"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Nasıl bir yüzyıla girdik? - 3

24 Ağustos 2018, Cuma 00:15
Kadın, ordu ve siyasetin değişimi - 1

Kadın Sahneye Çıkıyor

Tarih boyunca kadın, tartışmaların hep odağında olmuştur. Peygamberimiz (asm), kadınları aşağılayan, kız çocuklarını diri diri toprağa gömen mücrim bir kavme gönderilmişti. İslam, kadını hak ettiği saygın konuma taşıdı; ama ne yazık ki çok geçmeden İslam toplumları da cahiliye toplumlarının bazı geleneklerine geri dönerek, kadını yeniden ikinci plana ittiler.

Geçtiğimiz yüzyılda modernizmin en büyük dayanaklarından biri, ezilmiş sınıflar içinde yer alan kadın olmuştur. Toplumsal tahribatımızı hedefleyen ve dinin yerine, kolay saptırılabilen bilimi alternatif sunan ideolojiler için kadın unsuru, toplumları değiştirebilmek için kendisine dayanılabilecek en değerli güçtü. Bu unsur, Batı dâhil tüm toplumlarda, dayatmacı modernleşme sürecinde görsel medya sayesinde başarıyla kullanılmıştır. Son 50 yıl içinde kadının sokaktaki görünümü medyadaki örneklerden etkilenerek amansız bir değişime uğramış, Bediüzzaman’ın “Ahirzamanın fitnesinde en dehşetli rolü oynayan, taife-i nisaiye ve onların fitnesi olduğu hadîsin rivayetlerinden anlaşılıyor” sözü bütün açıklığıyla kendini göstermiştir. Çok değil 25 yıl önce, siyah beyaz ekranlarda sanatçıların günümüz şartlarına göre son derece muhafazakâr denilebilecek görüntüsünden utanarak televizyonu kapatan köylülerin bugünkü çocukları, nesillerin uğradıkları değişimi hayal bile edemiyorlar.

Açıkçası, genel olarak kadın, tarih boyunca kendisine yapılan haksızlık karşısında, erkeğe karşı, jakoben modernizmle işbirliği yapmış, bu suretle hürriyetini eline geçireceğini sanmıştır. Ancak, dinini rüşvet vermesi yüzünden, farkında olmadan daha ağır bir esarete düşmüştür.

Doğru olan, kadının en az erkek kadar eğitilmesi ve çabasının karşılığını en az erkek kadar almasının sağlanması idi. Büyük hata şu olmuştur: Modern bilim öncesi Batı, kadının insan olup olmadığını tartışacak kadar geri gittiği gibi, İslam toplumları da onu -İslam’ın emirlerini çiğneyerek- eğitimi ihmal edilen ve aile içerisinde ağır bir tahakküm altında erkeğe hizmet etmekle görevli, terk edilmesi kolay ve terk edildiğinde sığınacak hiçbir kapısı olmayan varlık haline getirmişti. İstisna kitleler hariç, dinin esasından kopa(rıla)n İslam toplumunda hâkim renk bu olmuştur. 

İçinde yaşadığımız asır, kadına hürriyetini ve bir kısım hakları rüşvet vermiş, yani zaten hakkı olan bir kısım değerlere kavuşmasına göz yummuş; ama insanlığın geleneksel eziciliğini yine hâkim tutmuştur. Bedensel ve psikolojik olarak hassas ve farklı yaratılan kadın, iş hayatına girmiş, hayatın canavarlığına terk edilmiş, bu defa kadın eskisinden on kat daha yorucu bir mücadeleye mahkum edilmiştir. Dinin “ahlaki” temelli korumasını terk etmesinin acısını, bencil aklın yırtıcılığına terk edilmekle çekmiştir.

Esasen modern medeniyetin kadın üzerinden kendini ürettiğini ve geliştirdiğini iddia etmemiz mümkündür. Televizyon, buzdolapları, bulaşık makineleri, ütüler, kısacası ev içine yönelik tüm cihazlar öncelikle kadınlara hitap etmiş ve onları etkilemiştir. Bu arada kadın, moda ve kozmetik alanından başlayarak oluşturulan tüketim toplumunun genel israfının temel dinamiği olarak başvurulan en kolay kaynak olmuştur.

Her gün, güzel görünebilmek için makyaja mecbur bırakılarak bu yolla yalan söylemeye zorlanan, suretperestliği ön planda tutan -gelecek boyutundan mahrum- aklın zorlamasıyla önüne konulan “daha güzeller” karşısında, çirkinlik paranoyasına terk edilen ve üstelik, akşama kadar erkek gibi büro işlerine mahkum olduktan sonra çocuklarının bakımını üstlenmeye devam etmek zorunda kalan kadın için, umut sandığı 20. asır, tam bir fiyasko ve çaresizlik olmuştur. Fiziksel ve ruhsal estetiğini eşiyle değil, toplumla paylaşmaya zorlanan kadın, sığınmak için muhtaç olduğu aileyi cehenneme çevirmiştir. Kadın, ebedi hayatını idama mahkûm etmekle kalmamış; vahşi bileklerin boğuştuğu sokak, kadına umduğu zaferi de kazandıramamıştır.

Bu defa kadın çok farklı bir hareket geliştiriyor. Kadının gerçek rahatlığa ulaşması açısından bulduğu yeni ufkun “din” olduğunu göreceğiz. Gelecek bilimci Alwin Toffler sosyal eğilimleri analiz ederek, “yeni bir karanlık (?) yüzyıla”, yani dinî imgelerin etkin olduğu, dinin geri çağrıldığı bir döneme gireceğimizi söylüyor. İşte bu yeni dönüşün ardında başrolün fark edilir biçimde kadınlar tarafından oynandığını görüyoruz. Amerika ve Avrupa’da dine eğilen kesim üzerinde yapılacak cinsiyet istatistikleri bu gerçeği ele verecektir.

Türkiye toplumuna da dikkat ettiğimizde, ruhçulukla, cin çağırma konularıyla, çaput bağlamalarla, velilerin kabirlerini ziyaret etmeleriyle kadınların başı çektiği, “doğru ve yanlış yaklaşımların” iç içe olduğu yeni bir “dinîleşme” eğilimini rahatlıkla gözlemleyebilirsiniz. Şimdiden küçük çıkışlar halinde gözlemlediğimiz bu değişimin önümüzdeki asra damgasını vuracağını, insanlığın hak veya batıl dinlere dönüşünde-ama dinlere dönüşünde-kadınların hürriyet arayışlarının ve kendileriyle birlikte insanlığı kurtarma çabalarının önemli bir rolü olduğunu göreceğiz. Bu açıdan önümüzdeki asır, Peygamberimizin (asm) “Ahir zamanda ihtiyar kadınların dinine tabi olun” hadislerinin bir anlamının yansıması olarak karşımıza çıkacaktır. Bu hadise özellikle vurgu yapan Bediüzzaman’ın, “Hanımlar Rehberi” isimli kitabı, kadınların gelecekte üstlenecekleri rol açısından önemli ip uçları vermektedir.

Kadının ön plana çıkışında din kendini hissettirecektir elbette; ama bu sadece bir boyutu, bu olgunun da desteğiyle, tarih boyunca erkek merkezli şekillenen hayatın bir dönem kadın merkezli şekillenmesine; ardından, kadın-erkek çatışmalarının yerini, kadın-kadın çatışmalarının almasına şahit olacağız.

Ordular Farklılaşıyor

Sanayi devrimi insanlığın modern silahları keşfetmesine neden oldu. Bu silahların prototiplerinin kullanımından edinilen tecrübe insanlığın kendini bir çırpıda yok edebileceğini ortaya koydu. İnsanlığın silah gücü artık savaşlarda tüm tarafların kaybetmesine yol açacak düzeye ulaşmıştır.

Haçlı seferlerinden ve mezhep çatışmalarına dayalı iç savaşlardan bunalan Avrupa, 20. yüzyılın ilk çeyreğine dünya savaşlarıyla girmiş; geçmiş asırlarda çatışmaların kaynağını teşkil eden din ve mezhep farklılıklarının yerini, bu defa Fransız İhtilalini takip eden milliyetçilik akımlarının neden olduğu çatışmalar almıştır.

Japonlar üzerinde 1945 yılında denenen ilk atom bombalarının zaman içinde daha tahrip edicileri üretilmiş, toplumsal katliamlara neden olabilecek ve hatta tüm insanlığı bir çırpıda yok edebilecek nükleer ve kimyasal silahlar, günümüzün tek kutuplu dünyasında bile kolaylıkla kontrol edilemeyecek bir düzeyde yaygınlaşmıştır.

Silah gücünün amansız gelişimi, uzaydan ve yerden desteklenen son derece gelişkin bilgi toplama tekniklerinin etkisi altına girmiş, bu durum, savaş taktiklerin ciddi şekilde değişmesini gerektirmesinin ötesinde, dünya toplumlarını askeri bloklar halinde organize olmaya itmiştir. 20. yüzyıl askeri çatışmaları ve savunma sistemlerini bloklar içerisine taşımışken, yüzyıl biterken NATO ve Varşova Paktı gibi silah temelli bloklar -diğer faktörlerle desteklenemedikleri sürece- eğer hala çökmemişlerse, tehdit veya caydırma güçlerini yitirmeye başlamışlardır. Komünist bloğun çöküşüne ve ideolojilerin birer birer yıkılışına zemin hazırlayan bu gelişme “Yeni Dünya Düzeni’nin (New World Order) ekonomik ağırlığından etkilenmiş; sistemleri ayakta tutabilecek oluşumlar, ekonomiye ve bilginin toplanıp dağıtılması süreçlerine hakim olan güçlere dayanmaya başlamıştır.

Kapitalist ve Komünist bloktan oluşan iki kutuplu dünyanın kapitalist cephesinde yer aldığımız bir yüzyıl yaşadık. Kutuplardan biri parçalanınca ortaya atılan teoriler, tek kutuplu yeni sistemin kendine yeni bir düşman aradığını ve bunun İslam’ın başını çektiği yeşil kuşak olduğunu ileri sürdüler. Biz son 5 yıl boyunca çevremizi kuşatan, kuzey ve batı komşularımızın oluşturduğu Ortodoks bloktan ve bize saldırıya yönelen, komünizm çökünce yeni varlık sebebi olarak İslam düşmanlığını keşfettiği ileri sürülen NATO’ya karşı kendimizi nasıl savunacağımızı düşünmeye başlamıştık. Bunları unuttunuz mu? Ne oldu? Bosna’da Kosova’da, Çeçenistan’da bizden daha cesur davrananlar, oturduğumuz yerden mazlumlara yardım etmelerini istediklerimiz, Avrupalılar olmadı mı? Çeçenistan dramına daha çok yer verenler, Türkiye’nin en çok okunan gazeteleri mi, yoksa Avrupa’nın en çok okunan gazeteleri mi? Avrupa’nın disiplinli sokaklarında dolaşmayanların, nasıl bir düşünce sapmasına zorlandığımızı anlamaları zordur. Görmediğimiz şudur: Avrupa tıpkı bizim kendi içimizde verdiğimize benzer bir mücadele veriyor. Rezalet bir Avrupa ile olağanüstü bir Avrupa iç içe yaşıyor. Nasıl ki, bizim tüm menfaat guruplarımız kendi içlerinde belli hedeflere ulaşmak için sistemi kullanmayı hedefliyorlar, mücadeleler sürerken güç dengeleri değişiyor; aynı durumu Avrupa içinde de gözlemleyebilmeliyiz. Bizi Batıya davet eden düşünce, -İslam’la Batıyı buluşturmasına neden olacağı için- dünyanın geleceği açısından insanlığın çok şey borçlu olacağı düşüncedir.

Batı’ya düşmanlığımızı körüklemek için komplolar üretenler, Batı’nın dönüşümünde tevhide yaklaşan Hıristiyanlığın İslam’la ittifak etme arayışlarının etkisinin sanmadığınız kadar farkındadırlar. Başlarına gelmesinden korktukları, din düşmanlığını yok edebilecek tek ittifak tehlikesi budur. Ve eğer siz, kalbinizdeki imanın güzelliğinin Avrupa kadınlarının ve erkeklerinin çaresiz ruhlarında parıldamasını istiyorsanız, onları düşman kafirler olarak görmek yerine, Allah’tan korkup onun tüm sanat eserlerine yönelen bütün sevginizle, imanınızı kavramalarını sağlamaya çalışmak zorundasınız.

Din çatışmaları din dayatmalarından kaynaklanıyordu. Şimdi dayatabilecek kadar güçlü değilsiniz ve kıyamete kadar, kader bu maddi gücü elinize vermeyecektir. Rahmetsiz mevsimler üzerimize çökünce, hürriyet hasretimiz yüzünden dudaklarımız çatladı, kalbimiz kurudu. Şimdi tüm dünyaya bağımlı olarak yaşamak zorunda olduğumuzu görüyoruz.

Asrımızın son çeyreğinde şekillenen global ekonomi bir vücudun azaları gibi birbirine bağlı, bir tarafında meydana gelen sarsıntının tüm vücudu etkilediği bir yapıya dönüşmüş, Çin’de veya Japonya’da ortaya çıkabilecek en küçük bir kriz, tüm dünya ekonomisini sarsacak hale gelmiştir. Bu karşılıklı bağımlılık, önümüzdeki yüzyılda daha da kemikleşecek ve Enerji Koridoru haline dönüştürülmesi hedeflenen Türkiye için çok riskli olmasının yanı sıra çok avantajlı bir gelecek üretecektir.

Körfez Savaşı, Bosna, Kosova ve nihayet Çeçenistan tecrübeleri, global dünya sistemlerine entegrasyonun önemini bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Önümüzdeki yüzyıl bu yeni gelişmenin iyice ivme kazanacağını, yerel çatışmaların çok daha belirgin şekilde uluslararası nitelikli sosyal ve siyasal blok oluşumları karşısında bulacağını göstermektedir.

Bu gelişme karşısında, silah gücüne aşırı yatırım yaparak ekonomilerini çökerten toplumlar, modern dünyanın yeni gereklerine adapte olmak için daha profesyonel, mobil ve yüksek teknik donanımlı, küçültülerek güçlendirilmiş ordular oluşturmanın çaresini arayacaklardır. Tabii ki bu durum, askeriyenin iç siyasetteki etkilerini -sokakta hak arayan bireyin şiddet zoruyla kontrolü anlamında-iyice geri plana itecek ve çatışmalarda sivil unsurlar daha belirgin şekilde ön plana çıkacaktır.

Tarihi geriden takip eden Türkiye, bir zamanlar boy ölçüşebildiği Avrupa’dan ekonomik anlamda on kat geride kalmasını, Osmanlı yeniçerilerinden bu yana sürekli iç siyasete müdahale eden ihtilalci zihniyete borçlu olmuştur. 28 Şubat süreci dâhil 4 ihtilalin Türkiye’ye faturası, 2000 yılında, 1950 öncesinin siyasal (ve günümüzden 30 yıl öncesinin ekonomik) şartlarını yaşamak olmuştur. Silah gücünün iç siyasette kullanımının önüne geçmeyi başaran Batı toplumlarının meydan okuyuşu karşısında, çıkış yollarının ip uçları 21. yüzyılın ilk çeyreğinde kendini göstermiş ve Türkiye de, silah gücünü modernize etmek, küçülterek hareket kazandırmak hususunda önemli adımlar atmak zorunda olduğunu anlamıştır.

Bu yeni durumun, devletin ekonomiden elini çekmek -özelleştirme-zorunda kalmasına paralel olarak, devlet aygıtının kontrolünü halkın eline daha büyük ölçüde terk edeceği; devleti kontrol ederek ekonomik çıkarlarını maksimize eden ve ekonomik büyüklüğün %80’ini elinde bulunduran %4’lük kitlenin eşit şartlarda toplumun diğer kesimiyle yüz yüze kalmasına yol açacağı öngörülebilir. Türkiye’nin Avrupa Birliğine girme arzusu, Batı standartlarında demokratikleşme arzusunu taşıyan çevrelere bu acıdan büyük bir güç ve destek sağlayacaktır.

Türkiye örneğinde olduğu gibi, demokratik sürecin ihtilallerle kesilmesi ve devletin azınlık bir kitlenin bu derece kontrolünde bulunabilmesi, siyasi iktidarların gerçek iradelerini ortaya koymalarını engellediği gibi; halkın, yaşadığı zihniyet karışıklığı içerisinde, istikrarlı ve isabetli tercihler yapmasına da engel oluyordu.

Okunma Sayısı: 882
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı