meclis üyelerinin heyecanla ayağa kalkmalarını ve manzumeyi sonuna kadar ayakta dinleyerek alkışlamalarını görmedi.
Meclis tarihinde ilk defa yaşanan bu muhteşem tablonun birkaç sefer tekrarlanmasından sonra yapılan oylamada, millî mutabakat metni mahiyetindeki manzume oy birliği ile İstiklâl Marşı seçildiğinde de orada yoktu.   
Muztar denecek derecede muhtaç olduğu halde, yarışmada mükâfat olarak verilmek istenen büyük bir servet değerindeki parayı almadı. Şiiri kitabına da koymadı ve orduya ithafen, millete armağan etti.
Millet, lâfzını ezberleyerek ve mânâsını yaşayarak sahiplendi İstiklâl Marşı’nı. Korkmadı. Mabedinin göğsüne nâmahrem eli değdirmedi. Şanlı hilâlini şafaklar gibi dalgalandırdı. Şahadetleri dinin temeli olan ezanını yurdunun üstünde inletti. Şairinin, marşta terennüm ettiği bütün hakikatleri hassasiyetle yaşadı ve yaşattı.
Mehmed Âkif’e de millî şair unvanını verdi.
Lâkin devlete hâkim olan zihniyetler, inandığı değerleri yaşadığı için Âkif’e hep mesafeli durdular. Muhtevası o değerlerle müzeyyen olan İstiklâl Marşı’na da gereken ilgiyi göstermediler.
Dünya edebiyatının en güzel şiirlerinden biri olan o marşı, koro halinde söylenmeye müsait olmayan yamama bir beste ile emr-i vâkî olarak seslendirdiler ve resmî törenlerinde sembolik duruşlar eşliğinde söylediler
Millî marşın muhtevasına zıt olduğunu bilerek yaptıkları icraatları ve inkılâpları millete zorla kabul ettirmeye kalktılar. İstiklâl Savaşı’na katılan, hiçbir makam, mevki ve unvan istemeyen, verilenleri de almayan fedakâr şairini rencide edip küstürdüler.
Yıllarca Mısır’da vatan hasreti ile yanan Mehmed Âkif, öleceğini hissedip memlekete döndüğü zaman başına zorla şapka giydirttiler. Hastalandığında halini hatırını sormadılar. Vefat edince cenazesini sahipsiz bıraktılar.
Bununla da kalmadılar, millî şairine sahip çıkıp, yol kenarına bırakılan nâşını eller üstünde Beyazıt Camii’ne getiren ve on binlerce gencin iştiraki ile namazını kılıp omuzlarında Edirnekapı Mezarlığı’nda hazırlanan kabrine defneden üniversiteli gençleri sorguya çektiler.
Aradan yıllar geçti, devirler değişti, onlarca hükümet kuruldu, yüzlerce devlet adamı gelip geçti, ama resmî ideolojinin, Mehmed Âkif’e ve İstiklâl Marşı’na karşı tavrı hiç değişmedi.
Âkif’in fikriyatıyla yetiştiğini söyleyen ve kendini Asımın Nesli olarak adlandıran kişilerin, devletin ve hükümetin en üst makamlarında bulunduğu, yüzlercesinin bakan, milletvekili veya devlet dairesi koltuklarında oturduğu günümüzde bile aynı tavır devam ediyor.
Gerçi hükümet, bazı kültür kuruluşları ile müştereken Âkif’i anıyor, İstiklâl Marşı’nı dinliyor ama, o yakıştırma besteyi değiştirmeye teşebbüs etmiyor. Marşın dili ve teması ile oynamaya kalkan çevrelere göz yumuyor.
Kadirşinas bir kararla 2011 yılını Mehmed Âkif yılı ilân etti hükümet. İstiklâl Marşı’nın doksanıncı yılı anısına logo yapılmasına vesile oldu. Fakat Âkif’i anlatma, marşı tahlil etme gibi bir çaba olmadığından konuşmalar sığ, çalışmalar sathî.
Millî Piyango İdaresinin, Âkif’i anmak ve İstiklâl Marşı’nın doksanıncı yılını kutlamak maksadıyla, kumar âleti sayılan piyango biletlerinin üzerine Mehmed Âkif’in resmini basarak onun inancına, fikrine ihanet mânâsı taşıyan ucube icraatlar yapmaya cüret etmesi o sathîliğin ve sığlığın tezahürü.
İstiklâl Marşı, milleti ve devleti kaynaştıran mükemmel bir millî mutabakat metnidir. Hâlâ devlet lâfzını okuyor, millet mânâsını yaşıyor, ama o kaynaşma tecellî etmediğinden, İstiklâl Marşı dendiği zaman ikisi de akla gelmiyor ve devleti temsil eden milletin marşı muhatapsız kalıyor.
“Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklâl.”
Âkif’in, ehemmiyetine binaen İstiklâl Marşı’nda iki sefer tekrarladığı bu mısrada da ifade ettiği gibi hâlâ aynı inançla Hakka tapan millet, hakkı olan istiklâlin, hürriyetin hakikî mânâsıyla yaşanacağı ve devlet millet kaynaşmasının gerçekleşeceği zamanı bekliyor.
İstiklâl Marşı, asıl muhatabını ancak o zaman bulacak.

 
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!
O benimdir, o benim milletimindir ancak!
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl.
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar.
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar,
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar.
Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın,
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.
Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.
Rûhumun senden İlâhî, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne nâmahrem eli!
Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım.
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım;
Fışkırır  rûh-i mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım!
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!
 
İSLÂM YAŞAR
islamyasar@yeniasya.com.tr
Okunma Sayısı: 2711
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • arka sokak

    01.12.2011 00:00:00

    güzl br ste.

(*)

204.

gün

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı