"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Ölüm

02 Mart 2018, Cuma
“Meğer şikârına benden çabuk yetişmiş ölüm!” “Her nefis ölümü tadıcıdır”

BİN CAN İLE ARZU EDİLİR BİR SEYAHAT

Selâm sana ölüm! Var oluşumuzun en heyecanlı, en anlamlı ânı. Uçsuz bucaksız bir serüvene yelken açmak… Şu hadiselerle dolu dünyamız da anlamını yitiriyor bazen. Üzerimize, ruhumuza abandıkça abanıyor. Bizi soluk alamaz hale getirip sıktıkça sıkıyor, eziyor.

Ölümü seviyorum. Bekliyorum… Ölümlerimiz hayatlarımızı aydınlatır. Anlamlandırır. Bir yakınımızın ölümü içimizde onulmaz bir yolculuk duygusu uyandırır. O yolculuğa atılmak için umutla bakarız ufuklara. Sıranın elbet bize de geleceğini hiç unutmadan! Sevdiklerimizin ölümüyle hayat ne kadar da boşalıyor. Hırslar, kızgınlıklar, iktidarlar, koltuklar, makamlar ne kadar da anlamsız kalıyor. Ölümlerimiz anlamdan yoksunsa eğer, hayatlarımız da yoksun demektir.

Hayatın asıl macerası ölümle başlar. Sonsuz ve sınırsız bir âleme geçişin ipucuyla. Her birimiz hayat boyu aradığımız ölümü yaşarız, bilinmez bir ânın sabahında. Kendimiz için hayat boyu hazırladığımız ölümü buluveririz birdenbire.

Hayat uzun bir yolculukta bir ağacın altında verilen bir mola.  Kervan ruhlar âleminden, anne karnına, oradan dünyaya, oradan ölüme ve ahiret âlemine yürüyor. İnsan acılarla olgunlaşıyor, hayatın geçiciliğini anlıyor, insanca yaşamayı öğreniyor.

Ölüm karşısında sen ben kavgalarının, ideolojilerin, iktidarların, hiçbir anlamı kalmıyor. Ölüm karşısında daha büyük bir varoluşun parçası olduğumuzu hissediyoruz. Sadece ölüm bu dünyada sonsuza kadar var olacağımız yanılgısını yerle bir ediyor. Asıl yurdumuz burası değil. Binlerce yıldır ruhların aktığı yöne doğru akıp duruyoruz.

Modern hayat ölümü inkâr edemese de yokmuş gibi yaşıyor. “Herkesin öleceğini bilirdim bilmesine ama, Benim hep bir istisna olarak bu dünyada kalacağımı düşünürdüm.” diyor bir batılı ölürken. Seküler bir yabancılıkta ölüme verilecek cevap yok. Onu unutmaktan, yokmuş gibi davranmaktan başka…

Oysa hayatla ölüm, ölümle hayat ne kadar da iç içe. Nereye saklansak beyhude. Hangi kovuğa, hangi servete, hangi makama gizlensek boş. Sonunda o kaçıp durduğumuz ölüm gelip bizi de bulacak. Öyleyse hiç kaçamayacağımız ve bir gün mutlaka bizi gelip bulacak bir şeyden kaçmaya çalışmak niye? Niye hayat boyu o yokmuş gibi yaşamak?

Ölüme bakmak, ölümle olmak, ölümü bir dost, bir arkadaş yapmak. Bizi hiç yaşamadığımız maceralara götürecek bir gemi görmek. Ölümü sevmek! O bizi bulmadan biz ona sevgili olur muyuz?

Dostlarımız, sevdiklerimiz birer birer çekiliyorlar bu hayattan,  bizler kalıyoruz geriye; kavgalarımız, hırslarımız, ebedî yaşamak arzularımızla. Hayatımızın bir parçası olan, beraber büyüdüğümüz insanların ölümü biraz da bizlerin ölümü. Yakınlarımızın ölümüyle, sadece fani, aciz insanlar olduğumuzu öğreniyoruz. Şimdi her türlü ırkçılık, üstünlük, zenginlik, fakirlik, güzellik, çirkinlik, ötekilik anlamını yitiriyor. Biraz susmak, televizyonlarımızı, bilgisayarlarımızı, telefonlarımızı kapatıp, hayatımızı, varlığımızı, ölümümüzü düşünmemiz gerektiğini öğreniyoruz.

En önemli varlığımızı, ruhumuzu emanet edeceğimiz ölüme yabancı durmak nasıl bir cahillik? Onun dostluğunu, onun sırlarını, onun bizden istediklerini keşfetmek. Ölümle başlayacak, hayatımızın en güzel macerası.

Bu dünya hiç birimize ebedî yurt değil. Hayaller dünyasından payımıza düşecek olanlar için, hayatlarımızı böylesine perişan etmeye değer mi? 

Hepimiz bu hayatta tamamlanamayan varlıklarız. Ruhlarımızın özlemi bu hayatı daha da uzatmaya çalışarak giderilemez.  Aynı şeylerden biraz daha, biraz daha fazla almak, kazanmak, en derin ebediyet arzularımızı tatmin edemez.

İnsanın faniliği, ölümün bir gün gelip bizi de yakalayacağı, kitaplardan değil, mezar taşlarından okunur.

Hüvel Baki diyor her bir taş. O’dur baki olan, O’dur ebedî olan ve bizi ebedî saadetine alacak olan. 

O’nu buldun, her şeyi buldun. O’nsuz hayat azap, fena, kavga, mücadele, koca bir yalan.

Ölümle hepimiz bu hayatın bir rüya olduğunu anlayacak ve uyanacağız. Vuslattır ölüm, ruhun sevdiğine kavuşmasıdır. Dünyanın yalanlarından, aldatmalarından, ağırlıklarından sıyrılıp gitmektir.

Hayatımızın akıp ölüme, oradan da ölümsüz hayata kavuşmasından daha heyecanlı bir sırrı var mıdır? “Her şey helâk olup gidicidir, O’na bakan yüzü müstesna. Hüküm ve hükümranlık O’nundur. 

Siz de O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas Sûresi, 88)

Güzel ölüm, dost ölüm, hayat ölüm! Sevdiklerimizden ayrılma kaygısı da olmasa, seni her gün çağırıp duracağım dayanılmaz bir merakla. Bir defa daha anlıyorum ki fani sevgilerden, fani kavgalardan alâkamızı kesmenin vaktidir. Ancak baki bir Rabbi bulursak hayatımız beka kazanacak. 

Dünyada, dünyanın kazanmalarında takılıp kalmanın, bu hayatı ebediymiş gibi yaşamanın ne büyük hata olduğunu anlıyorum. İnsanlar ve insanların peşinde koştuğu her şey fanidir. Fani olan elbette ezelî bir aşk için yaratılan kalbin alâkasına değmiyor.

Ne zaman çalacak son müzik? Ne zaman gireceğim senin o dayanılmaz heyecanlı, meraklı kapından? Bir mu’cizesin sen, tıpkı doğum gibi! En çok sevdiklerime kavuşturansın.

Madem bu hayat ve hayatın içindeki her şey fanidir, bir gün beni bırakıp gidecekler. Veya ben onları bırakıp gideceğim. Onlar beni bırakmadan evvel yüzümü, gözümü, aklımı, kalbimi bu fani sevgililerden, Baki O’lana çevirmeliyim. Ya Baki, madem Sen varsın ve bakisin, Sen benim her şeyime yetersin ve her şeye bedelsin. Madem Sen varsın her şey var.

Bu ne muhteşem bir bilgidir ki sadece insan öleceğini biliyor, sadece insan kendi ölümünü bekliyor. Ve bir gün mutlaka öleceğini bilmek, ölümün kendisinden çok daha büyük bir hakikatli mesaj. 

Ölümle yüzleşmek bize hayatın anlamını veriyor. Ölümün farkındalığıyladır ki hayat, varlık, ölüm, kavramları üzerine düşünebiliyorum. İnsan bazı halleri kitaplardan değil, yaşayarak öğreniyor.

Hayatı ölüm nimeti ile beraber Yaratana, ölümün de hayat gibi yaratılış olduğunu anlayana, ve ölmeden ölümle beraber yaşamayı, ölüme dost olmayı bilene, merakla beklediğim sevgili dost ölüm hep sana, selâm olsun!

Hayatlarımız belirlenmiş bir vakte kadar akar. Ancak kadere iman eden kederden kurtulur, ölüm diyarına gülerek girer. Zamanın insanlara âdeti daima budur. Buluşup kavuşmalar bile bir gün ayrılmak içindir. Nihayetinde önden gidenlerle sondan gidenler buluşacaklar elbet. 

Ruhumuzun Allah’ı arama macerasıdır hayat!

Tıp ve ölüm

Eski tıp ve biyolojide ölüm hayatın marazi (patolojik) bir sebeple sona ermesi olarak tarif ediliyordu. Organizma, fizikî veya biyolojik bir etkene yenik düştüğünde ölüm gerçekleşmekteydi. Modern Tıp ve Biyoloji, patolojik ölümün yanı sıra hücrenin kendi ölümünü gerçekleştiren genetik bir programa sahip olduğunu keşfetmiştir. Hücre içinde 80 aminoasitlik bir bölgede (death domain - ölüm bölgesi) hücrenin ölümünü ateşleyecek ölüm sinyalleri yayınlanmaktadır. Yani hücre, dışarıdan patolojik bir unsur olmadan da ölecek şekilde yaratılmıştır. Kur’ân’da “Ölümü ve hayatı yaratan O’dur” (Mülk Sûresi, 2. âyet) denilerek ölümün de bir yazılmış program ve yaratılan bir olay olduğuna işaret edilmektedir. Hayatı veren kimse, ölümü de veren elbette odur. 

Risale-i Nur’da Ölüm

“İnsan-ı mü’mine nur-u imân ile gösterir ki, mevt idâm değil, tebdil-i mekândır; kabir ise, zulümâtlı bir kuyu ağzı değil, nurâniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şâşaasıyla, âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir. Elbette, zindân-ı dünyadan bostân-ı cinâna çıkmak ve müz’ic dağdağa-i hayat-ı cismâniyeden âlem-i rahata ve meydan-ı tayerân-ı ervâha geçmek ve mahlûkatın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp huzûr-u Rahmân’a gitmek, bin can ile arzu edilir bir seyahattir, belki bir saadettir.”

Sözler, 17. Söz

“Sual: Ölüm nasıl nimet olur ve ne suretle nimetlerin sırasına dahil edilmiştir?

Cevap: Evvelâ: Ölüm, saadet-i ebediyeye mukaddemedir; bu itibarla nimet sayılabilir. Çünkü nimetin mukaddemesi de nimettir. Nitekim vacibin mukaddemesi vacip, haramın mukaddemesi haramdır. 

Saniyen: Ölüm, muzır hayvanlarla dolu bir hapisten geniş bir sahraya çıkmak gibidir. Binaenaleyh, ruh, ceset kafesinden çıkarsa necat bulur. 

Salisen: Ölüm olmasaydı, küre-i arz nev-i beşeri istiab edemezdi ve nev-i beşer müthiş perişaniyetlere maruz kalırdı. 

Rabian: İhtiyarlık yüzünden öyle bir dereceye gelenler var ki, tekalif-i hayatiyeye kadir olamaz, daima ölümünü isterler. İşte bunun için, ölüm nimettir.” 

İşârâtü’l-İ’câz; Bakara Sûresi’nin yirmi sekizinci âyetinin tefsiri

“Mevt idam değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır.”

“Yedinci Kelime: Yani, mevti veren O’dur. Yani, hayatı veren O olduğu gibi, hayatı alan, mevti veren dahi yine O’dur.

Evet, mevt yalnız tahrip ve sönmek değildir ki esbaba verilsin, tabiata havale edilsin. Belki, nasıl bir tohum zâhiren ölüp çürüyor; fakat bâtınen bir sümbülün hayatına ve yoğurmasına, yani cüz’î tohumluk hayatından, küllî sümbül hayatına geçiyor. Öyle de, mevt dahi zâhiren bir inhilâl ve bir intifâ göründüğü hâlde, hakikatte, insan için hayat-ı bâkiyeye ünvan ve mukaddime ve mebde oluyor. Öyleyse, hayatı veren ve idare eden Kadîr-i Mutlak, yine elbette mevti O icad eder.”

Mektubat Yirminci Mektub

Okunma Sayısı: 2965
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı