"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Anti-Deist bir söylev: “Kâinat ve içinde insan, başıboş bırakılmış değildir”

20 Temmuz 2018, Cuma
İman’ın tarihi

“Zaman yaratılıştır” diyen Nobelli kimyager Prigogine, kâinatın direklerinin Allah’ın her an eşyayı biteviye yaratmasıyla ayakta kalabildiğini ifade eder. Kaos, nizam, ritim, tekrar, görelilik ve matematik içinde devamlı surette devinen kâinat O’nun “Kayyumiyet”inden medet almaktadır. San’atın ve san’at olan her şeyin Rabbi; kendi san’atını üzerlerinde güçsüzlük, kuvvetsizlik, hikmetsizlik, yetersizlik ve süreksizlik damgası görünen bir takım unsurlara bırakmaz; malını haramilere yedirmez; san’atına karşı övgüleri başkalarının hırsızlamasına müsaade etmez.

Kâinat başıboş bırakılmadığı gibi onun seçkin bir misafiri ve hayretkâr bir izleyicisi olan insanoğlu da başıboş bırakılmamıştır. Peygamber, vahiy, ilim, bilim, ilham vs. gibi pek çok yollarla âdemoğlu üzerinde Allah’ın (cc) tasarrufu kesintisiz devam etmektedir. Deizmin doğrudan hedef tahtasında olan Peygamberler ve Mukaddes kitaplar –vahyin araçları-, Allah’ın varlığına ve tasarrufuna delil oldukları gibi, O’nun insanlık âlemi üzerinde devam eden dikkatini, faaliyetini, eğitim ve öğretimini kesintisiz surette devam ettirdiğini gösterir.

Zaman nehrine girmek için sırasını bekleyen eşya (Levh), bazen aniden ve çoğu zaman tedricen kendi içinde gül goncası gibi açılır, manasını ifade eder (ispat) ve zaman sahnesinden çekilir (Mahv). Yaratılış sürekli olarak “Levh-i Mahv ve İspat”ın tekrarıdır. Hesapsız, tesadüfen veya kendiliğinden kâinatta en küçük bir olay meydana gelmez. ”O an” mevcud olan hiçbir varlık bundan sonra ne olacağının ve kendisinden önce ne olduğunun bilgisinde de değildir. Dolayısıyla süreğen olan sadece yaratımdır; eşya yaratımın tezgâhında ilmek ilmek dokunarak, görmek, san’atkârlarının ustalığını bilmek ve sevmek kabiliyetinde olanlara gösterirler.

Bütün gayeleri, plan, istek ve hikmetleri ile Yaratıcı, kâinatı 6 günde (aşamada) yaratır. Şimdiki biyolojik evren yaratılış ağacının çiçeklenmesiyle ortaya çıkar. Kendilerine bir “âdem” yaratılacağı bildirildiğinde, Melekler sanki itirazvari bir hayretle “yeryüzünde kan dökücü birilerini mi yaratacaksın” diye sorar. Onlara “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” cevabı verilir. 

Âdemoğlu, âlemin en güzel, en kapsamlı meyvesi olmakla yaratılış ağacının çiçekleri arasında beliriverir. Herkesin ve her şeyin ipi Kudret’in elinde iken, kendisini kudrete bağlayan ipin zayıf bir teli insanın eline verilir. İrade, insanı “halife” kılan ve kâinatın hiçbir tarafında bulunmayan bir metâ olarak doğrudan Ulûhiyetin dergâhından indirilen bir sırdır. İrade ile, kâinatta hiçbir unsurun muhatap kabiliyetinin olmadığı Allah’ın isim ve sıfatları her bir insanda sünbüllenmeye başlar. Allah, âlemi Âdem ile taçlandırmış; âlem Âdemi, Âdem âlemi seyretmeye başlamıştır.

Âdem, yaratılış silsilesinin nihaî meyvesidir; uzun müddet kendi içindeki iradenin uyanmasını bekler. Onda içkin olan iradenin ilk filizi, İbrahim’de (as) görünür. Hz. İbrahim, iradenin açılımları olan b/ilim ve felsefenin başladığının habercisidir. B/ilimin en temel unsuru olan gözlemi, felsefenin belki de biricik anlamı olan akıl yürütmeyi sistematik şekilde başaran Hz. İbrahim (as), yaratıcının varlığını aklıyla ortaya koyması ve inancını bir iradeye bağlaması ile insanlık âleminde yeni bir dönemin başlangıcı sayılır. Âdem ve İbrahim (as) arasında “haber, vahiy ve mu’cize” ile devam eden süreç; akıl yürütme ve gözlemleme neticesinde imanın temellendirilmesi ile yeni bir boyut kazanır. İbrahim (as) bu sebeple dinî literatürde “imanın babası” olarak kabul edilir. Kierkegaard, “Korku ve Titreme”sinde “İmanın mı yoksa aklın mı; yahut her ikisinin birden mi hakikati temsil ettiği” sorusunun cevabını İbrahim’in serüveni eşliğinde anlatır. İbrahim’in tecrübesinden yola çıkarak “kendisinde olanı ortaya çıkarıp onu gerçekleştiren insanın imanı bulabileceği”ni etkileyici şekilde ortaya koyar. 

Âdem’e (as) öğretilen isimlerin âdemoğluna “içerikten bağımsız olarak, şeklen” aktarılışı; zamanla efsanelerin türemesine yol açar. Henüz soyut meseleleri nasıl çözümlemesi gerektiğini öğrenme sürecinde olan insan zihninde Yaratıcı, indirgenmiş bir figür olarak “tabiat olaylarına ve bunları temsil eden putlara” dönüşür. Mitolojinin ortaya çıkışı böyle gerçekleşir. Binlerce sıfatı olan Yaratıcının, bu sıfatların parçalanmış ve indirgenmiş görüntüleri olan putlarda yansıdığı düşüncesi, imanın felsefî ve sosyolojik düzlemde taliminin ilk safhasıdır. İnsanoğlu soyut, mutlak ve sınırsız şeyleri öncelikle somutlaştırarak öğrenmeye başlar; muhtevasına nüfuz etmeye, soyut yapıyı anlamaya çok daha sonra başlar. Bu dönem insanoğlunun erken-çocukluk dönemi diyebileceğimiz 5-6 yaşlarına, soyut meseleleri anlayamayan ve onları somut unsurlara indirgeyen dönemine denk düşer.

Din’in ve irade’nin tarihi

Felsefe ve B/ilim İbrahim’le (as) başlamıştır demiştik; Musa (as) ile, fert olan insan ‘topluluk bilinci’ni keşfetmeye başlar. Musa’nın dini ve Tevrat, içtimaî hayatta putlardan sonra yeni bir ilah tarzının, insan-yaratıcıların türediği zamanda gönderilir. Musa (as) ve ona indirilen kitap Yaratıcının insan tekilinden toplum çoğuluna doğru vahyini genişletmesi ve insanın yaratıcı gibi görülmesine karşı çıkılmasını ifade eder.

İnsanlık Musa’dan (as) sonra bir hayli gelişme gösterir. Artık kabileler devri bitmiş, dünyada yaygın şekilde uluslar ve devletler dönemi başlamıştır. İsa (as) ile din “uluslarüstü ve devletlerüstü” niteliğini insanlara gösterir. Zira insan iradesi, hukuk ve sosyoloji üretmeyi öğrenmiş; iradesini teslim edeceği bir “üst irade”yi pratiğe dökmüştür. İmparatorun ve Yahudi’nin ona karşı ittifakları dikkat çekicidir. Kabilenin ve cemaatin çeperlerini yırtan Din artık bütün insanlığa seslenmeye başlamıştır: “Göklerin egemenliği yaklaştı”. Yaratıcının insandan bekledikleri ortaya çıkmaya; semanın mesajı âdemoğlunda yankılanmaya devam etmektedir.

İsa (as) ile Din, kurumsallaşmış bir sosyolojiye karşı mesajını iletmektedir. Aynı zamanda dinin sürekli eğitiminde gelişen insan iradesi de, hukuk ve düzen (şeriat ve devlet) üretmeyi başarmıştır. Yahudinin olabildiğince materyalistleştirdiği dinin ahlâkî ve erdemci yönü; İsa Aleyhisselâm’a inen vahiy ile insanlığın sokaklarında tekrar cevelana başlar. 

Hukuk ve felsefe üretebilmiş insan iradesi karşısında İsa Aleyhisselâm’a inen vahiy, zamanla dönüş(türül)meye başlar. Devletin zorlayıcı gücü altında yeni bir güç odağı şeklini alarak kendini korumak ister; iradenin somutlaşmış bir şekli olan krala, sınırlarını göstermek uğruna zorlu bir çabaya girişir. “Sezar’ın hakkını Sezar’a, Yaratıcı’nın hakkını Yaratıcı’ya vermek” lâzımdır. Hıristiyanlık suretinde din, ilk defa yönetime karşı düzenli bir sosyolojik muhalefetin merkezi haline gelir. Kurumsallaşmış Din ve siyasal irade arasında sıkışan halkın söz sahibi olması Hz. Muhammed (asm) ile mümkün olur. Dinin ve felsefenin eğitimi ile olgunlaşan yönetim erki, insan iradesinin bir kısmını temsil ettiği halde, halka ait olan diğer yarısını da elinde tutmaktadır. Yönetilen kesimin iradesinin yönetici erk ile buluşması ve hukuk önünde eşitlenmesi İslâm Dini ile gerçekleşir.  

İslâm, ed-Din’in metâ’dan nasıl hür kılınacağını öğretmek üzere gönderilmiştir. İnsanın ‘hür ancak yine de Allah’ın kulu (Abdullah)’ olduğunu; devletin de, insanın ancak hizmetkârı olarak tasarrufta bulunabileceğini söylemekle ed-Din’den beklenen maksat hâsıl olmuştur. İnsanoğlunun vahiyle gerçekleşen eğitimi, başka bir düzeye çıkmıştır.

Yunanistan; Grek Felsefesi ve Yunan Hikmet’i aynasında, vahyin doğrudan eğitimi olmaksızın, sırf akıl ve araştırma ile insanın nereye ulaşabileceğinin görülebildiği göz alıcı bir İrade-sahnesi’dir.

Kilise ‘Yunan Hikmet’i ile Vahyi aşılamak’ girişiminde bulunmakla, şirke ve skolastik çıkmaza düşer; Vahiy, yetersiz felsefe ile aşılanınca ortaya “düşmüş bir hikmet” ortaya çıkarır. Vahyi, felsefenin ve şiirin elinden Kerim Kitap Kur’ân kurtaracaktır. İslâm Dini ile vahyin öğretici metni tamamlanmış; ancak insanoğlunun eğitimi tamamlanmamıştır.

Allah’ın isimleri ve sıfatları kâinatta tekrarlanırken öte yanda bunlar insanoğlunda iradenin açılması ve gelişmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır; insandaki bütün sıfatların nihaî anlamda ortaya çıkmalarının temel şartı olan “irade”nin gelişmesi, ancak insanoğlunun hürriyet arayışı sürecinde ortaya çıkabilecektir. Din, iman ve hür iradenin doğru şekilde imtizacıyla insanın halifelik yolculuğu ondan beklendiği şekilde neticelenebilir.

Her çağ kendi tarihini yazar; asrımızda yazılan kitapların hemen hepsi tarihin modern döneminin ortaya koyduğu anlayışın köklerinden fırlamıştır. Bilimin ve felsefenin evrimci, materyalist, pozitivist, determinist kuramlarla geldiği noktada “inkâr-ı Uluhiyet (yaratıcının varlığının inkârı)”  gerçekte -Erich Fromm’un deyimiyle- “hürriyetin olumsuz algılanması”ndan kaynaklanır. Fromm insanoğlunun olumsuz hürriyete sahip olmaya çabaladığını ve bu duruma dayanamayacağını, vazgeçmeye çabaladığı “ilk bağlar”ın yerini alacak yeni bağlara sığınmaya çalıştığını, ancak bunun nafile bir girişim olduğunu belirtir. Elbette uzun uğraşlar sonrasında kazanılmış hürriyetin, iradenin müsbet hâkimiyeti altına girmesi kolay değildir. Hıristiyan dininin mağlûbiyeti modern döneme ulaşılmasının hikâyesidir. İradenin gerçekte temel bir dâvâsı olduğu söylenebilir: “kendisini bu âlemde var kılanın, kendisi ile ilettiği mesajın yine kendisinde doğru şekilde tecelli etmesi”. 

İrade ancak hür bir iklimde gerçek mahiyetini ortaya koyabilir. Hürriyeti bastırmaya çabalayan hanedan ve ruhbandan sonra modern dönemde karşısına faşist ve komünist söylemler dikilir. Kişinin kullanamayacağı düşünülen ‘hür irade’si, onun adına yönetme ve şekillendirme iddiasındaki hanedansız, servetsiz, şöhretsiz tipler; siyasetçi bürokrat, entelektüel ve gazeteci efradınca adeta abluka altına alınır. Tarihin seyrince iradî hürriyetini kazandığını düşündüğü anda kaybetme riskiyle karşı karşıya kalan modern insan, şimdi çoğalan aktörlerin yeni hedefi durumundadır. Propaganda, manipülasyon, reklâm ve istatistik; vahyin, duânın ve vaazın yerini almaya çalışmaktadır. Âdemoğlu, inancını kaybetmenin her şeyini kaybetmek anlamına geleceğini tam manasıyla şimdi tecrübe etmektedir.

Modern dünyada kurumsallaşmış bütün dinî kurumlar giderek işlevlerini yitirmektedir. Vahyi kendi korumaları altına almış görünen bütün mahfazalar birer birer kırılmaktadır. Ancak tarih boyunca çok nadir dönemlerde gerçekleşen bir durum; “şahsın doğrudan vahiyle karşı karşıya kalması”, doğrudan onunla muhatap olması için bir fırsat; Hz. İbrahim’in yönteminin, elde kalan korunmuş ve tamamlanmış son vahiy metni olan Kur’ân ile buluşabileceği bir dönem ortaya çıkmıştır. Din ve Allah’ın nuru, tam da yok edildiğinin düşünüldüğü sırada bütün haşmetiyle ortaya çıkmak üzeredir. Hâsılı, Allah (cc) kâinatı her an kudret elinde tuttuğu gibi; kâinatın en önemli bir meyvesi olan Âdemoğlunu da hiçbir zaman başıboş bırakmamıştır, bırakmayacaktır. Deistlerin kulakları çınlasın! Vesselâm.

Okunma Sayısı: 13028
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı