"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Postmodernizm: Yanlış ihtiyaçların peşinde

26 Ekim 2018, Cuma
ENSTİTÜ SAYFASI'NDAN...

Yanlış ihtiyaçlar veya “hacat-ı gayr-i zaruriye”

Raymond Williams, toplumu şekillendirilebilir maddî bir gövdeye benzetir. (Mutman, 1995, 28) İnsanı “tüketen bir varlık” olarak gören sermaye, metalaşan kültür ürünlerini pazarlayabilmek için, tüketici kitlenin üzerinde çalışarak istediği şekli vermesi gerekir. Bu da başta kitle iletişim araçlarıyla olmak üzere, her türlü enformasyon denenerek yapılabilir. Toplum tüketilecek mala talip hale gelinceye kadar çalışılır. Bu süreçte kültür ürünlerinin endüstriyel bir madde haline gelmesi, kültür endüstrisini ortaya çıkarmıştır.

Kültür Endüstrisi, kültür ürünlerinin üretilmesi dağıtılması tanıtımı ve tüketilmesi süreci ve bu süreçte teknolojiye ve emeğin örgütlenmesine ilişkin bir kavram olarak kullanılmıştır. (Özbek, 1994, 87) Kültür endüstrisi, hayatın her alanı ile ilgilenmeye başlayınca bireyin tükettikleri üzerinde yönlendirme yolu açılmıştır. Bu da bütün kültür ürünlerinin bütün dünyada aynılaşmakta olduğu sonucunu getirmiştir. (Ahıska, 1995, 15)

Said Nursî, yanlış ihtiyaçlar kavramının yerine, “hâcât-ı gayr-i zaruriye hâcât-ı zaruriye hükmüne geçmiş” ifadesini kullanır. Zarurî olmayan birçok ihtiyacın zarurî hale getirildiğinden söz eder. Bunun sebebi de “görenek belâsı”dır. (Nursî, 1994 a, 145) İnsanlar başkalarını taklit etmek amacıyla, gerçekte olmayan ihtiyaçları varmış gibi algıladığından, “fakr-u zaruret” içerisine düşebilmektedir. Hatta, insanlar bu gerçek olmayan ihtiyaçlarını temin edebilmek için, “mukaddesat-ı diniyesini” bile feda edecek duruma gelebilmektedir. Özbek’in (1994) Kitle kültürüne yönelik eleştiriler çerçevesinde bahsettiği “yanlış bilinçlilik” burada geçerlidir. Çünkü, kitleler zaman içerisinde, gerçekten ihtiyaç duymadıkları birçok şeyi, gerçek bir ihtiyaçmış gibi algılamaya başlayacaklardır. Bugün genel bir hastalık olarak bu yanlış bilinçlilğin belirtileri, evlerde, iş yerlerinde ve insanlar üzerinde görülmektedir. İnsanlar komşusunda, akrabasında ya da arkadaşında gördüğü bir malzemeyi edinebilmek için aylarca süren ekonomik sıkıntıyı göze alabilmektedir.

Ferdin gerçek ihtiyaçlarının algılanmasını engelleyen yanlış ihtiyaçlar ve yanlış bilinçlilik reklâmlar yoluyla durmaksızın teşvik edilmeye çalışılmaktadır. 1974-76 yıllarında Nestle firmasının yaptığı reklâm da tüketiciyi tasarlamanın güzel bir örneğini oluşturur. Bu firma Anne sütünün yerine, kendi süt tozlarını satabilmek için, şu argümanları kullanmıştı:

“Nestle, bebeğin iyiliğini düşünür. Biberonla beslenme, modern, bilimsel, sağlığa yararlı olmak demektir. Batılı, dolayısıyla saygın olmaktır. Biberon bebekleri güçlü, sağlıklı, tombul, neşeli ve zevkli yapar. Çocuğunu seven anne Lactogene satın alır.”

Bu firma, kendi tüketim kültürünü oluşturabilmek için, insan beslenmesinde anne sütünün önemini hiçe saymış toplumun genel menfaatlerinin aksine yayın yapmıştı. Bu firmanın tavrında kendi pazarını oluşturabilmek için değerlerin hiçe sayılması eleştirilmiştir (Mattelart, 1995, 105).

Tüketici üzerinde yapılan çalışmalarla öyle bir tüketim toplumu oluşturuldu ki, birçok gelişmekte olan ülke, sağlık açısından çok gerekli besin üretimini terk ederek sun’î yiyecek ve içeceklere yöneldi. Meselâ Brezilya, dünyanın en önemli portakal suyu ihracatcısı olmasına rağmen, nüfusunun büyük bir kısmında önemli miktarda C vitamini eksikliği görülmeye başlanmıştır. Çünkü, en az portakal suyu tüketilen ülke ve bu meyvenin en ufak bir özelliğini taşımayan Fanta Oranges’ın en önemli tüketicisinden biri haline gelmiştir (Mattelart, 1995, 108).

Bu örnekler bize, reklam mantığında, “değer” kaygısı olmadığını, insanların zararına bile olsa üretilen ihtiyaçların tatmin edilebilmesi için, her türlü yolun meşru görüldüğünü gösteriyor.

Hayat Tarzı ve Hegemonya

Hayat tarzı son yıllar da dillerden hiç düşürülmeyen bir kavram haline gelmiştir. Bir kimsenin bedeni, giysileri, konuşması, boş zaman kullanımı, yiyecek ve içecek tercihleri, ev, otomobil, tatil seçimleri vb. mülk sahibi/tüketicinin beğeni ve üslup duygusunun bireyselliğinin işaretleri olarak görülür. (Featherstone, 1996, 141)

Postmodernizme de kaynaklık eden bugünün hayat tarzının genel ilkesi, Elizabeth ve Stuart Ewen’in “Arzu Kanalları” adlı çalışmalarında şöyle formüle edilir; “Bugün moda yok, yalnızca modalar var. Herkes herhangi biri olabilir.” Burada bizim özgül gruplara sabitlenen, hayat tarzlarının benimsendiği sabit statü gruplarının olmadığı bir topluma geçmekte olduğumuz ima edilir. Enformasyon bolluğuna ve nihai istikrara kavuşturulamayacak yada sabit toplumsal bölünmelerle karşılıklı ilişki içindeki bir sistemde hiyerarşik düzene sokulamayacak imajların dallanıp budaklanmasına yaslanan bir postmodern tüketim kültürü doğrultusunda, toplumsal ayrımların anlamsız olduğunu ve nihai olarak da anlamlı bir gönderi çevresi olarak toplumsalın sona erdiğini ileri sürecektir.

“Hayat tarzı ve tüketim”in bir kitle toplumunun tamamen manipüle edilen ürünleri olduğuna dikkat çekmek gerek. Tüketimin esas olduğu bu hayat tarzında, gündelik tüketim malları lüks egzotiklik, güzellik ve cazibe ile ilintilendirilir. Bunlar yapılırken malların asıl kullanım amaçları, gözden uzaklaştırılır. Böylece, çok fazla ihtiyaç olmayan bir mal zarurî bir meta haline dönüşebilir.

Toplum kendisi için hazırlanan metayı almaya başlayınca, yeni bir hayat tarzını da seçmiş olur. Popüler kültür ürünleri, aynı formatları kullandığından insanlık için bir hayat standartı oluşmaya başlamış demektir. Jean Baudrillard, “La Morale des objets” isimli ilk denemelerinin birinde hayat standardının uluslar arasılaşmasından sözederken, bir tabakanın veya bir sınıfın toplumun tamamı üzerine yansımış olacağını söyler. (Mattelard, 1995, 104)

George Ritzer, (1998) benzer hayatların oluşturulmasını yemek kültürü açısından ele alarak, hayat standardının uluslar asılaşmasını somut örneklerle ele alır. Standart mönüler yiyen, standart elbiseler giyen, standart işler yapan, standart okul kitapları okuyan ve standart bir şekilde ölen insanın, “McDonaldlaşan toplumun” karakteri olmaya başladığından söz eder.

Bu tarzda standartlaşma, hayatı güdüp yöneten etki sahibi güçleri akla getiriyor. Hayatın her halinin standart hale gelmesi, toplumun mekanikleşmesi anlamına geleceğinden, önceden tanımlanmış ihtiyaçları gidermeye yönelik çabalar zor olmayacaktır. Bir makinanın bozulan bir parçası nasıl ki standart numaralar ile birlikte servisinden istenebiliyorsa, insanın ihtiyaçları da aynı kolaylıkta istenebilecektir. Bu da toplum üzerinde hegemonya kurmayı kolaylaştıracaktır.

Dünyadaki genel eğilimler bir değerler sistemi sunan bütün semavî dinlerin müntesiplerini de etkilemiştir. Bütün dinlerin müntesipleri kendi değerleri açısından popüler kültürü eleştirmişlerdir. Ehl-i İman’ın, hayat tarzını oluşturan ayrıntılar Kur’ân âyetleri ve Hadis-i şerifler olduğuna göre, değerler çerçevesinde, “meşrû” ve “gayr-i meşrû” ayrımı kaçınılmaz olarak karşımıza çıkacaktır. Çünkü, hayat tarzını oluştururken bunlara dikkat edilmesi emredilmektedir.

“Bilerek tercih etmek”

Bediüzzaman Said Nursî, hayat karşısında insanın bazı özellikleri olduğunu söylemiş ve bunları “ruhun yaşayabilmesi” için gerekli üç kuvvet olarak tanımlamıştır. Bunlar, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i akliyedir. Ancak, “insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmişse de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan, bu kuvvetlerin her birisi, tefrit, vasat, ifrat namıyla üç mertebeye ayrılırlar.” (Nursî, 1997 b, 29) Bu üç hayat tarzından “meşrû” olanı vasat mertebesidir.

Postmodern yaşantılarda görüldüğü gibi, her şeyi mübah sayan bir hayat anlayış Ehl-i İman’a uygun bir hayat tarzı değildir. Ehl-i İman “vasat”ı tercih ederken, ne modernizmin sunduğu çerçevesi beşerî mülâhazalarla çizilmiş bir hayat tarzı, ne de ferdi kutsallaştırarak yapacağı her şeyi mübah karşılayan postmodernizmin hegemonyası, esas olmalıdır. Kendi değerler sistemi, davranışları belirleyin temel faktör olmalıdır.

Ne yazık ki, “ehl-i dalâlet nazar-i dikkati şu hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celb etmiş ki, edna bir hacat-ı hayatiyeyi, büyük bir mesele-i diniyeye tercih ettiriyor.”

Postmodern yaşantıların Ehl-i İslâm üzerindeki yansımaları, diğer insanlardan pek farklı olmamıştır. Said Nursî, görenek, tiryakilik ve alışkanlık yollarıyla Ehl-i İslâm’ın da, “zarar-ı dünyevî yüzünden elmas gibi umur-u diniyeyi” (1994 b, 74) terk etmesinden söz eder.

Ehl-i imanın içine düştüğü bu durumdan daha da önemlisi “Hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı bakiyeye bilerek tercih” eder hale gelmesidir. Bediüzzaman, “Onlar dünya hayatını seve seve ahirete tercih ederler...” mealindeki İbrahim Sûresi 3. âyetini, “bu asır, hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye, Ehl-i İslâm’a da bilerek severek tercih ettirdi.” şeklinde tefsir ederek içinde bulunulan şartların vehametini belirler.

Ehl-i İslâm’ın hayat tarzı ile diğer insanların hayat tarzları arasında önemli bir farkın kalmaması, modern veya postmodern hayat tarzlarının öngördüğü motiflerinin Ehl-i İslâm’ın hayatında da aynen görülmesi bir vakıadır. Gündelik hayatın hemen her alanında görülen benzerlikler, bütün insanlar gibi Ehl-i İslâm’ında kitle iletişim araçlarının etkisiyle şekillendirilen bir “malzeme” durumuna düştüğünü göstermektedir. Bediüzzaman, bu sonucun, fıtrat-ı insaniyede derc edilen “cihaz-ı insaniye”nin yaralanmasıyla ortaya çıktığını yazar. Bu gerçekten dolayıdır ki, Ahirzamanda gelecek zatın, “hayat”, “şeriat” ve “iman” safhalarına dair görevleri arasında en mühimi ve en azamı, iman meselesi olarak zikredilir. Umumun nazarında en mühim mesele olarak, hayat ve şeriat görülmesine rağmen, bu zamandaki hâkim cereyanların etkisinden korunabilmek için, iman meselesi esas olacaktır. (Nursî, 1994 b, 62) Ayrıca, “hayat-ı içtimaiyeye giren” her Müslüman’ın “hangi şeye temas etse, ekseriyetle günahlara maruz” kalması, (Nursî, 1977 a, 47) günahlardan kaçınıp Sünnet-i Seniyyeye ittiba edenlerin “yüz şehid ecri” sevap kazanmasına neden olacağı ifade edilmiştir. (Nursî, 1994 a, 101)

Popüler kültür batıda da endişelere sebep olmuştur. Batılı toplumlarda, Postmodern yaşantıların ortaya çıkarttığı sapkınlıklar, “ahlâk paniği” kavramı altında içsellendirilmiştir. Sosyal düzen adına hareket ettiği düşünülen, ahlâk paniği, “düzenleyici bir mutabakat” aracı olarak görülmüştür.

Özellikle muhafazakâr kesimlerin endişelerini ifade eden “Nereye gidiyoruz? Ne oluyoruz?” gibi bildik sorular değerleri korumaya yönelik söylemlerdir. McRobbie, ahlâk paniğini, “sağ kanadın kendi değerlerine ve politikalarına popüler destek sağlamak için kullandıkları en etkili stratejilerden” biri olarak kabul eder. Ve şöyle devam eder: “Şuraya dikkat edilmelidir ki, ahlâk paniği ayrılmaz bir şekilde muhafazakârlıkla bağlantılıdır; ve ayrıca, “medya” ile “sosyal kontrol” arasındaki bağlantı anını belirler. (1999, 290) Ahlâk paniğinin sapkınlığı arttırdığına dair tezleri bir kenara bırakarak, sosyal tepki olarak ahlak paniği üzerinde durmak istiyorum.

Bu anlamda ahlâk paniği genellikle suç sözkonusu olunca gündeme gelmiştir. Bütün dünyada suça teşvik edici bir unsur olarak medya, sosyal tepkinin önünü kapatmaya çalışmıştır. Meselâ, İngiltere’de, cinsel tacize uğramış çocuklar adına hareket eden kadın doktor, (Marietta Higgs) medya tarafından ahlâk bekçisi ilân edilmesi beklenirken, halk düşmanı ilân edilmiştir. Ayrıca, sapkınlıkları önlemeye dönük bu tür çalışmaları, “arzuyu denetlemek” olarak yorumlayanlar da çıkmıştır.

Bütün bunların yanında ahlâk paniği, değerlerin yitirilmesinin verdiği endişe içerisinde, toplumun gösterdiği reaksiyon olarak algılanmıştır.

Kaynakça:

Ahıska, M.(1995), “Medya, Küresellik ve Yerellik”, Toplum ve Bilim, (67): 6-23.

Argın, Ş. (1992), Postmodern Yaşantı(lar), Medyave Biz(ler)”, Birikim, (38-39): 117-120.

Arıkan, M. (1992), “Postmodernist düşüncede gerçekliğe ve düzene bakış”, Birikim, (34): 65-69.

Berman, M. (1992), “Modernlik-Dün, Bugün ve Yarın”, Birikim, (34): 43-56.

Best, S., Kellner, D. (1998) Postmodern Teori, Çev: Mehmet Küçük, İstanbul, Ayrıntı.

Featherstone, M. (1996), Postmodernizm ve Tüketim Kültürü, Çev: Mehmet Küçük, İstanbul, Ayrıntı.

Mattelard, A. (1995), Beyin İgfal Şebekesi, Çev: Işın Gürbüz, İstanbul, Ayrıntı.

McRobbie, A. (1999), Postmodernizm ve Popüler Kültür, Çev: Almila Özdek, İstanbul, Sarmal.

Mutman, M. (1995), “Televizyon nasıl sorgulanmalı”, Toplum ve Bilim, (67): 26-71.

Nursî, B. S. (1994 a), Lem’alar, İstanbul, Yeni Asya.

Nursî, B. S. (1994 b), Kastomonu Lâhikası, İstanbul, Yeni Asya.

Nursî, B. S. (1995), Hutbe-i Şamiye, İstanbul, Yeni Asya.

Nursî, B. S. (1997 a), Sikke-i Tasdik-i Gaybî, İstanbul, Yeni Asya.

Nursî, B.S. (1997 b), İşaret-ül I’caz, İstanbul, Yeni Asya.

Oktay, A. (1995), Türkiye’de Popüler Kültür, İstanbul, Yapı Kredi.

Özbek, M. (1994), Popüler Kültür ve Orhan Gencebay Arabeski, İstanbul, İletişim.

Ritzer, G. (1998), Toplumun McDonaldlaştırılması, Çev: Şen Süer Kaya, İstanbul, Ayrıntı.

Rowe, D. (1996), Popüler Kültürler, Rock ve Sporda Haz Politikası, İstanbul, Ayrıntı.

Okunma Sayısı: 1182
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı