"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Hidayet kimden gelir?

12 Ekim 2018, Cuma 00:27
Hidâyet, lügatte lütuf ile yol göstermek, rehberlik yapmak demektir. 1

Hidâyet aynı zamanda hakkı hak bilmek ve ona uymak, batılı da batıl bilip ondan kaçınmak demektir. Kur’ân’da yüzden fazla âyette hidâyet ve hidâyet ile ilgili kavramlar ve kelimeler zikredilmektedir.

A. “İhdina” Kelimesi Tefsirlerine Göre Hidâyet

Kur’ân-ı Kerîm’de, Fatiha Sûresi 6. âyet-i kerimede, “İhdina’s sırata’l müstakîm” buyruluyor. Bu âyette zikredilen “ihdina” fiili, “hidâyet ver, rehberlik et, yol göster” manalarına geliyor. Tefsirlerde hidâyet kavramı bu âyetin izahlarında ele alınır. Bu yüzden bazı tefsirlerin bu konuya yaklaşımına temas etmek gerekir.

Taberi, tefsirinde “İhdina’s sırata’l müstakim” âyetini, İbn-i Abbas’a dayandırarak, “Bizi sırat-ı müstakimde sabit kalmaya muvaffak kıl, bize hidâyete götüren yolu ilham et” şeklinde tefsir ediyor. Ona göre hidâyet, tevfik anlamına geliyor. “Allah zalim kavmi hidâyete eriştirmez” âyetinin anlamı, “Onları hidâyete muvaffak kılmaz” demektir. Ona göre “ihdina” cümlesini, “hidâyetimizi arttır” şeklinde tefsir edenler de bulunmaktadır. Taberi bu ve benzeri rivâyetleri naklettikten sonra kendisinin, bu âyeti “Geçmişte kendilerine nimet verilen kullarını muvaffak kıldığın gibi söz ve davranış olarak razı olduğun şeyler üzere sabit olmaya bizi muvaffak kıl” şeklinde tefsir etmeyi tercih ettiğini ifade ediyor. Çünkü Allah peygamberleri, sıddıkları, şehidleri İslâm’ı, peygamberleri ve kitapları tasdik etmeye, Allah’ın emirlerini yapmaya muvaffak kılmıştır. İşte bu da hidâyettir. Yani hem iman esaslarını tasdik etmek, hem de Allah’ın emirlerini yapıp yasaklarından kaçınmak hidâyet anlamına gelmektedir. 2

Fahreddin-i Razi, âyetteki “ihdina” ifadesinin hidâyet talep etmek olduğunu beyan ediyor. Ona göre hidâyetin elde edilmesi iki yolla meydana gelebilir: Bunlardan birincisi, delil ve hüccet ile marifet istemektir. İkinci yol da, batını tasfiye etmek, temizlemek ve riyazettir. Allah’ı tanıma, istidlal yolları ise sınırsızdır. Kâinatta bulunan her bir zerre onun kemaline, izzetine ve celâline işaret ediyor. Her bir zerrede Allah’a şahitlik eden deliller vardı. 3

Zemahşeri, “İhdina”nın hidâyet talep etmek olduğunu, bunun da, hidâyete erenler için “daha fazla hidâyet talebi” olduğunu, bir de “bizi sabit kıl” anlamına geldiğini bildiriyor. Ona göre bu bir duâ cümlesidir. Duâ cümlesi ile emir cümlesi aynıdır. Çünkü her ikisi de taleptir. 4

Beydavi, hidâyetin lütufla hayır, iyilik hususunda yol göstermek olduğunu zikrediyor. Ona göre Allah’ın hidâyeti çeşitli şekillerde olabilmektedir. Bunlardan birincisi, Allah’ın insana onu maslalahatlarını anlamasına sebep olacak akıl kuvvesi gibi kuvveler, batınî ve zahirî duygular vermesidir.

İkincisi, hak ile batıl arasında, salah ve fesad arasındaki ayırıcı delilleri insanın aklının önüne sermesidir. “Ona iki yolu gösterdik.” 5 ve “biz onlara hak ile batılı gösterdik, onlar da körlüğü hidâyetin üzerine tercih ettiler)” 6 âyetleri bunun delilini oluşturuyor.

Üçüncüsü, resuller göndermesi ve kitaplar indirmesi ile yol göstermesi, hidâyet etmesidir. “Onları, emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. 7 ve “şüphesiz ki bu Kur’ân, en doğru yola iletir” 8 âyetleri de bunun delilini oluşturuyor.

Dördüncüsü, kalplerde sırların keşfolmasıdır. Vahiy, ilham ve sadık rüyada olduğu gibi Allah’ın insana bazı şeylerin hakikatlerini göstermesidir. Peygamberler ve evliyaların hidâyeti bu şekilde olmaktadır. “Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza hidâyet edeceğiz” 9 âyeti de bunun delilini teşkil ediyor. Beyzavi’ye göre ihdina’daki hidâyet, daha fazla hidâyet talebinde bulunmak, hidâyet üzerine sebat ya da mertebeler kat’etmeyi istemektir. 10

Said Nursî ise, buradaki ihdina’nın hidâyetten müştak olduğuna dikkat çektikten sonra, bunun çeşitli anlamlara geldiğini bildiriyor. Bir grup insana göre “Bize sebat ver”, bir grup insana göre “Bizdekini artır”, diğer taifeye göre, “Bize tevfik ver” anlamına geldiğine işaret ediyor. Ona göre, “Allah her şeyi yarattı ve hidâyet etti” âyetindeki “heda” kavramı zahiri ve batıni duyguları vermekle hidâyet ihsan etti anlamına gelir. Sonra Allah, afakî ve enfüsi delilleri serdetmekle de hidâyet etmiştir, yol göstermiştir. Sonra da hakkın üzerindeki perdenin kaldırılmasıyla da en azam olan hidâyeti nasip etmiştir. Bu sayede hak hak olarak, batıl da batıl olarak tezahür etmiştir. 1

B. “Huden” İfadesi Çerçevesinde Hidâyet

Zemahşeri’ye göre Bakara Sûresi ikinci âyetteki “hüden” ifadesi, delâlet, yani yol göstermek, rehberlik yapmaktır. Bu da amaca ulaştıran bir rehberlik manasını ifade ediyor. Ona göre “hüden”, “hadi” anlamına da geliyor. Hadi de yol gösterici demektir. 12

Buradaki “hüden” tabirini Razi de, Zemahşeri gibi “delâlet” yani yol göstermek, rehberlik etmek anlamında kullanıyor. Bu, “amaca ulaştıran bir rehberlik” anlamını ifade ediyor. Ona göre “hüden” kelimesinin zıddı, “idlâl”dır. Yani saptırmaktır. O halde “hüden” de, yol göstermek anlamına gelmektedir. 13

Beydavi, “hüden” kelimesinin delâlet olduğunu tekrar ettikten sonra, hidâyetin hem kâfir hem de mü’min için olabileceğini, fakat ancak müttakilerin Kur’ân’dan yararlanabileceğini ifade ediyor. Bu itibarla, Kur’ân başka âyetlerde de bildirildiği gibi, bütün insanlar için bir hidâyet rehberidir. Fakat Beydavi, ancak aklını; âyetleri tefekkür, mu’cizeleri düşünme, peygamberleri tanıma yolunda kullanan insanların Kur’ân’dan yararlanabileceğini bildiriyor. Uygun gıdalardan istifade etmek, ancak sağlıklı bir insan için mümkündür. Kur’ân’dan istifade etmek için de mü’min olmak gerekir. Bir âyette, Kur’ân’ın mü’minler için bir şifa olduğu beyan edilmektedir.14 Kur’ân’dan istifade edip iyilikleri yapıp kötülüklerden uzaklaşmak da kulluk görevini yerine getirmek anlamında gerçek hidâyete ermeyi ifade eder ki, bunun da başlangıcı iman esaslarını kalben tasdik etmektir.

Said Nursî ise, âyeti, “Doğru yola irşad ediyor. Muttakilere doğru yolu gösteriyor.” şeklinde yorumluyor. Ona göre ismi fail olan “hadi” yerine, mastar olan “hüden” kullanılması hidâyet nurunun cisimleştiğine ve hidâyetin Kur’ân’ın kendisi olduğuna delâlet ediyor. Burada müttakiler için bir hidâyet olduğunun söylenmesi, hidâyetin meyvesini ve tesirini göstermek içindir. 15 Bu konudaki bazı yorumlar da hidâyetin takvayı netice vereceğini, takvanın da hidâyeti arttıracağını ifade ediyor. 16

C. Allah’ın Hidâyete Erdirmesi

Kur’ân-ı Kerîm’in bazı âyetlerinde Allah’ın dilediğini hidâyete erdireceği 17 bazı âyetlerde de Cenâb-ı Hakk’ın zalimleri 18, kâfirleri 19, fasıkları 20 hidâyete erdirmeyeceği beyan ediliyor. Bu âyetler arasında görünüşte bir zıtlık varmış gibi anlaşılsa da durum tam tersidir. İkinci grupta zikredilen âyetler, birinci grupta yer alanları tefsir ediyor. Bunu daha iyi anlamak için Ragıp el Isfahani’nin hidâyet tarifinden yola çıkalım.

Ragıb el Isfahani’ye göre hidâyet tarif edici, yol gösterici birisini ve tarif edilen yolu kabul etmeyi gerektirir. Bu ikisi ile hidâyet tamam olur. Yol gösterilmiş, rehberlik yapılmış, ama bu gösterilen yol kabul edilmemişse buna hidâyet denmez. Yol gösterilen kişi için de “hidâyete erdi” ifadesi kullanılmaz. İsfahani’ye göre “Allah kâfirleri hidâyete erdirmez, fasıkları hidâyete erdirmez” âyetlerini bu şekilde anlamak gerekir. Yani Allah herkese yol gösteriyor. Allah’ın herkese düşünebilecek, hak ile batılı birbirinden ayırt edebilecek bir akıl ihsan etmesi, hak ile batılı gönderdiği kitaplarla ve peygamberlerle insanlığa bildirmesi, onun bütün insanlara hidâyet yolunu gösterdiğini, rehberlik ettiğini gösteriyor. Bu hidâyetin başlangıcıdır. Ragıp ahirette Cennete gitmenin de hidâyet olduğuna işaret ediyor.  21

O halde Allah akıl, irade vermekle, kitaplar ve peygamberler göndermekle insanları doğru yola hidâyet etmektedir. Yani onlara doğru olan yolun hangisi olduğunu, hidâyetin nerede olduğunu göstermektedir. İnsan ise kendi iradesiyle bunlardan birisini seçiyor. Bu seçimi yapan insandır. İyi yolu seçerse, kabul ederse bu durumda o kişi için “hidâyete eren kişi” deniliyor. Kötü yolu seçerse de onun için “dalâlete düşen kimse” ifadesi kullanılıyor. Ancak insandaki hidâyeti kabul etme gücünü ya da dalâlete düşme gücünü, o yollarda yürüme gücünü yaratan ise Allah’tır.

Hidâyete ve dalâlete aslında insanın kendisi sebep oluyor. Nitekim “Allah fasıkları hidâyete erdirmez” âyeti bunun delillerinden birisini oluşturuyor. O halde Allah’ın kâfirleri, zalimleri, fasıkları hidâyete erdirmeyeceği âyeti temel olarak kabul edilecek, “Allah dilediğine hidâyet verir” gibi âyetler de tevil edilecektir. Çünkü fasık insan kendi iradesiyle fıskı seçmiş, doğru yoldan, hidâyetten, Kur’ân yolundan uzaklaşmıştır. Allah bu kimseye o hiçbir gayret sarf etmeden hidâyeti verirse, bu takdirde bir ikrah, bir zorlama söz konusu olacaktır. Bu da Allah’ın adaletine uygun düşmez 22 ve dünyanın bir imtihan yeri olması gerçeğiyle bağdaşmaz. Allah bir kimse kendi iradesini olumlu yönde kullandıktan sonra onu hidâyete erdirir. Nitekim Ebu Talib, Hazret-i Peygamberin (asm) ısrarlarına rağmen yine de imana gelmedi. İnen âyette “Sen sevdiğin kimseleri hidâyete erdiremezsin, ancak Allah dilediğini hidâyete erdirir” 23 buyruluyordu. 

Bu da gösteriyor ki, Allah’ın bir kimseye hidâyet vermesi Hazret-i Muhammed de (asm) olsa bir peygamberin zorlaması ile olmayacağı gibi Allah’ın zorlaması ile de değildir.

Elbette Allah isterse, bir insanı, o insan istemese de hidâyete erdirme gücüne ve yetkisine sahiptir. Ama bu, dünyanın bir hikmet ve bir imtihan yeri olmasına muvafık düşmediğinden Cenâb-ı Hak, kulun cüz’î iradesini hesaba katıyor. Kendi küllî iradesini ve kudretini ondan sonra devreye sokuyor. Bu, özellikle insanın davranış ve tutumları ile ilgili konularda böyle oluyor. İnsanın iradesini gerektirmeyen konularda ise Allah’ın iradesi ve kudreti doğrudan doğruya taalluk ediyor. İnsanın yaratılışı, vücudun şekli-şemaili, hücrelerin çalışması, ölmesi, dirilmesi, yenilen yemeklerin sindirilmesi ve vitaminlerin vücudun gerekli yerlerine sevkiyatı insan iradesinin müdahalesi olmayan, Allah’ın dileme ve kudretiyle meydana gelen olaylardır. Zaten burada bir hidâyet, yani bir yol gösterme, hakkı kabul ya da reddetme gibi bir durum söz konusu değildir. Ama söz konusu insanın aklı, iradesi, duyguları, hakkı kabul veya red, batılı kabul veya red gibi konular olunca o zaman durum tamamen farklılaşıyor. Cenâb-ı Hak bu durumda insanın temayül ve temayülünün etkilediği iradesini hesaba katıyor. Ona göre küllî iradesini ve kudretini devreye sokuyor. Yani o insanın yöneldiği iyi ya da kötüyü yapacak güç ve kudreti ona irade ve kudretiyle sağlıyor. Eğer Allah o insana iyiye ya da kötüye yönelme gücü vermese elbette insanın elinden hiçbir şey gelmez. Bu anlamda hidâyeti de dalâleti de Allah yaratıyor. Ama insan iradesiyle ikisinden birisini seçiyor.

Nitekim, “Hayır öyle değil. Bilâkis onların yaptıkları kötülükler kalplerini paslandırmıştır”, 24 “Onlar yoldan sapınca Allah da onların kalplerini saptırmıştı. Allah fasıklar topluluğunu hidâyete erdirmez”, 25 “Onlar Allah’ı unuttu, Allah da Onları unuttu” gibi âyetler, kulun kendi iradesini kötüye kullandığını, ondan sonra Allah’ın hidâyet vermemesinin devreye girdiğini gösteriyor.

Said Nursî, İşaratü’l-İ’caz isimli tefsirinde, hidâyeti terk edip dalaleti almanın nifakı seçmiş olanların fıtratının gereği olmadığını, kendi iradeleriyle olduğunu bildiriyor. Ona göre Allah, insana sermaye olarak uzun bir ömür vermiştir. Ruhlarda da kemalat kabiliyetlerini bırakmıştır. Hidâyet-i fıtriyenin çekirdeğini de saadeti alabilmek için her insanın vicdanına dikmiştir. Hâlbuki nifakı seçen insanlar, saadeti bırakıp fani lezzetleri, dünyevî menfaatleri alıyorlar. Bu da gösteriyor ki, iradelerini kötüye kullanarak dalalet mesleğini hidâyet mesleğine tercih etmiş oluyorlar. Bunun neticesinde de hidâyet-i fıtriyelerini bozmuş ve sermayelerini zayi etmiş oluyorlar. Bunun için âyette “hidâyeti bırakıp dalâleti satın almışlardır” ifadesi kullanılıyor. 26

Dipnotlar:

  1. el Isfahani, Ragıb, Mu’cemu Müfretadi lielfazi’l-Kur’an, Darü’l-Fikr, Beyrut, s. 536.

  2. et-Taberi, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir, Camiu’l-Beyan an-Te’vili Ayi’l-Kur’an, www.altafsir.com.

 3. Razi, Fahruddin, Tefsiru’l-Kebir, www.altafsir.com.

 4. Zemahşeri, Ebu’l-Kasım Mahmud b. Ömer, Keşşaf, I, s. 57.

  5. Beled, 90/10.

  6. Fussilet, 41/17.

  7. Enbiya, 21/73.

  8. İsra, 17/9.

  9. Ankebut, 29/69.

10. Beydavi, Nasirü’d-Din Ebi Said Abdullah b. Ömer, Envarü’t-Tenzil ve Esrarü’t-Tevil, Haşiyetü Şeyh Zade Kenarında, Hakikat Kitabevi, İstanbul, 1994, I, s. 44-45.

11. Nursî, Said, İşaratü’l-İ’caz fi Mezanni’l-İ’caz, Mihrab Werlags GmbH, Köln, tarihsiz. s. 22.

12. Zemahşeri, Keşşaf, I, s. 77-78.

13. Razi, Fahru’d-Din, Tefsiru’l-Kebir, www.altafsir.com.

14. Beydavi, Envarü’l-Tenzil, Haşitü Şeyh Zade Kenarında, I, s. 76.

15. Nursî, İşaratü’l-İ’caz, s. 39-40.

16. Musa, Dr. Mustafa Yusuf, el-Kur’ân ve’l-Felsefe, Darü’l-Maarif, Kahire, 1982, s. 169.

17. Fatır, 35/8.

18. Bakara, 2/258; Ali İmran, 3/86.

19. Maide, 5/67; Tevbe, 9/37

20. Maide, 5/108;Tevbe, 9/24.

21. el Isfahani, s..538.

22. el Cevziyye İbn-i Kayyim, el-Fevaid, Beyrut, 1986, s. 152, 153.

23. Kasas, 28/56.

24. Mutaffifin, 83/14.

25. Saf, 61/5.

26. Nursî, Said, İşaratü’l-İ’caz, s. 108.

Okunma Sayısı: 1317
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı