"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Müsbet davranışın dili

14 Haziran 2013, Cuma
Büyük bir sorumluluk bilinciyle kendini insanlığa hizmet etmeye adamış olan Bediüzzaman Said Nursî, kendi duruşunu “menfî hareket”lerin karşısında; “müsbet hareket” olarak nitelendiriyordu. Hayatına bütün olarak baktığınızda, onu hep müsbet tutum içerisinde görürüz. Çünkü “müsbet” olmak onun hayata bakış açısı, davranış biçimi ve hayatının kendisidir.

Şöyle düşünülsün: En geniş dairede, materyalist ve pozitivist felsefe, en koyu şekilde çağı boyamış. İç dünyası paramparça olmuş insan, sancılı ve de şaşkınlık içinde. İnsanlığın ıztırabını yüreğinde hisseden adamın ülkesi ise pozitivist dalganın, zorbalıkların tasallutu altında; hedefteki adamdı; suçlu, sürgün, gözetim altında ve mahkûm; horlanıyor, zehirleniyor ve idamla yargılanıyordu. Bütün bu olumsuzluklar karşısında inançlı, sabırlı ve girişimci tutumuyla, hapishaneden çıkıp yürüdüğünde, yazdığı ciltler dolusu risalelerle kendilerini keşfeden, hayatlarını anlamlandıran inançlı ve bilinçli, sessiz, ama coşkulu bir topluluk arkasından yürüyordu. Artık kitapları, toplumun her kesimi tarafından okunuyor, aydınlarca tartışılıyor, uluslar arası platformlarda bilimsel çalışmalara konu oluyordu. Eserleri onlarca dile çevriliyor, ellerde ve gönüllerde yüreğin gittiği yere kadar gidiyor; etki alanı her geçen gün genişliyordu. Bütün “proaktif”liğiyle bu adam “müsbet hareket” insanı Said Nursî’ydi.
Bu çalışmanın amacı Said Nursî’nin “müsbet hareket”inin ne olduğunu irdelemek değildir. Yapılmak istenen, sosyal bilimlerde, daha çok iş ve insan ilişkilerinde, kullanılan “proaktiflik” kavramıyla örtüşen “müsbet hareket” kavramını “müsbet davranış”lar şeklinde günlük hayatımıza taşıma çabasıdır. Çok yönlü anlam benzerliğinden dolayı proaktiflik yerine, kendi kaynaklarımızdan “müsbet davranış” kavramını, “reaktiflik” yerine de “olumsuz davranış” kavramını kullandık.

“Basit davranış”ın mantığı

Karşılaştığımız nice olaylar, problemler vardır ki, onlar karşısında gösterdiğimiz olumsuz tepki sonrası şöyle düşünmüşüzdür: Birazcık farklı davranabilmiş olsaydım, eğer daha sabırlı, daha anlayışlı ve mutedil tutum sergileseydim, o anın baskısına tepki göstermek yerine, ona olması gerektiği gibi müsbet davranabilseydim sonuç tamamen farklı olabilirdi.
Bu ve benzeri tutum ve davranışlarımızı gözden geçirmek kastıyla kendimize bazı sorular sorabiliriz. Meselâ çevrenin bize yönelik etkileri karşısında, hissî-tepkici mi yoksa, değer boyutlu ve iradeli davranışlarda mı bulunuyoruz? Değerlerimizi, duygularımızdan üstün tutabiliyor muyuz? Davranışlarımız şartların mı yoksa bilinçli kararlarımızın mı sonucudur? Sorumluluk bilinciyle inisiyatif kullanıp, yerinde ve kararında olması gereken davranışı gösterebiliyor muyuz? Bunun neticesinde hareketlerimizin olumsuz sonuçlarını hep dışarıdan birilerine yükleyip, onları suçlayıp, onları mı sorumlu tutuyoruz? Yoksa davranışlarımızı basit “etki-tepki meselesi”nden ibaret mi görüyoruz?
İnsan davranışlarının etki-tepki şeklinde baş göstermesini “Basit Davranış Modeli”, çevrenin “etki”siyle “tepki”de bulunması şeklinde açıklar. Bu tür anlayış determinist sebep-sonuç mantığı içerisinde yapılan bir açıklama olarak kabul edilir. Buna göre sonuçlar sebeplerin kaçınılmaz eseridir. Yani temelde her tepkinize sebep olan evdeki çocuğunuz, eşiniz, işyerindeki patronunuz, toplumdaki olumsuzluklar, hükümetin takip ettiği politikalar, dünyadaki akımlardır. Durumunuzdan, sizin dışınızda çevrenizdeki biri veya bir şey sorumludur. Bu durumda insan, belirli etkiye, otomatikman belirli tepki-davranış veren, seçme özgürlüğü olmayan bir varlık olarak karşımıza çıkıyor.
Bu basit davranış modeli, sosyal bilimciler tarafından, artık günümüzde pek rağbet görmemektedir. Fare, tavşan, güvercin, maymun gibi hayvanlar üzerinde yapılan determinizmin ilgili haritaları, insan arazisini ne dereceye kadar doğru ve fonksiyonel bir biçimde tanımlayabilirdi? Gelinen nokta insan olarak bizim durduğumuz yer olmuştur. Yeni anlayışa göre mesele basit bir “etki-tepki meselesi” değil; dış çevre uyarıcıları karşısında iç süreçlerin bilinçli olarak işlemesiyle insan davranışının gerçekleştiğidir. Çünkü insanın hayvanlardan farklı olarak etkiyle tepki arasında seçme özgürlüğü ve gücü vardır. Meselâ, bu seçme özgürlüğü, varlıkların en üstünü olmamızı sağlayan “şuur” dediğimiz özbilince sahip olmamızla ilgilidir. Bunun yanında başka etkilere aldırmadan, seçme ve hareket yeteneğimiz, yani bağımsız irademiz vardır. Dahası şimdiki gerçeğimizin ötesindeki durumları kafamızın içinde oluşturmamızı sağlayan hayal gücüne sahibiz. Bir de doğru ve yanlış davranışlarımızı yöneten değerleri içten içe iyice bilmemizi, düşünce ve hareketlerimizin onlarla ne derece uyumlu olduklarını anlamımızı sağlayan vicdanımız vardır.
En zeki hayvana bu değerlerin, bu keyfiyette hiçbiri verilmemiştir. Onlar insana göre oldukça sınırlı hareket etme donanımına sahiptir ve çoğu kez bunun dışına çıkamaz ve değiştiremezler. Hayvanlar sorumlu bir şekilde eğitilebilir, ama bu eğitimin ve davranışlarının sorumluluğunu aynı şekilde yüklenemez ve yönlendirme yapamazlar. Ancak biz, sahip olduğumuz benzersiz yetenekler; aldığımız eğitim ve değerler sayesinde farklı seçimlerde bulunur, bambaşka işler yapar ve bunların sorumluluğunu taşırız.

Müsbet davranışın proaktifliği

Eğer davranışlarımız dış etkilerin, şartların ve bir şartlandırmanın sonucuysa, bunun sebebi ya isteyerek veya ihmal sonucu, inisiyatifimizi dış etkilere teslim etmeyi seçmiş olmamızdandır. Bu tür bir seçim yaptığımız zaman, proaktifliğin zıddı olan, “reaktif” yani “tepkisel” oluruz ki, bu “olumsuz durum” demektir. Meselâ, tepkici tutuma sahip olan bir insanın tipik ifadesi şudur: Davranışlarımdan ben sorumlu değilim, hayatımı ben denetleyemem, dış etkenlerin tesirindeyim.
Proaktiflik kavramı ise, insan olarak kendi hayatımızdan sorumlu olduğumuzu ifade eder. Bu kavrama göre davranışlarının temelinde iradî kararlar ve bilinçli kararların temelinde inandığımız temel değerler vardır. Davranışlarımız şartların, şartlanmaların değil, kararlarımızın sonucudur. Anlamlı işlerin olabilmesi için hem inisiyatifimizin hem de sorumluluğumuzun olduğu bilincinde olmalıyız.
Demek bir değer/ilkeyi anlık bir “etki ile tepki”nin önüne geçirme bilinci proaktif tutumun özünü oluşturur. Reaktif tutum içinde olan insanları daha çok duygular, şartlar, olaylar ve çevreleri; proaktif anlayışa sahip insanları ise değerler yani dikkatle düşünülmüş, seçilmiş ve sindirilmiş ilkeler yönetir ve biz buna müsbet davranış diyoruz.
Şu halde “Müsbet Davranış” olarak nitelendirdiğimiz bu “hareket” tarzı nedir ve insan için ne anlam ifade eder? Tahmin edebileceğiniz gibi ‘müsbet’in kelime anlamı isbat olunan, ortaya konulan, açık, pozitif ve olumlu demektir. Bu durumda ‘müsbet davranış’ ise inanılan değerler doğrultusunda, aktif sorumluluk içerisinde, özgür iradenin seçimine dayanan bilinçli, ilkeli ve dengeli davranış biçimidir. Dolayısıyla önceden de ifade edildiği gibi davranışlarımız şartların, şartlanmaların değil, kararlarımızın sonucudur.
Meselâ müsbet davranışa sahip insanlar için havanın açık ya da yağmurlu olması fark etmez. Çevredeki sosyal, politik “iklim” onları etkilemez. Özellikle yüksek düzeyde proaktif insanlarda bu çok belirgindir. Şair, “Kar, kış demez, irkilmez, üzülmez, acı duymaz / Mevsim bütün ömrünce ılık gölgeli bir yaz” şeklinde, Said Nursî için söylediği dizeleriyle, onun bu yönünün derinliğini anlatıyordu. Proaktif insanlar havalarını birlikte taşıyabilirler ve onları gerçek değerler etkiler. Sağlıklı ilişki kurmaya, iyi hizmet vermeye, kaliteli iş çıkarmaya değer veriyorlarsa, bunun havanın uygun olup olmamasıyla bir ilgisi yoktur. Böyle bir yaklaşımın çevreyi yok saydığı anlamına da gelmediğini hatırlatmalıyız.
Elbette şunu biliriz ki, insan tabiî olarak fizikî, sosyal, kültürel, ekonomik, politik dış çevreden, çevrede yer alan nesne, durum ve kişilerden etkilenir. Burada rüzgâra kapılan bir kuru yaprak gibi dış çevrenin etkisinde kalmak ya da kapalı kutu gibi dış çevreyi yok saymak anlamlı değildir. Elbette müsbet davranış bilincinde olan insanlar da dış çevreden etkilenir, ne var ki, onların davranışları bilinçli, kendilerine mal ettikleri değerlere dayanan kararlar üzerine kurulur. Onlar temel değer ve ana amaçlarının farkında olarak, seçimlerini kendi özgür iradeleriyle yapar, çevreye olabilecek en uygun tepkiyi verirler ve bu müsbet davranış gücünü kullanırlar.

Müsbet davranışın gücü

Şunu biliriz ki, çevrenin ve insandaki hissî duyguların yapısı gereği müsbet davranışta bulunmak, imkânsız olmasa bile, hiç de kolay bir şey değildir. Bu açıdan proaktiflik veya “müsbet davranış” “Çadırımın üstüne şıp dedi damladı” söyleminden öte bir derinliğe sahiptir. Acaba insanın olması gereken davranışta bulunmasını sağlayan arka planı nedir? Elbette bu hal, sahip olduğumuz iç değerlerimiz ve iç keyfiyetimizle yakından ilişkilidir. Hemen söyleyeyim ki, çevre etkilerini karşılayışımız, irademizin ta kendisidir. Hareket halinde dış dünyaya bizim yaptığımız bu tesirler, iradeden ibaret olan benliğin duygularla çarpışmasından doğan bir neticedir. Asıl bizim olan, çarpışan benlikle ondan zaruret halinde fışkıran ve tam manasıyla öznel ve şahsî olan karardır. Hareket bu kararın dıştaki eseridir. Eserin sahibi olan ferdî ruh, bu mücadele sahasıdır. Duygular, irade ve dışımızdaki çevre bende ilk ve esrarengiz olan varlığın, yani benliğimin çarpıştığı muazzam sahnedir. Dışarıya yansıyan başarı bu iç dünyamızdaki kendimize karşı kazandığımız iç zaferin sonucudur. Bu anlamda, insanın müsbet davranışta bulunması, dış etkilere verilen bir karşılık olmanın ötesinde anlamlı olanın bu şekilde bir ifade halidir. Fakat bu da yeterli değildir, bu iç başarıya öncülük eden ve onu besleyen bir kısım değerlerin farkına varmalıyız.
Daha geniş açıdan baktığımızda müsbet davranışta bulunmayı besleyen bir kısım değerlerin varlığına ihtiyaç vardır. İnsan diğer varlıklardan farklı olarak kendine ve çevresine karşı vazifeleri ve sorumluluğu olan bir varlıktır. İlgili vazifelerimize kendimizden başlamak üzere, önceliklerimizi bilip, içten hissedilen aktif sorumluluk duymalıyız.
Hareketlerimizin anlam haritaları olan, bizim anlam boyutumuzu oluşturan nerede, nasıl hareket etmemize ışık tutan, ilkeli ve dengeli davranmamızı sağlayan manevî değerlere tahkiki bilinç düzeyinde sahip olmalıyız.
Kendi hayatının ve taşıdığı misyonun sorumluluğunu, başkalarına havale etmeden, inisiyatif kullanarak, bir iş, bir hizmet ortaya koyma cesaret ve gayretini içeren girişimciliğimiz gereklidir.
İnsan ilişkilerinde, onların durum ve beklentilerini dikkate alarak, karşılıklı etkileşim ve istek içerisinde hareketlerimizde etkililiği esas almamız önemlidir.
Gideceği limanı bilmeyen gemi, her yere gidebilir, ama gideceği limanı bilen gemi sadece oraya yönelir ve oraya gider. İnsanın geleceğe ait düşünceleri, idealleri, ümitleri, yarınları ve ulaşmaya çalıştığı tanımlanmış hedefleri olmalıdır.
Yaratıcı, kâinatta karşılıklı ilişki içerisinde olan bir düzen yaratmıştır ki; bu düzen içinde hizmet edene, hizmet edilmekte ve maddî manevî karşılığı verilmektedir. Herkesin kendisine verdiği bir anlayış değil, başkalarına karşılıksız veren bir hizmet anlayışına sahip olmamız bizi müsbet davranışa götüren değerlerdir. Meselâ, sorulan bir soru karşısında bu anlayışta olan biri “Hangi kaynaklardan yararlanarak sorunun çözümüne katkım olabilir?” eğiliminde iken; bu anlayıştan uzak biri ise aynı soruya “Bilmiyorum ben, ne bileyim” diye cevap vermekten çekinmez ve olumsuz davranış içerisinde olur.
Burada “olumsuz davranış”, müsbetin zıddı olmakla birlikte, aynı zamanda ilkesiz, sorumsuz, dış etkilerle baş gösteren fevri tepkileri içermektedir. Olumsuz davranış içerisindeki insan, olaylarda sorumluluk almadığı gibi, kendi başarısızlığından başkalarını sorumlu tutar, böylelikle her olay ve durumu olumsuz değerlendirir. Onun için dünya bahane ve mazeret dünyasıdır. Meselâ olumsuz davranış anlayışı içerisindeki bir kişiye, “Niçin böyle davranıyorsun?” diye sorulduğunda o, “Beni çok kızdırıyor!” türünden mazeretler bularak, kızmasının sebebini kendisinin dışında birine yükler. Sözgelimi, ailede eşler arası ilişkilerde eşlerin birbirlerini suçlamaları, hatanın kaynağının “diğeri”nin olduğunu söylemesi bu şekilde tepkisel davranıştır. Eğer bu anlayıştaki kişi bir öğrenciyse başarısızlığının sebebi dış şartlar yani, anası-babası, kırık notun sebebi hocası, başarısızlıklarının sebebi, kendisinden başkası, herkes, bazen kader, hatta gökteki yıldızlardır!
Anlaşıldığı gibi olumsuz davranışa sahip insanın davranışını değerler değil, dışarıdan gelen “etki”ler ve aynı dilde verilen “tepki”ler oluşturur. Bu davranış tarzı daha çok hayvan davranışlarını açıklayan basit davranış modelinin “etki-tepki” mantığına dayanır. Buna insanın “ham” tarafının dışa vurumu da diyebiliriz. Konunun üzerinde durulması gereken de zor olan taraf da burasıdır: Bahane bulmadan müsbet davranışta bulunabilmek.
İslâm âlimlerinden Ebu Hanife’ye ait şöyle bir kıssa anlatılır: O, talebeleriyle birlikte giderken kendilerine sür’atle gelen bir boğa sürüsünü görünce itinayla kenara çekilir, boğalara yol verir. Talebelerinin “Niçin bu itina!” diye sormaları üzerine şu cevabı verir: “Onların (boğaların) boynuzları var; benimse aklım!” İşte bu insan, dış etki karşısında basit tepkide bulunmadan, uygun olanı, yani müsbet davranışta bulunmayı yeğlemiştir. Bu kendisindeki özgür iradeye ve iç keyfiyete dayanan ilkeli-bilinçli bir seçimdir. Böyle bir anlayışa sahip olan insan, kendi denetimi dışında kendisine yapılanları, yer alan olayları çoğu kez doğrudan etkilemeyeceğinin dahası değiştiremeyeceğinin farkındadır; bununla birlikte bu olaylara nasıl bir tutum içinde yaklaşabileceğini, olayları nasıl yorumlayacağını, kendi etki dairesi içerisinde sahip olduğu kabiliyet ve değerlere dayanarak belirler, ona göre hareket eder.
Gözardı etmemek gerekir ki, çevre kışkırtıcı da olabilir. İnsana “Artık yeter!” dedirterek olumsuz tepki vermeye zorlayabilir. Çevredeki etkilere göre tepkici olan insan kışkırtıcı dürtülerin etkisinde kalır ve provake ayartmaların oyununa gelir, olumsuz davranışta bulunur. Müsbet davranış sahibi insan sağduyusuyla olaya bakar ve şöyle düşünür. “İradem ve İlâhî irade izin vermedikten sonra kimse bana bir kötülük yapamaz.” Özellikle örnekteki “boynuzlar”da olduğu gibi, namluların, postalların, kanun dışılığın hüküm sürdüğü baskıcı ve sıkıcı, mikro veya makro ortamlarda müsbet davranış içerisinde olmak, uzun dönemde kazançlı çıkmanın ipuçlarını taşır.
Biz bilmekteyiz ki, çoğu kez esas problem, problemin kendisi değil; problemin kendisine gösterdiğimiz olumsuz tepkilerdir. Böyle durumlarda gösterilen hissî tepkiler amacını aşan tepkilerdir ve çoğunlukla da yaralayıcıdır. Yerinde olmayan ve adresini bulmayan tepkiler, kişi haklı olsa bile, onu haksız duruma düşürür. Meselâ, küçük dünyamız olan evimizde bir antika vazonun kırılması durumunda, vazoyu kırana karşı gösterilen hissî-olumsuz tepki, belki de onarılmayacak şekilde nice canları ve kalpleri kırmaya yetecektir. Dahası bu tür tepkinin kendisi başlı başına bir problem haline gelebilecektir. Bilmem bir çok aile depremlerinin bu kabil tepkisel ayrıntıların veya bunların birikiminin sonucu olduğunu söylememize gerek var mı?
Bu söylediklerimizi pekâla ebeveyn-çocuk ilişkisi açısından düşünebiliriz. Meselâ, müsbet davranış içerisinde olan baba, problem karşısında önce çocuğunun istenmeyen davranışı niçin yaptığını anlamaya çalışır, onun bakış açısıyla olan biteni anlamaya çalışır, ona göre hareket eder. Ama, tepkici tutuma sahip baba ise, çocuğunun istenmeyen davranışı karşısında hemen cezalandırmayı ön plana alır; onun haftalık harçlığını keser, arkadaşları önünde utandırır, onlarla oynamasına izin vermez, belki de döver. Bu şekilde herkes kendinde olanı, çocuğuna miras bırakmış olur! Şu halde olaylara yaklaşımımızdaki bakış açımız ve tutumuzdaki kullandığımız “dil” önemli olmaktadır.

Müsbet davranışın dili

Dikkat edilirse burada, bütün arka planlarıyla “müsbet” ve “menfi” olmak üzere iki farklı paradigma, yani iki “bakış açısı” var. Esas mesele bizim dünyaya, olaylara hangi bakış açısıyla baktığımızdır? Çünkü tutum ve davranışlarımızı sahip olduğumuz bakış açılarımız belirler. Bu bakımdan bakış açımız, bizde bilinçli alışkanlıklara dönüşmüş ise etkili olur. İşte olaylar karşısında kullandığımız “dil”, kendimizin ne derecede müsbet ya da olumsuz davranış içerisinde olduğumuzu gösteren bir ölçüdür.
Meselâ günlük yaşantımızda olumsuz davranışın “reaktif” dili şu ifadeleri taşır: “Eğer ailem böyle olmasaydı...” gibi geçmişe dönük, ya da “Keşke karım daha sabırlı olsaydı...” gibi yaşanan zamana dönük, sorumluluktan kaçma senaryoları kullanıyor muyuz? Eğer bir kişi “Keşke karım daha sabırlı olsaydı...” dediğinde aslında, satır arasında şunu söylemiş oluyor: “Ben kendime sahip değilim, bir başkasının davranışları benim tesir gücümü etkiliyor, aslında ben çok daha iyi durumda olabilirdim, ama hanımımın sabırsızlığı istenmeyen olayların sebebidir, ben suçsuzum hâkim bey!”
Bu şekildeki menfi tutumun dili farkında olup olmayalım determinizmin temel bakış açısını yansıtıyor. Özü ise, sorumluluğun devredilmesinden ibaret. “Sorumlu değilim, irademi kullanamıyorum, davranışlarımın yönünü seçemiyorum” demektir.
Buna karşılık müsbet davranışın proaktif dili şu ifadeleri taşır. Meselâ menfî tutumda yer alan sorumluluktan kaçmak anlamında “Yine onun yüzünden başıma neler geldi” veya “Bu benim kaderim” sözlerinin yerine; davranışların sonuçlarını üstlenerek “Ne yaptım da başıma bu olayı getirdim?” veya “Ne yaptım da kadere bu fetvayı verdirdim?” biçiminde düşünür. Yaşanan olayı bir ikaz, belki de “şefkat tokatı” olarak algılar, davranışlarını ona göre sorgular. Olandan kendine ders çıkartmaya çalışır, yeni düzenlemeler yapar, kendini geliştirir.
Açıkçası müsbet davranışın felsefesini özümsemiş bir insan, “Eğer ailem böyle olmasaydı” yerine “Bu durumda yapabileceğim ihtimaller olmalı” anlamında açık uçlu düşünür. Bir adım sonrası için “Yapabileceğim bir şey yok” ümitsizliğine iltifat etmez; “İhtimallere bir bakalım” diye çözüme eğilimli durur. “Ah keşke şöyle olsaydı da, şunu yapabilseydim” avuntusuyla kendini kandırmaz, kararlılıkla “yapacağım” der, girişimde bulunur, sorumluluktan kaçmaz. Meselâ ilk okuldaki çocuğunuzun toplantılardan birinde öğretmenin: “Bu sınıfa bir şey öğretmek çok zor, dinlemeyi hiç bilmiyorlar” dediğine hiç rastladınız mı? Acaba öğretmen onları dinlemeye yönlendirecek kişinin kim olması gerektiğini düşünüyor?

Mizah ve sevginin Müsbet ritmi

Faklı yönüyle şunu da söylemek gerekir ki, belirli duyarlılık içerisinde samimî duruş, içten tebessüm, yapılan lâtif mizah günlük hayatta, özellikle de gergin durumlarda çok işe yarar. Öyle ki “pireyi deve yapma”yı önleyici müsbet etkisi vardır. Ortamın gerginliğini giderir, soruna daha yumuşak yaklaşılmasını sağlar, aynı zamanda somurtan kuralların protokolünden insanı uzaklaştırır. İnsanlar hakkında güzel düşünmek; insanların kalplerine yönelik mesaj göndermemiz, muhatabımızın üzerinde olumlu etki bırakacak bilcümle müsbet durumlardır.
Bir şey daha söyleyelim, konunun temelinde menfiler karşısında iradî bir seçim olduğuna göre; insan çirkinin karşısında güzeli, mutsuzluğun karşısında mutluluğu, nefretin karşısında sevgiyi pekâla seçebilir. Dünyaya, olaylara, nesnelere bakış açısı “Her şeyin iyisine bak” ilkesi olması halinde iyiye ve güzele karşı duyarlıdır. Sözgelimi sevgiyi ele aldığımızda, sevgi burada güzel bakış açımızın ve bu doğrultuda seçimlerimiz arasında olan bir eylemdir. Siz sevmekte zorlandığınız bir yakınınızı, karar verip, sevebilirsiniz. Meselâ isterseniz, sevenlerin sevdiği gibi, “Azrail”i dahi sevebilirsiniz; neden olmasın; nihayetinde o da bir melek değil mi?
Demek oluyor ki; müsbet davranışa sahip insanlar kendi sorumluluklarını kabul ederler. Davranışlarından ötürü olayları, şartları ya da şartlandırmayı suçlu bulmazlar. Onların davranışları, duygulara dayanan şartlardan çok, bilinçli bir biçimde yaptıkları, değerlere dayalı kendi seçimlerinin ürünüdür. Olaylar ve ilişkiler karşısında müsbet davranış, kişinin etki alanında olduğunu, olumsuz davranış sahibi ise etki dairesinin dışında oyalandığını gösterir.
Siz tepkilerle oyalanmayın, davranışlarınızla etkili olun.

Faydalanılan Kaynaklar:
1. Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1997, s. 455.
2. Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1998, s. 213.
3. Stephen Covey, R., Etkili Ailelerin Yedi Alışkanlığı, Çeviren: S. Yeniçeri, Beyaz Yayınları, İstanbul 1999.
4. Stephen Covey, R., Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı, Çeviren: G. Suveren, O. Deniztekin, Varlık Yayınları, İstanbul 1997, s. 68-70.
5. Nurettin Topçu, İradenin Dâvâsı, Devlet ve Demokrasi, Dergâh Yayınları, İstanbul 1998, s. 18.

Okunma Sayısı: 5401
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • ismail hakkı küçük

    20.06.2013 00:00:00

       Selam.
       Ne olur,Said Nursi’nin sahip olduğu müsbet(pozitif) davranış tarzını şu bizim başbakana da öğretin de gezi olayları gibi olaylar karşısında sertlik yoluna başvurmadan tatlılıkla,yumuşaklıkla işleri halletsin.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı