"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Bediüzzaman’ın Mardin hayatı (1)

28 Haziran 2013, Cuma
MOLLA SAİD’İN MARDİN’E GELİŞ TARİHİ

Büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Said Nursî’nin Mardin’de geçirmiş olduğu hayat devresi ile ilgili olarak yapılan araştırma eserlerinde, ayrıntılı ve açıklayıcı bilgilere—yeterince—ulaşılamamıştır. Bediüzzaman’ın hayatı konusunda, birinci elden bilgiye kardeşinin oğlu Abdurrahman Nursî tarafından yazılan ve yayınlanan “Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatı’’ adlı 1919 yılı basımı eserle ulaşıyoruz. Ancak bu eserde de Bediüzzaman’ın Mardin’de geçirmiş olduğu devrede yaşanan hadiselere ve sürgün olayının detayına ilişkin tarih bilgilerine ulaşamıyoruz. 1958’de Nur Talebeleri tarafından yayınlanan Tarihçe-i Hayat’ta da, adı geçen eserdeki bilgiler hiçbir ilâve yapılmadan aynen aktarılmıştır. Her iki eserde de Bediüzzaman’ın Mardin’e geliş tarihi belirtilmemiştir. Ancak 1974’te basılan Necmettin Şahiner’in Bediüzzaman’ın kronolojik hayatının anlatıldığı eserde, Mardin hayatı ile ilgili olarak hayatta olan şahitlere dayanılarak iki hatıra nakledilmiş ve Bediüzzaman’ın Mardin’e geliş tarihi olarak da 1892 tarihi gösterilmiştir. Daha sonra Abdülkadir Badıllı tarafından hazırlanan üç ciltlik “Mufassal Tarihçe-i Hayat’’ta ise, bu tarih 1895 olarak kayda geçmiştir. Bizce de Badıllı’nın tesbit ettiği tarih daha sağlıklıdır. Çünkü Risâle-i Nur Enstitüsü’nce yapılan en son araştırmada Bediüzzaman’ın doğum tarihi 1878 yılı olduğuna göre ve Mardin’e 16 veya 17 yaşlarında geldiğine göre, geliş tarihi 1894 veya 1895’tir. Bu tarih de H. 1312 yılına tekabül etmektedir. Şahiner’in 1892 tarihini tesbit etmesi Bediüzzaman’ın doğum tarihini 1876 yılı olarak kabul etmesinden kaynaklanmaktadır.

MOLLA SAİD MARDİN’DE İKEN ÇIKAN ERMENİ HADİSELERİ
Bediüzzaman’ın siyasî hayata ilk girişi 1895 yılında Mardin’e gelmesiyle başlamıştır. O yılda Mardin birçok karışıklığa sahne olmuştur. Bazı aşiretler Ermeni köylerine saldırmış, öldürme ve yaralama neticesinde Ermeniler şehir merkezine sığınmışlardır. Mardin’in ileri gelen din âlimleri onlara sahip çıkmış, sağduyulu davranarak ileride oluşabilecek büyük bir kaosun önüne geçmişlerdir. Ermeni olaylarının Mardin’e en önemli yansıması 1895 Kasım’ında Diyarbakır’da yaşanan olayların ardından olmuştur. Kasım 1895’te Ermenilerin Batı dünyasının dikkatlerini çekmek için Diyarbakır’da Müslümanlara saldırmasıyla başlayan olaylar (1), Mardin’de Hamidiye Alaylarının 45. Bölüğünü oluşturan Kiki aşiretinin başta Tel Ermen olmak üzere bazı Ermeni köylerine saldırmasına sebep olmuştur. “Mardin sancağı dâhilinde Kiki Çerkan ve Hercân aşiretlerinden iki bin kadar eşhas”ın sebep olduğu bu olaylarda Göllü, Kalatılmarra, Benabil ve İbrahimiye gibi Süryani köyleri de yağmalanmıştır. Mardin Ermeni Katolik Murahhası Melkon bu saldırılar sırasında yaptığı şikâyette Hamidiye Süvari Alayı’na mensup Kiki Çerkan ve Kiki Helecan aşiretleri reisi Kaymakam Reşid Bey ile Binbaşı Osman ve Timur Ağa’yı olayların müsebbipleri olarak gösteriyordu.
Diyarbakır valiliğinden, hükümet merkezine gönderilen bir telgrafta Mardin Mutasarrıfının olayların sebebi ve alınan tedbirlerle ilgili verdiği bilgiler aktarılmaktadır: “Ermeni ifsadatı ile galeyana gelmiş olan aşairde olan bir cemm-i gafir Mardin dâhilinde ahalisi Hıristiyan olan Mansuri karyesine hücum göstermiş olmaları üzerine Hamidiye kâimmakam ve jandarma binbaşı bir miktar efrad-ı redife ile sevk olunarak vukuatsız def’ edilmiş oldukları müteakiben Mardin Kasabası’nın Mişkin Kapusu cihetinde taarruza başlamış olan ve nasihat dinlemeyib silâh istimaline cüret eden Ekrad dahi bi’lmükabele püskürdülerek yedlerinden bir mikdar hayvanat ve emval-i mühime istirdad olındığı Mardin Mutasarrıflığından…… malûmat arz olunur.”(2) Ermeni murahhası tarafından yapılan şikâyette “300 Katolik cemaatinden oluşan ve Ermeni meselesinden haberi olmayan kişilere adı geçenler tarafından saldırıldığını” söylemesi olaylarda Ermeni isyanlarına duyulan tepkinin sebep olduğu veya Mardin ve çevresinde klasikleşen aşiret yağmalarını hem Ermenilerin hem de aşiretlerin siyasî bir sebebe dayandırarak, bu durumu kendi lehlerine kullanma çabası içine girmiş olduklarını göstermektedir.
Aşiretlerin saldırıları üzerine, Ermenilerin bir kısmı kendi imkânlarıyla bir kısmı da jandarmalar ve eşraf aracılığıyla şehir merkezine nakledilmişlerdi. Bu sırada şehir merkezinde Ermenilerle Müslümanlar arasında herhangi bir olay yaşanmadığı gibi saldırgan aşiretlere karşı şehre sığınan mülteciler birlikte savunulmuştur. Ermeni olaylarının ardından Diyarbakır’a gönderilen ve Maiyet-i Seniye-i Erkân-ı Harp İkinci Feriki Abdullah Paşa, Mahkeme-i Temyiz azası Reşidi Efendi ile Şûrâ-yı Devlet azası Sami Efendi’den oluşan tahkikat heyeti hazırladığı raporda Mardin şehir merkezinde kargaşa yaşanmamasının sebebini ve Müslümanlarla Ermenilerin saldırganlara birlikte karşı koyduklarını şöyle anlatmaktadır: “Mardin kasabasında mütemekkin Ermeniler, Arapça ile mütekellim olub başka lisana vakıf olmamalarından dolayı Ermeni komitesinin ilkaat ve tehyicatını telâkki edemeyerek rabıta-i lisaniye ile merbut bulundukları ahali-i İslâmiyeye daima asar-ı muhadenet göstermişler ve Müslümanlar da Ermeni vatandaşlarını galeyana gelmiş olan bazı aşaire karşı bi’l-fiil müdafaa ederek bir Ermeni’nin burnu kanamamış olduğu halde yirmiyi mütecaviz ehl-i İslâm bu yolda fedayı can etmişlerdir.”
Şehir merkezinde hükümet kuvvetleriyle birleşerek aşiretlerin şehre girmesini engelleyenler şunlardır: Hamitoğlu Şeyh Seydullah, Hüseyin Saraçoğlu, Fuat Efendi, Daşili Ahmet Efendi, Hamdan Ağa, Mişkinli Ahmet ve Hanaş Ağalar, Mendikanlı Faraç Bey ve Kermozade Hacı Faris Çelebi. Bediüzzaman’ın bu hadiselerdeki rolünü kesin bilemiyoruz. Ancak tarihî belgeler incelendiğinde, bazı bilgilere ulaşabileceğiz.

CEMALEDDİN-İ AFGÂNÎ DÜŞÜNCESİ VE SÜNUSÎ TARİKATI İLE TANIŞMASI
Molla Said, Mardin’de bulunduğu sıralarda biri Cemaleddin-i Afganî Hazretlerine, diğeri Sünusî tarikatına bağlı iki dervişle karşılaşır. Bu iki seyyahın İslâm Birliği düşüncesi, ona yol gösterici olur. Bediüzzaman Said Nursî de Afganî’yi İttihad-ı İslâm meselesinde selefim diye tanımlayarak “siyasette muktesit meslek”i ondan öğrendiğini belirtmiştir. (Nursî 1996, 105) Bediüzzaman, siyasette muktesit meslek kavramı ile aşırılıklardan kaçınmayı kastetmiştir. O, Doğu aşiretlerinin suallerine verilen cevaplardan oluşan “Münâzarât” isimli eserinde siyasîlerden ehl-i ifrat ve ehl-i tefrite rastgeldiğini belirtmiştir. (Nursî, 1996, 123-124) Ehl-i ifrat, İslâmiyet’in kıvamı Türkleri dalâletle niteleyip, istibdadı hürriyet zannetmekte ve Kanun-u Esasiyeye itiraz etmektedirler. Ehl-i tefrit ise dini bilmedikleri halde ehl-i İslâma insafsızca itiraz etmekte ve dindarlardaki taassubu haklılıklarına delil göstermektedirler. Bu iki düşünceye karşılık Bediüzzaman’ın tavrı ise çok nettir: “....Hücum edenler bazıları ‘Haydo, Haydo’ derlerdi, bazıları, ‘Haydar Ağa, Haydar Ağa’ derlerdi. Ben Haydar derdim, şimdi de Haydar diyorum.” (Nursî, 1996, 125)
Bediüzzaman aynı zamanda tarafgirane körü körüne siyasetin de tahlilini yapmıştır. Ona göre salih ve âlim bir kişi kendi siyasî fikrine uyan münafık bir kişiyi coşkuyla övmüş; buna karşılık kendi siyasî fikrinden olmayan salih ve âlim bir kişiyi ise ön yargı ile tenkit etmiş ve fasık ilân etmiştir. Bu tür körü körüne yapılan ilkesiz, gerekçesiz ve ölçüsüz siyasetten Allah’a sığındığını belirtmiştir.
Hac konusunda da Bediüzzaman’la Afganî’nin fikirleri benzerlik göstermektedir. Bediüzzaman, haccın fikir alış verişi ve tearüf suretiyle tevhid-i efkâra, teavünle teşrik-i mesaiye vesile olduğunu belirtmiştir. (Nursî, 1996, 71) Zamanla hacdaki fikir alışverişi ve teşrik-i mesai gibi hizmetlerin ihmali düşmanın milyonlarla İslâm milletini İslâm aleyhinde kullanmasına zemin hazırlamıştır. (Nursî, 71) Yine Bediüzzaman, milliyet hususunda da, İslâm birliğini temin eden din bağı olduğunu belirtmiştir. (Nursî, 1995, 69)
Molla Said’in Şeyh Sünusî’nin talebesiyle Mardin’de görüşmesi ise ilerde kaderin sevkiyle kendisine Şeyh Sünusî’nin yerine şark vaizi umumiliği teklifini getirecektir. Şeyh Sünusî, İttihatçıların Trablusgarb Savaşı sırasında ilişki kurdukları, Birinci Dünya Savaşı sırasında cihad ve Teşkilât-ı Mahsusa çalışmaları kapsamında İstanbul’a gelen, mütarekede Bursa’ya, daha sonra Millî Mücadele döneminde Ankara’ya giderek, Doğu gezisine çıkan zâttır. Asıl gayesi İslâm Birliğinin sağlanmasıdır.

NAMIK KEMAL’İN “RÜYA”SI İLE UYANMASI
Aynı zamanda hürriyet düşüncesi de Mardin’de alevlenir. Namık Kemal’in “Rüya” adlı makalesi eline geçer ve böylece onun hürriyet ve fikir mücadelesini takdir eder ve daha sonra Münâzarât adlı eseriyle bu düşüncelerini anlatmaya çalışır. Yine Bediüzzaman, 1895 yılında geldiği ve yoğun siyasî çalışmalarda bulunduğu Mardin’de, Namık Kemal’in hürriyetçi fikirlerinden etkilendiğini şu ifade ile belirtmektedir: “İnkılâptan on altı sene evvel, Mardin cihetlerinde, beni hakka irşad eden bir zata rast geldim. Siyasetteki muktesit mesleği bana gösterdi. Hem, tâ o vakitte, meşhur Kemâl’in ‘Rüyâ’sıyla uyandım.’’
Bediüzzaman’ın, uyanmasına vesile olarak zikrettiği Rüya isimli eseri, Namık Kemal’in nesir eserlerinden biridir. Bu eser Magosa’da yazılmıştır. Türk Edebiyatı Tarihinde, bu eser ile ilgili olarak şunlar ifade edilmektedir: “(Namık Kemal bu eser ile ilgili olarak İstanbul’da bulunan dostu) Zeynel Abidin Bey’e gönderdiği mektubunda: ‘Rüya’yı gönderdim. Tab’ına Kasab (Kasab Theodur: Yahudi bir gazeteci) değil, kahraman katil bile cesaret edemez. Avrupa’da bastırırsanız,  onu bilmem.’’ demek lüzumunu duymuştur. 

KURUMSAL MEDRESE TALEBELERİYLE MÜNÂZÂRALARI
Bediüzzaman’ın Mardin hayatı, yayınlanan eserlerden edindiğimiz bilgilere göre, çok hareketli ve çalkantılı geçmiştir. Onun medrese talebeleri ve âlimlerle münâzâraları neticesinde kendini kabul ettirmesi kayda değer önemli sayılabilecek hadiselerdendir. Molla Said Mardin’e kadar olan hayat safhalarında sadece klâsik medrese usûlü ile eğitim gören hoca ve talebelerle münâzâraya girişmişti. Mardin’de ise ilk defa kurumsal kimliğe sahip medrese hocalarıyla tartışmaya girmiş ve kendini ilmi çevrelere kabul ettirmiştir. Bediüzzaman’ın Mardin’den sürgünü ile ilgili bir iddia da şöyle: Mardin’de yaşamış bulunan büyük âlimlerden Şeyh Yusuf Efendi (1873-1956) gençliğinde Şehidiye Camii’nde Bediüzzaman’la tartışmaya girdiği, onu “Delâil-i zâhire hakkında milleti şüpheye düşürmekle’’ suçladığı, sertleşen tartışmanın sonunda Said Nursî’nin Mardin’den sürüldüğü anlatılmaktadır. Bediüzzaman’ın sürgünü, sadece bu olayla açıklanamaz. Yine belirtmeliyiz ki, devlet arşivlerindeki ilgili belge ve bilgilere ulaşılmadan bu konuda kesin bir hükme varamayız. Özellikle yakın tarih araştırmacılarına büyük bir iş düşmektedir.

Dipnotlar:
1-http://www.dallog.com/kurumlar/hamidiyealay.htm
2- Bütün yönleriyle Cizre, Abdullah Yaşın, 1983

DEVAMI HAFTAYA
 
MEHMET SELİM MARDİN   msmardin@hotmail.com I www.msmardin.com
Okunma Sayısı: 6232
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı