"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Elif Şiir Sayfası

19 Mart 2017, Pazar
Sizden gelen şiirler. Editör: Abdil Yıldırım - siir@yeniasya.com.tr

Çanakkale Destanı

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi? 

En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi, 

 

-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya- 

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya. 

 

Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı! 

Nerde -gösterdiği vahşetle- “bu: bir Avrupalı! “ 

 

Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi, 

Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi! 

 

Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer, 

Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.  

 

Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da, 

Ostralya’yla berâber bakıyorsun: Kanada! 

 

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk; 

Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk. 

 

Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ... 

Hani, tâ’ûna da züldür bu rezîl istîlâ! 

 

Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl, 

Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefîl, 

 

Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına; 

Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına. 

 

Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz... 

Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz. 

 

Sonra mel’undaki tahrîbe müvekkel esbâb, 

Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb. 

 

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı; 

Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı; 

 

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin; 

Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin. 

 

Yerin altında Cehennem gibi binlerce lağam, 

Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam. 

 

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer; 

O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer... 

 

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak, 

Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak. 

 

Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller, 

Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller. 

 

Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere, 

Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre. 

 

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler... 

Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler! 

 

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından; 

Alınır kal’â mı göğsündeki kat kat îman? 

 

Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm? 

Çünkü te’sis-i İlâhî o metîn istihkâm. 

 

Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler, 

Beşerin azmini tevkîf edemez sun’-î beşer; 

 

Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi; 

“O benim sun’-î bedî’im, onu çiğnetme” dedi. 

 

Âsım’ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek: 

İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek. 

 

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar... 

O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar, 

 

Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,

Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor! 

 

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker! 

Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer. 

 

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i... 

Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi. 

 

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? 

“Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsın. 

 

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb... 

Seni ancak ebediyyetler eder istîâb. 

 

“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına; 

Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına; 

 

Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle, 

Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle; 

 

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,

Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan; 

 

Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına, 

Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına, 

 

Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem; 

Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem; 

 

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana... 

Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana. 

 

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini, 

Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn’i, 

 

Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran... 

Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran, 

 

O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın; 

Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın; 

 

Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât, 

Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât... 

 

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber, 

Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber. 

MEHMED ÂKİF ERSOY

Sevdiğimin pazarı Nur

Ümitsizlik yok dinimde

Onun için çok rahatım

Sade nefsim var kinimde

Onun için çok rahatım

 

Ümitlice bakıyorum

Çevreme mum yakıyorum

Bülbül oldum şakıyorum

Onun için çok rahatım

 

Olmasa da yolda durak

Düşüncem ak yüzüm de ak

Tedirginlik kalpten ırak

Onun için çok rahatım

 

Taşıyorum tecrübemi

Yolculuğun güzel demi

Bellidir bindiğim gemi

Onun için çok rahatım

 

Sevdiğimin pazarı Nur

Pazarında metaı Nur

Budur bana büyük onur

Onun için çok rahatım

 

CEYHUNÎ’yim okuyorum

Nurdan kilim dokuyorum

Kalp kırmaktan korkuyorum

Onun için çok rahatım

MUSTAFA AVCU

( CEYHUNÎ)

Canım annem! 

Kalbi güzel billursun,

Ay yüzlüm sanki nursun,

Sen gönlüme huzursun,

Nur yüzlü canım annem.

 

Kalbinde tam bir iman,

Elinde düşmez Kur’ân 

Dilinde her dem Sübhan,

Nur yüzlü canım annem.

 

İblisten sakın derdin,

Namazı sen sevdirdin,

Doğru yola götürdün,

Nur yüzlü canım annem.

 

Çok çektin sen kahrımı,

Helâl eyle hakkını,

Diliyorum affını,

Nur yüzlü canım annem.

 

Sevgi dolu yüreğin,

Çok güzeldir böreğin,

Ellerinden öperim,

Nur yüzlü canım annem...

SUAT BAYDAN (ZEYSU)

Okunma Sayısı: 251
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı