"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Ehliyet ve liyakat ikinci plana atıldı

21 Aralık 2018, Cuma 00:53
Çevremizde gördüğümüz şu: artık çok uzun zamandan beri hemşeriliğe, aynı okul mezunu olmaya, dinî, kavmî, mezhebî yönden yakınlığa ve benzerlerine bakarak iş sahalarını dolduruyoruz. Bu da ehliyet ve liyakatın kendiliğinden ikinci plana atıldığının resmidir.

Prof. Dr. Sacid Adalı’nın “Adalet ve Liyakat” konulu seminerinden notlar - 1

Risale-i Nur Enstitüsü Ankara Şubesinde iki haftada bir düzenlenen akademik seminerler kapsamında bir program daha icra edildi. Enstitünün bu seferki misafiri Anayasa Mahkemesi eski üyelerinden Prof. Dr. Sacid Adalı idi.

Program Enstitü Şube Sekreteri Hayati Binler’in, özgeçmişini okuyarak misafiri takdim etmesi ile başladı. Moderatörün sorularına cevaplar biçiminde icra edilen “Adalet ve Liyakat” temalı programda güncel meseleler ilmî bir yaklaşımla ele alındı.

Önemi sebebiyle sohbet metninin tümünü yayınlıyoruz.

Moderatör: Devletin adaleti ile liyakat arasındaki ilişkiyi açıklamanızı istesek neler söylersiniz?

Prof. Dr. Sacid Adalı: Bu önemli mevzuyu anlatabilmek için önce Kur’an’daki adaletle ilgili ayetleri okumak lazım. Ama bunları zaten sizler biliyorsunuz. Ben başka bir taraftan bakacağım.

Temel prensiptir. İnsan vücudu normal çalışırken azalar kendisini hissettirmiyor. Mesela kulağımız ağrımadığı sürece kulağımızın varlığından habersiz gibiyiz. Ne zaman ki bir yerde arıza başlıyor, o zaman o organımızın varlığını hissediyor, üzerine düşüyor, tedaviye başlıyoruz.

Adalet ve liyakat meselesi de öyle. Demek bu kavramların işleyişinde sıkıntılar var ki gündemimize geliyor. Üzerinde konuşma ihtiyacı duyuyoruz. Konuşmak faydalı.

Bendeniz bugün izninizle bu konuya biraz farklı bir yönden, tarihi bu güne ve geleceğe yansıtmak yönünden bakacağım.

Bu maksatla önce güzel bir tablo çizmeye çalışacağım. Bu tabloyu kendimle beraber ikisi yabancı biri yerli üç yazardan istifade ederek yapacağım.

Bunlardan biri, Samiha Ayverdi. Mükemmel bir yazar, iyi bir düşünür, celalli bir vatan ve ecdat tarihi aşığı, Türkçenin yılmaz müdafii. Kendisini ziyaret etmek için, 1977 senesindeydi, randevu alarak Erzurum’dan İstanbul’a gitmiştim. İlk intibam, müthiş bir beyin, işlek bir zeka, erişilmez bir hafıza. Sohbetinde bir hatırasını anlatmıştı. Ağabeyi Prof. Dr. Ekrem Hakkı Ayverdi, hem mühendis hem mimar. Menderes döneminde Harbiye’den Taksim’e yapılması planlanan gidiş dönüşlü yolun iki tarafından birini o zamanki ihale sistemi gereği abisi Ekrem Bey, diğerini de tarihi romanlarıyla meşhur Abdullah Ziya Kozanoğlu yapmış. Abisinin yaptığı yol on senede hiç tamir görmezken diğer yol on senede beş defa tamir görmüş. Bu durum yakın tarihten bir işi doğru ve layıkıyla yapıp yapmama konusunda somut ve güzel bir misaldir.

Ayrıca, 1655 senesinde 22 yaşında Fransa’dan yola çıkarak, İtalya’yı, Türkiye’yi, İran’ı Hindistan’ı gezip görüp 33 yaşında dönüş yolunda İran’da vefat eden Fransız sergüzeşt fakat gözlemleri çok kuvvetli seyyah Jean Thévenot, dokuz ay İstanbul’da yaşamış. Dördüncü Murat dönemindeki Anadolu’yu anlatan kitabı var.

Öbürü de 18. yüzyıl Türkiye’sinde yaşamış başta Osmanlı sonra İsveç uyruklu ve o ülkenin Büyükelçiliğinde uzun yıllar çalışmış bir Ermeni olan D’Ohsson. Onun da Üçüncü Selim dönemini anlatan bir hatıra kitabı var. Alıntılarım o kitaplardan olacak.

Ayverdi diyor ki:

Osmanlı hakimiyetine giren milletler siyasi hüviyetlerini kaybederler, ancak içtimai, siyasi ve vicdani bir istiklal içinde milli bünyelerini muhafaza ederek huzur ve emniyetle yaşarlardı. Müstemleke şuuruna tamamen uzak ve yabancı olan Osmanlıların her fethettikleri yer bir anavatan ve her zapt edilen toprağın sakinleri de dost ve kardeş muamelesi görürdü.

Etrafını idare etmek vazifesi altında olan bir ferdin bile görgülü olduğu kadar saygılı, vakarlı olduğu kadar müsamahalı olması nasıl lazımsa, başka kavimlere efendilik etmek isteyen bir milletin de efendilik şanına layık vasıflara sahip bulunması, devlet politikasına muvazi bir zaruretti. Bu vasıflar da en azından adalet ve insaftı.

Bundan anlaşılan şu ki değil kavimleri ve büyük toplulukları ve hatta fertleri dahi idare etmenin ilk şartı her şeyden evvel bizzat idare edicinin zihnî ve ruhî bir üslup ve değerler sistemine göre terbiye edilmiş ve seviyelenmiş olmasıdır. “Senin dinin sana, benim dinim bana” emrini yerine getirmektir.

Katolisizmin taassubunu yeni bir mezheple yumuşatmak üzere Protestanlığı getiren Martin Luther bir din adamı olarak şöyle sesleniyordu: Ey milletim, bırakınız Türkler Almanya’yı istila etsinler. Hakkın ve adaletin ne olduğunu onlar size göstereceklerdir.

Bu bizim övünme gayesiyle zikrettiğimiz bir metin değil, tarihî vakaları nakletmek görevimizin bir parçası. Elbette bunun aksi durumlar da var. Ama bizim bu aşamada görevimiz olumlu tablo çizmek ve altı yüzyıldan fazla yaşayan bir devletin ayakta kalma sebeplerinden bahsetmek.

Hakîm bir zat şöyle der: “Dostun bir hata işlediği zaman onu sen kendin yapmış gibi mahcup ol.” Dostluğun seviyesine bakın ki dostum ezildi ben de kahroldum, mahvoldum diyor. “O üzüldü, pişman oldu, bana ne” demiyor. Bu aslında toplumu yapıştırıcı maddelerden olan kuvvetli bir duygudur.

18. yüzyıl Türkiye’sini anlatırken D’Ohsson diyor ki:

Türkler için fakirlere yardım etmek ilahî bir emirdir. Bu görevlerinden birini ihmal eden bir Müslüman, sefalet içinde ölenin hayatından mesul olduğunu hisseder. Doğruluk bir Müslüman’ın bütün hareketlerinin esasını teşkil eder. Onlar üstelik sadece kendi dindaşlarına ve vatandaşlarına karşı değil yabancı dinden veya tabiiyetten olanlar dahil herkese karşı bu mükellefiyeti hissederler. Çünkü helal ve harama inanırlar.

Jean Thévenot’nun gördükleri de şöyle:

Onların iyilikseverliği hayvanlara ve hatta kuşlara kadar ulaşır. Bırakınız insanları, hatta kuşları, köpek ve kedileri beslemek için mallarını vakfetmekten ve sarfetmekten lezzet alırlar. İyi kimselerdir ve “kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyleri siz de başkalarına yapmayın” emrine çok iyi uyarlar. Herkes için iyi şeyler isterler. Kimseyi aldatmaya veya malını çalmaya müsaade etmezler. Kimseye sataşmazlar. Şehirde, askerler de dahil silahla gezmezler. Az kavga ederler. Düelloyu hiç bilmezler. Hayırseverlik ve misafirperverlik vazifelerini asla unutmazlar. Onlar için yemek sırasında gelen insanlara sofralarını açmak kadar tabii bir şey olamaz.

Uygunsuz hayat yaşayanlar son derece azdır. İstedikleri kadar muhteris olsunlar, daima vicdanlarının sesini dinlerler. Beşeriyeti lekeleyen, mahkemeleri dehşete düşüren kötülükleri Türkiye’de göremezsiniz. Burada da başka ülkelerde olduğu gibi eğer uygunsuzluk edenler varsa bunlar ekseriyetle devlet idaresinde önemli yeri olan kimselerdir. Halk daima faziletli, iyiliksever, dürüst, temiz kalplidir. Kadirbilirlik de Türklerin kendilerini şereflendiren en büyük özelliklerinden biridir. Gördüğü iyilikleri unutmazlar.

İftira utanç verici bir kötülüktür. Eleştiri ise, gerçek üzerine kurulmuşsa ve bir kimseyi iyi yola sevk etmek bahis konusuysa yasaklanmamıştır.

Kadınlar kocalarını çağırırken veya onlardan bahsederken Ağa, Efendi veya Çelebi sözlerinden birini kullanmaya mecburdurlar.

Bu arada bir hatıramı nakledeyim: Çocukluğumdan hatırlıyorum. Eğirdir’deyken annem kendi kayınbiraderlerinden söz edeceği zaman ‘Çelibaa’ derdi. Ben anlamını bilmezdim. Sonradan farkettim ki hürmet ve nezaket ifade eden bir hitap tarzı imiş ve ‘Çelebiağa’nın halk dilindeki ağzıymış. Bu adetimiz İstanbul’a göçünce zamanla değişti, şivemiz oraya uygun hale geldi.

Bendeniz de hayatım boyunca insanlara nazik ve kibar muamele etmenin gerekliliğini ta oralardan, Saraçhanebaşı ve Vefa’da okumaktan, eski İstanbul Efendilerinin, Hanımefendilerinin bulunduğu semtlerde ve mahfillerde oturmaktan kaptım ve hayatım boyunca da buna çalıştım. Mesela Anayasa Mahkemesi üyeliğim yıllarından beri bana tebrik veya mesaj gönderen tanıdığım ya da tanımadığım herkese cevap verdim. Bunu lüzumsuz bir iş saymadım. İşte bunlar eski törelerden kalma bir kural olsa gerek.

Fransız yazara devam edelim.

Bütün büyük bayramlarda ve hayatın önemli olaylarında çocuklar büyüklerinin ellerini öperler, onların hayır duasını alırlardı.

Terbiye ve nezaket kuralları hepsine bir nevi gurur ve azamet verir.

Müslümanlar hiçbir zaman başkalarının selam vermesini beklemez, aksine, dostlarına yahut rastladıkları kimselere selam vermekte veya temenna etmekte adeta birbirleriyle yarış ederler.

Thévenot ilave ediyor:

Türkler dünyanın en geniş kalpli en telaşsız insanlarıdır. Hiçbir şey onları sarsmaz, telaşlandırmaz. Hiçbir zaman lüzumsuz tecessüs göstermezler. Ama asla bezgin de olmazlar. Sevinç ve neşe içinde kendini kaybedip bağırıp çağırmak hiçbir Müslüman şehrinde görülmez.

Fevkalade temizdirler. Hamamları yaygındır. Kadın olsun erkek olsun hemen her gün banyo yapma ve yıkanma hususunda gösterdikleri dikkat hiçbir şeyle kıyaslanamaz.

Günde iki öğün yemekleri vardır. Kanaatkârdırlar. Yemek için yaşamazlar, yaşamak için yerler.

Şimdi bu cümleler bu günkü Türklerle yani bizlerle ne kadar ilgilidir o ayrı mesele ve bunu ayrıca düşünmemiz lazım.

Yabancıların gözünden o eski Türkiye’yi gördük. Şimdi geriye dönelim ve böyle bir toplumda yaşıyor olduğumuzu farz edelim. Böyle bir toplumda her halde bugünkü gibi “adalet ve liyakat” başlıklı bir toplantının tertip edilmesi düşünülemezdi. Demek bugün adalet ve liyakat sıkıntısı var, yani bunlar özenle aranan şeyler ki onları gündem yapıp nasıl bulacağımızı ya da geliştireceğimizi düşünmeye gayret ediyoruz. Oysa o eski toplumda bunlar zaten vardı ve yaşanıyordu. O yüzden de konuşulmaya ihtiyaç duyulmuyordu. Bugün ihtiyaç var ki konuşuluyor. Var varken konuşulmaz, var yokken bahse konu olur. Adalet ve liyakat başlığı altında konuştuğumuza göre eksikliğimizi hissediyor, daha iyisini arıyoruz.

Böyle bir toplum manzarasından günümüz dünyasına baktığımızda karşılaştığımız tablo birbirinden çok farklı.

Çevremizde gördüğümüz şu: artık çok uzun zamandan beri hemşeriliğe, aynı okul mezunu olmaya, dinî, kavmî, mezhebî yönden yakınlığa ve benzerlerine bakarak iş sahalarını dolduruyoruz. Bu da ehliyet ve liyakatın kendiliğinden ikinci plana atıldığının resmidir.

Böyle kavmiyet, etnik köken veya dinî referanslara yahut ritüellere dayalı bir istihdam şeklinden önce liyakat ve ehliyet üstünlüğü modelini aramak gereği kendiliğinden ortaya çıkıyor.

-DEVAM EDECEK-

Etiketler: adalet, liyakat
Okunma Sayısı: 1619
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • İ.SEYDA

    21.12.2018 19:14:31

    Risale-i Nur Enstitüsü Ankara Şubesinin son dönemlerindeki faaliyetleri takdire değerdir. Benzer programların devamını bekleriz. Emeği geçenleri tebrik ediyoruz.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı